
Prof. Dr. Ahmet Dağ ile dijital çağın görünmeyen sınırlarını ve algoritmaların gölgesinde şekillenen gençliği ele alan “Dijital Uçurum – Algoritmaların Kıyısındaki Gençlik” kitabı üzerine kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.
***
Hocam, öncelikle yeni kitabınız “Dijital Uçurum-Algoritmaların Kıyısındaki Gençlik” hayırlı olsun. Bu kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı?
Hikâyesi olan kitap, heyecanı olan kitaptır. Bu kitabımın da bir hikayesi var diyebilirim. Bu kitabımdan önce “Kariyer ve Başarı Çağında Genç Olmak” adlı kitabım yayınlanmıştı. Kitap, çok sevildi. Bir gün sosyal medyada bir gencin “Hocam, bu kitabın mutlaka ikincisi olmalı” şeklinde samimi bir paylaşımına rastladım. “Nasip” diye cevap verdim. Bu paylaşımı yalnızca bir temenni değil gençliğin çağrısı olarak algıladım. Bir hafta içinde kitabı yayınlayan yayınevi (Hayy) aradı. “Gençlerin dijitalleşme, yapay zekâ, yurt dışında yaşama istekleri, inanç sorunları gibi konularda sizin yazacaklarınıza ihtiyacı var” dediler. Artık yalnızca bir fikirle değil, zamanını gelen bir niyetle karşı karşıyaydım. Gençliğin çağrısı ile yayınevinin talebi kesişti. Karşılıklı sorularla şekillenen bir yöntem benimsenerek gençlerin içinde yaşadıkları meseleler ile ilgili 100 soru belirledik. Bu soruları 60’a indirerek cevapladım. Gençlerin kendi sorus(n)unu okuyacağını düşünerek her 3 soruyu bir başlığa çevirdim, 5’er başlıktan 4 bölümlü bir kitap oldu. Buyurgan klasik bir anlatı formundan uzak, gençlerle birlikte düşünen bir yapı inşa etmeye çalıştım. Gençler üzerine yazılmış bir kitap olmaktan daha çok gençlerle birlikte düşünülen bir kitap oldu. Onlara buyurmaktan daha çok, yan yana yürümeye çalıştım.
Sanallaşan benlikler ve dijitalleşen kimlikler dünyasında yaşıyoruz. Haliyle toplumsal aidiyet duygumuz da zayıflıyor. Herhalde İbn Haldun bugün yaşasaydı ve X hesabı açsaydı, Grok denilen fevkalbeşer mahlûkata ‘Asabiye nedir?’ diye sorar ve cevap karşısında şaşırırdı! Hal böyleyken, yaşadığımız dünyada insanın kendini tam olarak gerçekleştirmesi mümkün mü? Algoritmaların Kıyısındaki Gençlik geleneğin mirası ile bugüne dair bir çözüm önerisi mi?
Evet, dediğiniz gibi “sanallaşan benlikler” ve “dijitalleşen kimlikler” dünyasında yaşıyoruz. Bu durum, toplumsal aidiyet duygusunu zayıflatıyor. Algoritmik gözetim ve veri temelli dijital düzen içinde bireyin benliği parçalanıyor, kimliği de sayısallaştırılmış profillere indirgeniyor. Eğer İbn Haldun bugün yaşasaydı ve X’te “asabiye nedir?” diye sorsaydı, muhtemelen aldığı cevap onu hayrete düşürürdü. Zira kendi tanımının işlev kaybettiği gerçekliği ile karşılaşırdı. Zira çağımızda asabiye, ortak anlam ve dayanışma üreten bir “biz” olmaktan ziyade, yankı odalarından beslenen yığın haline geldi. Sosyal medya mecralarında farklı olana tahammülsüzlük var. Bu tahammülsüzlük çatışmacı bir dijital kabileciliğe dönüştü. Bu şartlar altında insanın kendini tam anlamıyla gerçekleştirmesi çok zor. Zira sanal dünya; tüketimi, hızı ve görünürlüğü yüceltiyor. Oysa insanın “anlam, hakikat ve derinlik” arayışı ancak gerçek ilişkiler, canlı hafıza ve ahlaki zemin üzerinde mümkün olabilir. Dijital Uçurum: Algoritmaların Kıyısındaki Gençlik kitabımda, geleneğin mirasını ıskalamadan bugünün gerçekliği ve imkânlarını buluşturan bir çözüm önerisi sunmaya çalıştım. Gençliği nesneleştiren ve onu dijital sürünün parçası olarak gören yaklaşımlara meydan okuduğumu söyleyebilirim. “Kâmil insan” idealini yeniden düşünmeyi, teknolojiyi bilinçle kullanmayı ve hafızayı koruyarak dijital çağda sahih bir şahsiyet inşa etmeyi teklif ettim. Gençlerin sanalın illüzyonuna teslim olmadan, adalet, özgürlük ve sorumluluk temelinde kendileriyle ve büyükleriyle yeni bir toplumsal aidiyete tabii olmalarının zeminini aradım.
Eğitim-öğretim, toplumun istediği şahsiyet yerine piyasanın ihtiyaç duyduğu bireyi üretme amacını taşıyan bir makine çarkına döndüyse gençlerin bunda suçu ne? Velev ki suçları olmasın ve kabuğunu kıran birkaç devrimci ruh, suçun cezanın ta kendisi olduğunu topluma kanıtlama gayretine girsin. Dervişler, fikir adamları, şairler ve deliler gibi… Öyleyse, beyaz yakalı köleler ile özgür ruhlu işsizleri ayıran nehir hangi denize akıyor?
Eğitim-öğretim sisteminin şahsiyet inşa eden bir irfan zemini olmaktan çıkıp piyasanın ihtiyaç duyduğu “beşerî sermayeyi” üreten fabrikaya dönüştüğü gerçekliği yaşıyoruz. Aynı zamanda küresel bu durum insansızlaşma (dehumanizasyon) sürecidir. Bu düzende eğitim, insanı bir “amaç” olarak değil sermayeye dönüştürülebilen bir “araç” olarak görüyor. Mekanik bir çarka dönüşen eğitim, insanî olanı değil “metalaştırıcı” olanı yüceltiyor. Bu bağlamda gençler, bu çağın suçluları değil, yalnızca mağdur özneleridir. Batı’ya yöneliş sürecinde yaşanan zihinsel kırılmanın (modernleşmenin) kronikleşmiş hali olan bu sistem, onları “iyi insan olma” idealinden çok “iyi kariyer–yüksek kazanç” idealine hazırlıyor. Ahlaki ve metafizik derinliğin geri plana itildiği süreçte gençleri suçlamak yerine, onların bozuk bir yapının içine bırakıldığını görmemiz gerekir. Bununla birlikte bu çarkın içinde kabuğunu kıran gençler de vardır.
Dervişlerin, şairlerin ve düşünürlerin izini süren gençleri kendilerine biçilen “sermayenin marabası” rolünü reddediyor. Bu “oyun bozucu ruhlar”, bilginin izzetini ve insan olmanın haysiyetini savunuyorlar. Başarıyı, performans göstergesi olarak görmüyorlar, şahsiyetlerini inşa ediyorlar. Diplomanın ötesinde tefekkürü, temaşayı ve nazarı yeniden keşfetme, beşerlikten “insan” olma çabasındalar. Öte yandan çağın büyük çoğunluğu, Byung-Chul Han’ın deyimiyle performans toplumunun amelesine dönüşmüş durumda. Özgürlük vaadiyle kuşatılmış ama algoritmaların, rekabetin ve verimlilik ideolojisinin mahkûmu haline gelen kendi benliğini sömüren “dijital sürü” gerçekliği var. Buna karşılık “özgür ruhlu işsizler” ya da diplomalı işsizler olarak görülen kesim, yalnızca arz-talep uyumsuzluğundan doğmuyor. Üniversitelerin, ruhi ve zihni zeminini kaybetmesiyle paralel olarak kariyer telaşı yaşanıyor. Bu telaşın içinde olmayanlar, şahsiyeti kuran kültür ve anlam telaşını önceleyen bir varoluş arayışı taşırlar. Bu iki yönelimi ayıran nehir, hakikat ve anlam denizine doğru akar. Gençler, kendilerini sanal dünyada da piyasa çarkları arasında da gerçekleştiremezler. Zira anlam, ancak gerçek ilişkilerde, canlı hafızada ve sahih bir hayat pratiğinde bulunabilir. Sonuçta çözüm, dijital ve piyasa merkezli dünyaya teslim olmadan, adalet, özgürlük ve cesaret gibi kadim değerleri kuşanan bir denize akmak olmalı.
Üniversitelerin insanı tefekkür varlığından koparıp ‘iş gücü’ ve ‘performans’ odaklı bir beşere dönüştürmesi, internet ve yapay zekâ çağında bilginin cazibe merkezi olma özelliğini yitirmesiyle mi ilgilidir? Yoksa bilgi doğrudan güce ve pragmatizme havale edildiği için mi üniversiteler kapitalizmin kazan dairelerine dönüştürüldü?
Bilginin pragmatizm ve kapitalizmle ilişkisi, eğitim-öğretim süreçlerini insanı “amaç” olarak gören bir irfan zemini olmaktan çıkardı. İnsan, piyasa için “araç” ve “sermaye” üreten bir yapıya dönüştü. Bu dönüşümle birlikte üniversiteler de kültürel ve entelektüel gelişimi önceleyen kurumlar olmaktan çıktı. İstihdama, mesleki beceriye ve piyasanın anlık ihtiyaçlarına odaklanan üretim merkezleri oldu. Eğitim, insanı inşa eden bir yapı değil ekonomik sistemin devamlılığını sağlayan mekanik bir çark. Düşünen ve anlam arayan bir varlık olmaktan çıkarılan insan; yalnızca üreten, yapan ve işlev gören “homo faber”e dönüştürüldü. Chul Han’ın ifadesiyle “yapabilirsin” söylemiyle motive edilen birey, kendini sürekli tüketen performans nesnesine dönüştü. Özgürlük vaadinin, yerini gönüllü bir itaate bırakıldığı sistemde gençler, fail bizzat sistem tarafından biçimlendirilen özneleridir.
İnternet ve yapay zekâ çağında bilginin doğasında yaşanan kırılma, üniversitenin cazibesini yitirtiyor. Bilgi; artık tefekkürle inşa edilen bir hakikat olmayıp her an erişilebilir, hızlı tüketilen ve maliyetsiz bir malumat yığınına dönüştü. Değer kaybeden diplomanın yerini beceri odaklı sertifikalar aldı. Ruhi, zihni ve kültürel zeminler olması gereken üniversiteler, entelektüel kimliklerini kaybederek yığınların zaman geçirdiği mekân oldu. Zira krizin temelinde bilginin irfan ve manadan koparılıp enformasyon ve veri düzeyine indirgenmesi yatıyor. “Nazar, temaşa ve tefekkür”ün olmadığı dijital hız düzeninde hakikat, algoritmaların ve dolaşımdaki enformasyonun gölgesinde buharlaştı. İnsan gerçek dünyada kendini inşa etmek yerine, sanal düzlemde kurgusal kimlikler üretmeye yöneliyor. Üniversiteler, şahsiyet inşa eden bir mekân olmaktan çok -bilgiyi geçim ve kariyer aracına indirgediği ölçüde- kapitalizmin kazan dairelerine dönüştü. Oysa üniversite, yalnızca meslek edindiren bir kurum olmayıp eleştirel düşünme, sorgulama, anlam arayışı ve kültürel derinli sağlayan, insanı “insan” kılan bir düşünce mekânı olmalı.

Dijital dünyada özgürlük ve sınırsız iletişim yanılsaması, siber zorbalığın normalleşmesine mi yol açıyor? İlk bakışta cevap ‘Evet!’ gibi duruyor ama insan Benito Mussoli’nin bir gazeteci olduğunu hatırlayınca faşizmin tanımı da genişliyor. Bir şeyin tanımı genişlemeye başlayınca, normlar büzüşmeye ahlak da genleşmeye başlıyor… Gücü elinde tutanların zaviyesinden bakarsak, hali hazırda fırına sürülen ‘Dezenformasyon Kanununun’ siyasi bir sindirme, hukuki bir susturma aparatı olarak kullanılma ihtimali en az siber zorbalık kadar korkutucu sonuçlar doğurmaz mı?
Dijital dünyanın sunduğu özgürlük ve sınırsız iletişim vaadi, sorumluluk bilincinin aşındırarak siber zorbalığı normalleştiriyor. Dijital ortamda karşıdaki kişi, cisimsiz ve soyut bir varlık gibi algılanıyor. Empatinin zayıfladığı, etik sınırların bulanıklaştığı dijital sürüler, yankı odalarında yaşıyorlar. Farklı olana yönelik kolektif bir tahammülsüzlük kalıbı meydana geliyor. Ahlaki sınırların tasfiye edildiği, Bentham’ın panoptikon metaforunu andıran bu zeminde, dijital çağda gözetimin faili artık siyasal iktidarlar değil. Gözetimin merkezi, algoritmalar ve görünürlük ekonomisinin aktörleri olan influencerlar oldu. Mahremiyetin ihlal edildiği bu düzende insan, gözetleyen-gözetlenen, fail-mağdur konumundadır. Ahlaki sınırlar, “görünür olma” ve “onaylanma” arzusu uğruna esniyor. Normlar, kalabalıkların anlık tepkileriyle belirleniyor.
Dijital gözetim ve dezenformasyon olgusu, gençler üzerinde çekince ve baskı hissi üretiyor. Sosyal medyanın manipülasyona açık yapısı; eleştirel düşünceyi beslemek yerine fanatikliği körüklüyor. Hukukun ve kamusal alanın bir “susturma aparatı”na dönüşebileceği korkusu, ifade özgürlüğünü sınırlandırıyor. “Siber zorbalık” yoluyla işleyen dijital sürülerin tahkir ve tacizlerinin yaşandığı sosyal medyada adalet duygusu da siyasal ve hukuki baskılarla zedelendi. Dijital alan, gençler için hem özgürlük vaadi hem de güvensizlik mekânına dönüşerek derin varoluşsal kriz zemini. Dijital alan, siber zorbalığın bireysel düzeyde yol açtığı tahribat ile algoritmik gözetim ve manipülasyonun yapısal baskısının birleştiği alandır. Adalete olan inancın aşındığı süreçte “burada yaşanmaz” duygusu beslenerek beyin göçü hızlandırılıyor.
Dijital gözetim altında olma hissi ve yerleşik siyaset yapma tarzının ürettiği çekince, ifade özgürlüğünü sınırlar. Dezenformasyonla mücadele amacıyla getirilen hukuki düzenlemelerin “susturucu aparatı” olarak algılanması gençlerin var olan tepkilerini daha da artırır. Hem siber zorbalık hem de dezenformasyon kanunu gençleri iki yönlü baskı altında bırakır. Siber zorbalık, bireyi yalnızlaştıran ve psikolojik olarak yıpratan bir tehditken siyasal iktidarın baskısı da gençlerin kamuya ve hukuka olan güvenini aşındırır. Adalet, özgürlük ve cesaret gibi temel değerler böylesi bir ortamda zedelenir. Güçlü aktörlerin ürettiği korku, gençlerin adalet arayışını zayıflatır.
Fiziksel ve duygusal deneyimden kopuk sanal ortamların empati ve etik duyarlılığı zayıflatarak siber zorbalığı desteklediği bir gerçek. Buna mukabil ulaşım, iletişim ve teknoloji imkânlarının maksimum seviyede kullanıldığı Japonya’da eksi faiz işliyor… Evet, insanlar yapayalnız ama neredeyse hiç cinayet vakıasına rastlanmıyor. Bireyler neredeyse tabletlerle sözlenip çiplerle evlenecekler ama kitap okuma oranları Neptün seviyesinde ve intihar vakalarının gerçeği yansıtmadığı söyleniyor. Peki, biz Mezopotamyalılar olarak evvela bilim, teknoloji ve felsefe, saniyen, modernite penceresinden bu katı gerçekliğe bakınca bir analoji bataklığına mı düşüyoruz? Bizler ki Fatih’in torunları isek bu dilemma da nedir?
Fiziksel ve duyusal deneyimden kopuk sanal ortamlar, empatiyi ve etik duyarlılığı zayıflatarak “öteki”yi nesne olarak algılar. Dijital ortamda karşıdaki kişi bir “duvar” gibi algılanır ve üzerinde siber zorbalık uygulanır. Teknolojik ilerleme ile toplumsal yalıtılmışlık arasındaki dengesizlik söz konusudur. Bu dengesizlik, “dijital uçurum” ile “akıl tutulması” durumunu meydana getirir. Selçuklu-Osmanlı terkibine dayalı eğitim ve dünya tasavvurundan kopuş, Batı’ya yöneliş sürecini derinleştirdi, geçmişle bağın zayıflaması akıl tutulmasına yol açtı. Eğitim sisteminin eleştirel düşünceden uzaklaştırdığı insan piyasalaşarak beşerî sermaye düzenini meydana getirdi. Bilginin yerini malumatın aldığı dijital düzende, kitapların zihni sükûnete kavuşturan derinliği kaybedildi. Ekranların parçalı ve dalgalı akışı, anlam kaybını yaşayan “dijital sürüleri” üretti.
“Fatih’in torunları” olarak yaşanan temel gerilim, hem geçmişi olduğu gibi yaşamak hem de çağın hızına bütünüyle kapılmak arasında kalmadır. Teknolojiyi amaç olarak değil insanı kâmil kılacak bir araç olarak konumlandırmalıyız. Çıkış yolu, taklitçi olmayıp kendi tarihsel ve kültürel ocağında direnmemiz. Bilginin izzetini koruyarak dijital dünyada şahsiyet inşa ederek teknolojinin imkânlarını zaaflarıyla birlikte bilinçli biçimde kullanmalıyız. Asıl meselemiz, yüksek teknolojiye rağmen “insan” kalıp kalamayacağımızdır. Çözüm ise gençlerin, gelenek ile modern arasında köprü olması gerektiğinin bilincinde olmasındadır. Eğitim, beşerî sermaye üretmekten vazgeçerek yeniden insanlaştırıcı bir role dönmelidir.
Bizde yıllardır Japonya örneği kullanılır bana göre hiç de iyi olmayan örnek. Zira özgünlüğü korumuş “Doğulu” bir toplum yok karşımızda. 13-14 yaşında Japonya hayaliyle büyüyen öğrencim oraya gittiğinde büyük bir yıkım yaşamıştı. Japonya’da düşük şiddet oranları olmasına rağmen yaşanan yalnızlık korkunç bir durum. Birbirinden sakınan “yalnızlar” yıkıcı bir şiddeti doğurabilir. İnsanlar, yalnızlaşmadan birbirine yabancılaşmadan yaşamaları gerektiği bilincine sahip olmalı. Şimdiki tehdit, “birlikte yaşayan ama birbirine yabancı bireyler” geleceğidir. Bana göre bu tehdit, bizim için en derin ontolojik tehdittir.

Hocam, kitabınızda gençlerin “etiketlenmesi” ve “mahkûm edilmesi” güçlü ifadelerle eleştiriliyor. Gençleri çağın araçlarıyla eleştirmek, hayat karşısında gitgide dermansız kalan ve orta yaş sendromuna giren üniversiteli köylülerimizin ata sporu olabilir mi? Keza 70’ler Türkiye’sinde siyasi hezeyanları uğruna birbirine kıyan binlerce gencimiz(!) ChatGPT’den bihaberdi ve yegâne teknolojik araçları da Filipis marka hesap makineleriydi…
Kitabımda da dediğim gibi, gençlerin “etiketlenmesi” ve “mahkûm edilmesi”, en büyük talihsizliklerden biridir. Gençlerden şikâyet etmek yaşlılık alameti.J Bu tutum, kadim zamanların en eski “ata sporu”. Yaşlılarınki eleştiri olmaktan ve “gençlerin bozulduğu” tespit olmaktan daha çok kendi zihinsel tasavvurlarının karşılık bulamamasının kızgınlığı içindeler. “Şimdiki gençler” ya da “nerede o eski gençlik” gibi söylemler, rasyonel analizler olmaktan çok yargılayıcı ve mahkûm edici reflekslerdir. Her kuşak; kendi çağının temposu, imkânları ve krizleri içinde şekillenir ve bugün geçmişin ölçütleriyle değerlendirmek yanlıştır. +40 kuşakların gençlerin ‘bozulduğu’ ithamı, geçmiş nostaljilerini gençlere dayatmalarından ibarettir. Dediğiniz gibi 1970’lerdeki siyasi kamplaşmaların neticesinde binlerce gencin hayatını kaybettiği dönemde teknolojik araçlar yoktu. Sorun araçlarda değildi, çağın ruhunda ve sosyo-politik iklimdeydi. Zira gençler, yaşadıkları dönemin müsebbibi değil, özneleridir.
Büyüklerin, gençleri “dinsizlikle, saygısızlıkla ya da tembellikle” suçlanması onların şahsiyet olarak görülmesinden çok “Z kuşağı” gibi etiketlerle nesneleştirilmesidir. Gençlerin “aile, vatan ve değerler” aidiyetlerinin zayıflaması, yalnızca onların kusuru değil. Modernleşme, sanallaşma, algoritmik hayat ve ebeveynlerin gençlerin dünyasına yabancılaşmasını içerir. ChatGPT gibi dijital araçlar; -buyurmayan, diz çöktürmeyen ve anında cevap veren ‘dijital mürşitler’- gençler için daha cazip. Asıl sorun, geleneksel otoritelerin bu yeni dile ve zemine hitap edememesi. ChatGPT araçlarının ne’liğini anlamayan “Filipis hesap makinesi kuşağının” gençleri anlaması çok zor. Gençleri çağın araçları üzerinden mahkûm etmek, doğru değil. Hz. Ali’nin işaret ettiği gibi çocukları kendi zamanımıza göre değil onların yaşayacakları zamana göre yetiştirmeliyiz.
Günümüz gençlerine modernlik, sekülerlik ya da ateizm gibi kavramların yakıştırılması sizce bir gerçekliği mi yansıtıyor, yoksa bir korkunun dışavurumu mu?
Günümüz gençlerine atfedilen “modern, seküler ya da ateist” gibi kavramlar, nesnel bir gerçeklikten ziyade yetişkinlerin yaptığı yakıştırmayı da içeriyor. Bilinçli ya da bilinçsiz bir algı yönetimi var. Bu etiketleme, kuşaklar arasında bir anlam kaymasının tezahürü. Bazı toplumsal kesimlerde korku ve tehdit duygusu oluşturur. Deizm, ateizm ve agnostisizm gibi kavramlar gençler için çoğunlukla tercih olmaktan çok kimlik arayışı sürecinde yaşanan geçici düşünsel ve duygusal salınımlardır. Gelişim halindeki gençlerin arayışlarının etiketlenmesi onların hallerinin yersiz indirgenmesidir. Özellikle dindar ailelerin çocuklarının kitlesel biçimde dinden koptuğu yönündeki söylemler, siyasal ve kültürel korkunun dışavurumudur. Bu tür abartılı anlatılar, “mağlubiyet” duygusu üreterek toplumsal kamplaşmada mevzi kazanmayı amaçlayan stratejik söylemler. Gençlerin tutumu, ateizmden çok dine ve ideolojik tartışmalara karşı ilgisizdir. Hem inancı hem de inançsızlığı sorgulayan “aldırmaizm” olarak tanımlanabilecek tutumda olan gençler, kesin hükümlere karşı temkinliler. Gençlere yapıştırılan etiketler, büyüklerin kendi dünya tasavvurlarını gençlerde görememelerinin neticesi. Gençlere yönelik telaşı sağlıklı değil diye düşünüyorum.
Gençlerin gelenek ve dine karşı mesafesinde belirleyici olan -teolojik bir kopuştan çok- sosyolojik bir tepkidir. Dinin siyasal çıkarlar için araçsallaştırılması, “adaletsizlik, liyakatsizlik ve dindarlardaki gözlemlenen tutarsızlıklar” gençlerde yabancılaşma hissini doğuruyor. İnancı daha çok adalet, özgürlük ve ahlaki cesaret gibi değerler üzerinden anlamlandıran gençlerin Hz. Muhammed’e (s.a.v.) karşı derin saygıları var.
Gençler, farkında olmadan ChatGPT gibi yapay zekâ araçlarını kendilerine bir tür “mürşit” edinmiş olabilir mi? Geleneksel mürşitlik ilişkilerinin yerini, yapay zekâ destekli dijital rehberlik biçimleri mi almaya başladı? Yoksa yapay zekâ Deccal mi?
İnternet ve veri evreninin “dijital mürşitlik” görevini üstlendiği günümüzde gençler için ChatGPT gibi yapay zekâ araçları (geleneksel mürit-mürşit ilişkisindeki hiyerarşiyi, ritüelleri ve otoriteyi dışladığı için) daha cazip ve “sevimli” görünüyor. Zira, bilgiye zahmetsiz ve anlık erişim sağlayarak mürşitliğin mahiyetini köklü biçimde dönüştürüyor. Artık genç zihinlerin rehberleri, büyükler ve geleneksel otoriteler olmak yerine influencerlar ve algoritmalardır. Artık cemaat de ve mürşit de bireyselleşen ve özgürleşen gençler nazarında “gereksiz” ve “anlamsız” görülüyor. Mürşide teslim olmak yerine bilişsel ve enformatik araçlara teslimiyet söz konusu. “Düşünme, sorgulama ve muhakeme” yükü yapay zekâya devredildikçe gençler, bilgiyi içselleştirme ve irfan düzeyine taşıma yetilerini kaybediyorlar. Derinlikten yoksunlaşan ama malumatla donatılan bir zihinle karşı karşıyayız
Tarihsel olarak, yazıdan matbaaya, makineden internete kadar her büyük teknolojik dönüşümün benzer korkularla karşılandığı görülür. Gerek teknolojiye gerekse yapay zekâya dair korkular onlara “Deccal” yakıştırmasına yol açıyor. Yapay zekâ gibi teknolojiler, “insansızlaşmayı” doğurabilir fakat şeytanlaştırılması yanlış. Yapay zekâ; “samimiyet, anlam, dostluk ve varoluşsal bağ kurma” gibi insani tecrübeleri ikame etmesi çok zor. Asıl sorun insanın ona bütünüyle teslim olması neticesinde yaşayacağı zihinsel atalet ve ruhsal boşluk. Yapay zekâyı ne tehdit ne de kusursuzluk. İyi konumlandırılmış yapay zekâ, insanlığın hayatını kolaylaştırır. Sorun teknoloji değil, insanın hakikatle bağını kopararak algoritmik bir varlığa dönüşmesi. Gençlerin derdini dijital mürşitler çözemez. Eleştirel düşünebilen, sorgulayan, kendini ve hayatını anlamaya çalışan gençlere ihtiyaç var.

Emek ve ter gibi kavramlar bugün hâlâ sözlükte mi duruyor, yoksa gençler için artık sadece nostaljik birer hatıradan mı ibaret? Tüm bu hız, haz ve kolaycılık çağında, emekle değil kestirmeyle, sabırla değil anlık tatminle büyüyen bir dünyada, yine de gençlerden umutlu olduğumuzu söylerken hâlâ saf mıyız, yoksa asıl umudu tam da burada mı aramalıyız?
Hız, haz ve kolaycılık çağında yaşıyoruz. Sabırla inşa edilen hayat yerine kestirmeden bir hayat, zahmetli kazancın yerini zahmetsiz kazanç tercih ediliyor. Gençler, artık geleneksel emek yollarını matah bulmuyorlar. YouTuberlık, influencerlık ya da kripto yatırımlar üzerinden kısa sürede zenginleşmek istiyorlar. Emek-zaman, ter-değer arasındaki kadim bağ çözüldü. Emek, günümüzde sadece sözlük sayfalarında kalmış bir kavram ve kullanılan bir motto. Yalnızca ekonomik tercihlerle sınırlı olmayan, hız ve hazzın üzerine kurulu olan bir yapı var. “Anı yaşa” çağrıları, sabırla inşa edilen geleceği muğlaklaştırdı. Anlamın yerini haz, sürecin yerini sonuç, sabrın yerini hız aldı. Oysa sabır, emek ve ter, ahlaki ve varoluşsal anlam içeren kavramlardır.
“Gençlerden umutlu olmalı mıyız?” sorusu safdillik ile alakalı değil. Umudun faili olan gençler yaşadığımız ontolojik ve ahlaki krizin faili değil mağdurudur. Zira gençler, bu çağın kurucusu olmayıp içinde doğmuş özneleridir. Onları mahkûm etmek, çağı aklamak anlamına gelir. Her genç, sistemin dayattığı “sermaye marabası” rolünü kabullenmeyen potansiyel bir oyun bozucudur. Bilginin ve ilmin izzetini koruyabildiği ölçüde, kendisine sunulan bu kurgusal ve parıltılı dünyayı hakikatle yeniden ilişkilendirme imkânına sahiptir.
“Adalet, özgürlük ve cesaret” gibi kadim değerler gençlerin dünyasında çok mühim kavramlar. Haksızlıklara karşı -dijital mecralar üzerinden de olsa- verilen tepkiler, vicdani ve ahlaki duruşun göstergesi. Gençlerin geçmişi aynen yaşamalarını beklemek yanlış. Onlardan gelenek ile modernlik arasında yeni bir denge kurmaları beklememiz gerekir. Sanalın illüzyonuna kapılmadan gerçek dünyaya talip olmalılar. Yapay zekâyı bir üretim fetişi değil bir denetim aracı olarak kullanmalılar. Kariyer telaşı kadar şahsiyet inşasını da dert edinmeliler. Gençlerden umutlu olmak safdillik olmayıp hakikatin hâlâ yaşadığına inanmaktır. Gençleri kuşak (Z, ALFA) etiketleriyle nesneleştirmek yerine, şahsiyetlerine saygı duymalıyız.
Hocam, malumunuz Edebifikir ailesi olarak “İnsansız Hava Sahası” tezini savunuyoruz. Manifesto metinlerimizde defalarca bahsettik, bizler optimum şartlar altında bile bir insanın bir insanı anlayamayacağını savunuyoruz. Bilmem kaç milyarlık insanlık tarihi nazariyemizin ispatlarıyla yazıldı. Yine de soralım, acaba gençleri anlamak mümkün mü? Eğer mümkünse, bu yol nereden geçer?
Kıymetli “Edebifikir” ailesine ve “İnsansız Hava Sahası” tezine selamlar ve hürmetler. Bir insanın bir insanı anlamasının zorluğu, teknolojik kakofoniden daha zor. Gençleri anlamak hem imkân hem de toplumsal zorunluluk. Gençlik, yalnızca biyolojik bir yaş aralığı veya sosyolojik bir kategori değil aynı zamanda zamanın ruhunu gösteren bir varoluş ibresidir. Gençleri anlamak, çağın kendisini ve geleceğin anlam haritasını okumaya talip olmaktır. Zira gençler, bir toplumun hem mevcut hâlinin hem de istikametinin en sahici yansımalarıdır. Anlamaktan vazgeçmek, aynaya bakmaktan kaçınmaktır. Onları anlamak, mahkûm edicilikle veya eski ölçülerle yargılamakla mümkün değil. Gençleri, kendileriyle birlikte düşünerek anlayabiliriz. Gençler, üzerinde konuşulan bir nesne veya istatistiksel bir “kuşak” değildir. Gençleri anlamak için hakiki bir ilişki geliştirmeliyiz. Onlarla monolog değil diyalog kurmalıyız. Onlara konuşmaktan çok dinlemek, hüküm vermekten çok kulak vermeyi bilmeliyiz.
Gençleri anlamak için tarihsel, kültürel ve teknolojik bağlamlarını iyi bilmeliyiz. “Teknoloji bağımlısı”, “seküler” veya “deist” benzeri etiketlerle yapılan okuma yanlış. Onların kaygılarını (işsizlik, adalet duygularının zedelenmeleri, liyakat sorunu ve belirsiz gelecek vs.) anlamalıyız. Bu kaygıları görmezden gelen her yaklaşım, gençlerden kopar. Bu bağlamın en belirleyici unsuru dijital dünya. Gençlerin benlikleri, duyguları ve bilinçleri algoritmik yapılarla şekilleniyor. Dijital varoluşun içinde oldukları gerçeğini kabul etmeliyiz. Gelenek ile modern arasında köprünün kurulabilmesi için büyüklerin onları kategorileştirmek yerine anlamaları gerekir.
“İnsanın insanı anlayamayacağı” tezi metafizik bir yalnızlığa işaret ediyor. Ben, hayatta bu yalnızlığa hiç mahkûm olmadım diyebilirim. Gençleri tam olarak anlamak iddiasında değilim fakat onları dert ediniyorum. Onları şahsiyet sahibi özneler olarak görmeliyiz. İnsansızlaşan bu dünyada, insan kalmanın, insana güvenmenin ve birbirimize tutunmanın zamanı geldi diye düşünüyorum.
Söyleşen: Sulhi Ceylan, Bahadır Dadak

