Turan Kışlakçı: “Asıl tehlike makinelerin insanlaşması değil, insanın makineleşmesidir.”

Yazar Turan Kışlakçı ile yeni kitabı Ruhunu Arayan İnsan hakkında konuştuk. Yapay zekâ çağında insanın geçirdiği dönüşümü, ruhunu ve istikametini nasıl koruyabileceğini, teknoloji, ahlâk, merhamet ve insanlık arasındaki ilişkiyi ele aldık. (Sulhi Ceylan)

***

Öncelikle yeni kitabınız Ruhunu Arayan İnsan hayırlı olsun. Kitabınız, yapay zekâ ve teknolojik dönüşümün hızlandığı bir dönemde insanın kendisini, çağını ve geleceğini yeniden düşünmesi gerektiğine işaret ediyor. Bugün insanlığın karşı karşıya olduğu en temel mesele nedir?

Teşekkür ederim… Bana göre bugün insanlığın karşı karşıya olduğu en temel mesele yine insandır. Yapay zekâ, algoritmalar, robotlar, biyoteknoloji, transhümanizm… Bunların hepsi büyük meseleler. Fakat bütün bunların arasında insan ne olacak? Çünkü tarihte ilk defa insan, dış dünyayı değiştiren araçların yanında kendi mahiyetini değiştirebilecek araçlar da üretiyor. Ateşi bulduğumuzda, ateş insanı yeniden tanımlamadı. Matbaayı icat ettiğimizde, insanın ontolojisi değişmedi. Fakat bugün yapay zekâ ve biyoteknoloji bize, “İnsan nedir ve ne kadar insan kalmalıdır?” sorusunu sorduruyor.

Modern insanın trajedisi, imkânlarının çoğalmasına karşılık anlam dünyasının daralmasıdır. Daha hızlıyız ama nereye gittiğimizi bilmiyoruz. Daha çok biliyoruz ama bildiklerimizin bizi nereye götürmesi gerektiğinden emin değiliz. Her yere bağlıyız fakat kendimize yabancıyız. Dünyanın öbür ucundaki insanın ne yaptığını saniyeler içinde öğreniyoruz ama yanımızdaki insanın acısını duymakta zorlanıyoruz. Ben buna bir tür istikamet krizi diyorum.

Modern insan zamanı ölçmekte olağanüstü başarılı oldu fakat zamanı anlamlandırmakta aynı başarıyı gösteremedi. Saatleri kurtardık ama anlamı kaybettik. Dakikaları hesapladık fakat ömrü sahipsiz bıraktık. Dolayısıyla çağımızın temel problemini teknolojik yetersizlik sanmamalı. Asıl sorun anlam yetersizliğidir. İnsanlık daha güçlü bir makine yerine daha sahih bir insan tasavvuruna ihtiyaç duyuyor.

Bilginin çoğalıp hikmetin azaldığı, iletişimin artıp vicdanın gerilediği bir çağda insan yönünü nasıl bulacak? Günümüzde insan kalabilmenin temel kriteri sizce nedir?

Bugün bilgi kıtlığı yaşamıyoruz. Tam tersine malumat bolluğunun meydana getirdiği bir anlam kıtlığı içindeyiz. İnsanlık tarihinde belki hiçbir nesil bizim kadar çok malumata bu kadar kısa sürede ulaşmadı. Fakat malumata ulaşmakla hakikate ulaşmak aynı şey değil. Enformasyon bize “ne oldu?” sorusunun cevabını verebilir. Hikmet ise “Bunun anlamı nedir ve ben bunun karşısında nasıl davranmalıyım?” diye sorar. Aradaki fark çok büyük.

Kur’ân-ı Kerîm’in insana kazandırdığı en önemli şeylerden biri istikamettir. Ben “Âyetini Arayan İnsan” kitabımda dua için “Yolun değil, yönün korunmasıdır” demiştim. Çünkü insan yolunu kaybedebilir, düşebilir, şaşırabilir. Fakat yönünü kaybettiğinde çok daha büyük bir problem başlar. Algoritmalar bize hangi yolu kullanacağımızı, neyi izleyeceğimizi, neyi satın alacağımızı, kimi takip edeceğimizi söylüyor. Fakat niçin yaşadığımızı söyleyemiyorlar. Zaten söyleyemezler. Bundandır ki insan hayatın amacını, hedefini, ülküsünü kaybettiği için bunalımdan bunalıma koşuyor.

Bana göre insan kalabilmenin temel ölçülerinden biri merhamettir. Çünkü zekâyı makine de taklit edebilir; hesap yapabilir, metin yazabilir, görüntü üretebilir, milyonlarca veriyi saniyeler içinde işleyebilir. Fakat insan hesap yapmasının yanısıra acıyan, bağışlayan, seven, fedakârlık yapan, utanabilen, pişman olabilen, dua eden ve gerektiğinde kendi çıkarından vazgeçebilen varlıktır. İnsanlığımız biraz da hesaplanamayan tarafımızda saklı. Bu yüzden geleceğin büyük mücadelesinin “İnsan mı daha zeki olacak, makine mi?” şeklinde cereyan edeceğini düşünmüyorum. Asıl şunu sormalıyız: İnsan, zekâsını büyütürken vicdanını da büyütebilecek mi?

Matematiğin ve rasyonel bilimin tek geçerli yol olarak sunulması, insanın ruhunu ve hakikat arayışını nasıl bir çıkmaza sürükledi? İnsanın doğayı anlama arzusundan onu hüküm altına alma hırsına geçişinin arkasında nasıl bir zihniyet değişimi var?

Bilime veya akla karşı çıkmak gibi büyük bir yanlışa düşmemek gerekir. İslâm düşüncesi zaten aklı dışlamaz. Problem aklın kendi sınırlarını unutmasıdır. Matematik son derece kıymetlidir ama insanın bütün hakikatini matematikle açıklayamazsınız. Bir annenin çocuğuna duyduğu sevgiyi ölçebilirsiniz belki. Beyindeki kimyasal süreçleri, hormonları, kalp ritmini kaydedebilirsiniz. Fakat bütün bunları topladığınızda “anne sevgisi”ni elde etmiş olmazsınız.

Modern düşüncenin önemli kırılmalarından biri, ölçülebilen şeyin gerçek, ölçülemeyenin ise giderek önemsiz kabul edilmesi. Oysa insanın hayatındaki en büyük hakikatlerin önemli bir kısmı tartıya gelmez: Sevgi, sadakat, merhamet, iman, korku, umut, fedakârlık, vicdan… Bunlar tartılmaz. Fakat insanı insan yapan da çoğu zaman bunlardır.

“Âyetini Arayan İnsan” kitabında şöyle ifade etmiştim: “Göz, hakikatin tek kapısı değildir; sadece ışığa bağımlı bir sensördür. Görmediğini yok sayan, aslında gözünün sınırını yokluğun ölçüsü sanır.” Modern insanın temel yanılgılarından biri budur.

Doğayı anlamakla doğaya hükmetmek arasındaki zihniyet değişimi de burada başladı. İnsan kendisini varlığın bir parçası ve emanetçisi olarak görmekten çıkarıp onun mutlak sahibi gibi görmeye yeltendi. Bilgi, hikmetten ayrıldığında kudrete, kudret ahlâktan ayrıldığında tahakküme dönüşür. Yaşadığımız çevre krizinden teknolojik tahakküme kadar birçok meselenin arkasında bu zihniyet var. Bildiğimiz şey karşısında nasıl bir ahlâk geliştireceğimizi yeniden öğrenmeliyiz.

Kitabınızda “Teknoloji ahlâkî bir istikamet olmaksızın insanlığı kurtaramaz” diyorsunuz. Gücün adaletle, teknolojinin merhametle bağının koptuğu bir çağda teknolojiyi ahlâkî bir istikamete yönlendirmek mümkün mü?

Mümkün olmak zorunda. Çünkü teknoloji kendi başına ahlâk üretmez. Bir teknoloji size bir şeyi yapabileceğinizi söyler. Fakat yapmanız gerekip gerekmediğini söylemez. Bilim “yapabilir miyiz?” sorusuna cevap verir. Ahlâk ise “yapmalı mıyız?” diye sorar. İkinci soruyu birincisinden daha fazla sormamız gerekiyor.

İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri teknolojik ilerlemeyi ahlâkî ilerlemeyle karıştırması. Daha gelişmiş araçlara sahip olmamız daha iyi insanlar olduğumuz anlamına gelmez. Son derece gelişmiş teknolojiyle bir hastayı iyileştirebilirsiniz. Aynı teknolojiyle binlerce kilometre öteden insanları öldürebilirsiniz. Yapay zekâyla kanseri daha erken teşhis edebilir, milyonlarca insanı gözetleyebilir, davranışlarını yönlendirebilir ve savaş makinelerini daha ölümcül kılabilirsiniz. Dolayısıyla teknoloji istikameti belirlemez, istikameti insan belirler.

Kur’ân’ın adalet ve ihsan kavramlarının yeniden düşünmemiz lâzım belki de. İhsanı anlatırken “Adalet, şeyleri yerli yerine koymaksa ihsan, o yere bir gül bırakmaktır” demiştim. Teknolojinin de yalnızca hukukla sınırlandırılması yetmez, insan onurunu merkeze alan bir ahlâka ihtiyacımız var. Çünkü hukuk teknolojinin nereye kadar gidebileceğinin sınırlarını çizerken merhamet bize neden bazı sınırlarda gönüllü olarak durmamız gerektiğini öğretir.

İnsanlık teknolojiyi ahlâkın emrine veremezse, bir süre sonra ahlâkını teknolojinin imkânlarına göre yeniden tarif etmeye başlayacaktır. Benim asıl endişem budur.

“İnsan ne kadar makineleşecek?” sorusunu biraz daha açarsak, teknolojik gelişme insanın davranışlarını mı değiştirecek, yoksa zamanla insan tasavvurunu da dönüştürecek mi?

Bence ikinci aşamaya çoktan geçtik. Teknoloji davranışlarımızın yanında insanı nasıl tarif ettiğimizi de değiştiriyor. Eskiden makine insana benzemeye çalışıyordu, şimdi insan makinenin ritmine benzemeye başladı. Bunu gündelik hayatımızda görebiliriz. Algoritmalar hızlı tepki ister. Biz de hızlı hüküm veriyoruz. Sosyal medya görünürlük ister. Görünmediğimiz zaman kendimizi eksik hissediyoruz. Dijital sistemler her şeyi ölçmek ister. Biz de hayatımızı sayılara dönüştürüyoruz. Kaç takipçimiz var, kaç beğeni aldık, kaç adım attık, kaç saat uyuduk, kaç kişi bizi gördü. Yavaş yavaş insanın değeri de ölçülebilir verilere indirgeniyor. Ben buna insanın “dijital değersizleşmesi” diyorum. Çünkü paradoksal biçimde insan hakkında veri çoğaldıkça insanın kendisi gözden kaybolabiliyor. Sistem sizi tanıdığını iddia ediyor. Ne satın alacağınızı, hangi filmi izleyeceğinizi, hangi habere öfkeleneceğinizi tahmin ediyor. Fakat bütün bunların toplamı siz değilsiniz.

İnsan davranışlardan ibaret sanılmamalı. İnsanın sırrı, henüz yapmadığı tercihte de saklıdır. Tövbe edebilmesinde, kendisini değiştirebilmesinde, hesap dışına çıkabilmesinde, fedakârlığında saklıdır. Algoritma geçmiş davranışlarımızdan geleceğimizi tahmin eder. Vahiy ise insana geçmişinin mahkûmu olmadığını söyler. Aradaki fark muazzamdır.

Yapay zekâyı mühendislerin dar çalışma alanından çıkarıp devletlerin egemenlik anlayışını ve toplumların düşünme biçimini dönüştüren bir güç olarak tanımlıyorsunuz. Bu dönüşüm nasıl bir dünya düzeni ortaya çıkaracak?

Yapay zekâ, sadece teknoloji şirketlerinin veya mühendislerin meselesi olmaktan çıktı. Para, enerji ve askerî güç nasıl devletlerin egemenlik alanlarından biriyse, bundan sonra veri, algoritma ve hesaplama gücü de egemenliğin temel unsurları arasında yer alacak. Kimin veriyi topladığı, kimin modeli geliştirdiği, kimin çip ürettiği, kimin veri merkezlerini kontrol ettiği ve nihayet kimin algoritmasının dünyaya baktığımız pencereyi belirlediği giderek daha önemli oluyor. Zira bugün Çin ve ABD arasındaki asıl kavgalardan biri de budur.

Fakat burada daha önemli bir egemenlik meselesi var: “Zihinlerin egemenliği”. Bir toplum kendi dilinde bilgi üretemiyor, kendi kavramlarını dijital dünyaya taşıyamıyor ve kendisini başkalarının geliştirdiği algoritmalar üzerinden anlamaya başlıyorsa teknolojik bağımlılık bir süre sonra kültürel bağımlılığa dönüşebilir. Veri hem ekonomik bir kaynak hem de hafızadır. Dil de hem iletişim vasıtası hem de dünyayı görme biçimidir.

Bu nedenle gelecekte devletler arasında toprak ve enerji rekabetinin yanı sıra veri egemenliği, çip üretimi, yapay zekâ modelleri, dijital altyapılar ve hatta dil üzerinde de ciddi bir rekabet yaşanacak. Yeni sömürgecilik biçimleri ise muhtemelen platformlar ve bağımlılık üreten dijital sistemler üzerinden ortaya çıkacak. Fakat meseleye yalnız devletler açısından bakmak da yetersizdir. İnsan kendi zihninin egemenliğini koruyabilecek mi? Bana göre geleceğin en önemli özgürlük mücadelelerinden biri, insanın dikkatini, rikkatini, iradesini ve düşünme yeteneğini algoritmik yönlendirmeye karşı koruma mücadelesi olacaktır.

“Her çağın kendi Babil’i vardır” diyor ve günümüzde bu rolü yapay zekâ ve transhümanizmin üstlendiğini söylüyorsunuz. Teknolojiye ve insan aklına duyulan mutlak güven, insanın metafizik dünyayla bağını hepten koparabilir mi?

Babil benim için insanın kendi kudretini mutlaklaştırmasının sembolüdür. İnsan ne zaman “Artık sınırım yok” demeye başlarsa orada yeni bir Babil yükselir. Bugünün Babil’inin kuleleri veri merkezlerinden, algoritmalardan, laboratuvarlardan ve devasa dijital ağlardan yükseliyor. Problem ise, insanın bunlara yüklediği kurtarıcılık anlamıdır. Teknoloji araç olmaktan çıkıp insanın ölüm, acı, yalnızlık ve fanilik gibi kadim meselelerini ortadan kaldıracak yeni bir inanca dönüştüğü zaman mesele değişiyor.

Transhümanizmin bazı yorumlarında bunu çok açık görüyoruz. İnsan artık kendini sürekli güncellenmesi gereken eksik bir yazılım gibi düşünülüyor. Yaşlanmak kusur, unutmak arıza, ölüm ise çözülmesi gereken teknik bir problem oldu. Oysa insanı insan yapan şeylerin bir kısmı sınırlı oluşundan kaynaklanıyor. Ölümü bildiğimiz için zaman değerlidir. Acıyı bildiğimiz için merhamet ederiz.

Metafizikle bağın tamamen kopacağını düşünmüyorum. Çünkü insanın metafizik ihtiyacı teknolojiden daha eski. Fakat metafiziğin yerine yeni dünyevî inançlar ikame edilebilir. İnsan Allah’a inanmayı bıraktığında teknolojiye, ilerlemeye, devlete, ideolojiye, piyasaya veya kendi aklına mutlaklık atfeder… Ki çağımızın putları da bunlardır. Tevhid, “Allah birdir” demenin yanısıra Allah’tan başka hiçbir şeyi mutlaklaştırmamayı gerektirir. Teknoloji de buna dâhildir.

İnsanın en eski hikâyelerinden biri kendi sınırlarını aşma arzusu ise, transhümanizm ve yapay zekâ bu arzuyu insanlık tarihinde daha önce görülmemiş bir noktaya mı taşıyor? İnsan bundan sonra nereye kadar gitmek isteyecek?

İnsanın sınırlarını aşma arzusu yeni değil. Gılgamış’tan Babil’e, Firavun’dan modern insanın ölümsüzlük arayışına kadar aynı hikâyenin farklı biçimlerini görüyoruz. İnsan hep daha güçlü olmak, daha uzun yaşamak, bilinmeyeni bilmek istedi. Bu arzu bütünüyle kötü de değildir. Medeniyet biraz da insanın sınırlarını zorlamasının ürünüdür.

Fakat bugün farklı bir eşikteyiz. İnsan, kendi biyolojik ve zihinsel yapısını yeniden tasarlamak istiyor. Genetik müdahaleler, beyin-bilgisayar arayüzleri, yapay zekâ, insan-makine bütünleşmesi ve ömrü radikal biçimde uzatma arayışları, “İnsan nedir?” sorusunu teorik bir felsefe sorusu olmaktan çıkarıyor. Nobel ödüllü Fransız cerrah ve fizyolog Alexis Carrel’in İnsan Denen Meçhul kitabını yeniden okumaya davet ediyorum.

Ayrıca benim için temel mesele sınırın nerede olduğu kadar, sınırı kimin belirleyeceğidir. Yapabiliyor olmamız, yapmamız gerektiği anlamına gelir mi? İnsan ömrünü uzatabilirsek ne kadar uzatacağız? Hafızayı güçlendirebilirsek kimlerin hafızasını güçlendireceğiz? Genetik özellikleri seçebilirsek bir süre sonra “makbul insan”ın özelliklerini kim belirleyecek? Ekonomik imkânı olanların biyolojik olarak da avantajlı hale geldiği yeni sınıflar mı ortaya çıkacak?

İnsan muhtemelen gidebildiği yere kadar gitmek isteyecektir. Tarih bize bunu gösteriyor. Bu nedenle insanın kudretine ahlâkî sınırlar kazandırmalıyız. Her sınırı aşmak özgürleşmek değildir. Bazen insanı insan yapan, aşabileceği halde aşmamayı tercih ettiği sınırlardır.

“Merhamet veri, sevgi kod, vicdan algoritma değildir ve ruh hiçbir zaman yazılım olmayacaktır.” Fakat ruh sahibi insanın; merhamet, sevgi ve vicdanı giderek daha fazla ihmal ettiği bir dünyadayız. Asıl tehlike makinelerin insanlaşması mı, yoksa insanın makineleşmesi mi?

“Ruhunu Arayan İnsan” kitabımın belki de temel sorusu budur ve benim cevabım çok açık: Asıl tehlike makinelerin insanlaşması değil, insanın makineleşmesidir.

Sürekli yapay zekânın ne zaman insan gibi düşüneceğini tartışıyoruz. Oysa biraz da insanın ne zamandır makine gibi yaşamaya başladığını tartışmalıyız. Sürekli hız isteyen, verimlilik üzerinden kendisini değerlendiren, başkasını faydasına göre ölçen, her ilişkiyi kazanç ve kayıp hesabına dönüştüren bir insan tipi ortaya çıkıyor. Böyle bir insan biyolojik olarak insandır ama giderek makinenin mantığıyla yaşamaktadır. Makinenin merhametsiz olması beni şaşırtmaz. Çünkü makinenin kalbi yoktur. Fakat insanın merhametsizleşmesi ve vicdanını algoritmaya teslim etmesi büyük bir felakettir.

Bugün savaşlarda bunun ürpertici örneklerini görüyoruz. Bir insanı isim, yüz, aile ve hikâye olmaktan çıkarıp ekrandaki bir koordinata dönüştürdüğünüz anda öldürmek kolaylaşır. Teknoloji mesafeyi artırdıkça vicdanın sesini de azaltabiliyor. İnsan karşısındaki insanı görmezse yaptığının ahlâkî ağırlığını hissetmeyebilir. Bu nedenle geleceğin asıl meselesinin yapay zekâ çağında insanın insanlığını muhafaza etmek olduğuna inanıyorum. Merhamet veri, sevgi kod ve vicdan algoritma değildir. Ve ruh hiçbir zaman yazılım olmayacaktır.

Son olarak, kitabınızın da adından hareketle soralım: Ruhunu arayan insan, ruhunu nerede ve nasıl bulabilir?

Belki önce nerede bulamayacağını söylemek gerekir. İnsan ruhunu daha fazla tüketerek, daha fazla görünerek, daha fazla beğenilerek, daha hızlı yaşayarak bulamayacaktır. Çağımız insana sürekli dışarıya bakmasını söylüyor. Daha çok gör, daha çok göster, daha çok tüket, daha çok konuş… Oysa ruhun dili sekinettir, sükûttur. İnsan ruhunu aramaya, kendisini sürekli oyalayan gürültüden uzaklaştığında başlayabilir. Çünkü modern insanın en büyük yabancılaşması kendisinedir.

Kur’ân, insanın hem Allah’ı tanıdığı hem de kendisini tanıdığı bir aynadır. Fâtiha sûresi Allah’ı anlatır, Nâs ise insanı… İkisinin arasında ise Allah ile insan arasındaki büyük yolculuk vardır… Kur’ân’ın “Onlar Kur’ân’ı hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed Sûresi, 24) diye sorması son derece sarsıcıdır. İnsan bazen Kur’ân’ı okur ama Kur’ân’ın kendisine ne söylediğini dinlemez.

Kur’an-ı Kerim’i okuyoruz, sûrelerini ezberliyoruz, evlerimizin en güzel yerinde muhafaza ediyoruz. Fakat Kur’ân konuşurken biz gerçekten dinliyor muyuz? Çünkü Kur’ân’la ilişkinin asıl ölçüsü kaç defa hatmettiğimizden önce, okuduğumuz âyetin bizde neyi değiştirdiğidir. Bir âyet öfkemizi azaltmıyor, merhametimizi çoğaltmıyor, dilimizi güzelleştirmiyor, adalet duygumuzu kuvvetlendirmiyor ve bizi Allah’a yaklaştırmıyorsa, okuma ile tedebbür arasındaki mesafeyi yeniden düşünmemiz gerekir.

Allame Muhammed İkbal’in babasının ona söylediği söz geldi aklıma: “Kur’ân’ı sana iniyormuş gibi oku.” Kur’ân’ı böyle okumaya başladığınızda Fâtiha sûresi artık size yönünüzü sorar. Bakara sûresi imanınızı ve sorumluluğunuzu sınar. Yûsuf sûresi kuyularınızı ve sabrınızı hatırlatır. Böylece Kur’ân, geçmişte yaşamış insanların hikâyesi olmaktan çıkar ve hikâyenizin içine girer.

Benim “âyetini aramak” derken kastettiğim de budur. İnsan kendi âyetini bulmalıdır. Fakat kendi âyetini bulmak, hoşuna giden güzel bir cümleyi seçmek değildir. Seni sarsan, kibrini yaralayan, yanlışını gösteren, dilini değiştiren, öfkeni terbiye eden, merhametini çoğaltan ve yönünü yeniden tayin eden işareti bulmaktır. Çünkü âyet bir işarettir. İşaret levhasının önünde durup ona hayran olmak yetmez, gösterdiği yöne yürümek gerekir. Tedebbür, âyetin açtığı yolda yürümektir.

Başlangıçta biz Kur’ân’ı okuduğumuzu düşünürüz. Fakat sahici bir tedebbür başladığında fark ederiz ki aslında Kur’ân bizi okumaktadır. Korkularımızı, zaaflarımızı, kibrimizi, öfkemizi, hırslarımızı, sevgilerimizi ve gizlediğimiz yaralarımızı önümüze koyar. İnsan âyetin karşısında kendisiyle yüzleşmeye başladığı anda Kur’ân artık rafta duran mukaddes bir kitap olmaktan çıkar, hayatın içine nâzil olan diri bir hitaba dönüşür.

“Âyetini Arayan İnsan” kitabında söylemeye çalıştığım şey buydu; “Ruhunu Arayan İnsan”da da aynı yolculuğun başka bir safhasını sürdürüyorum. Birinde insan âyetini arıyordu, diğerinde ruhunu arıyor. Fakat ikisinin aradığı şey nihayetinde aynıdır: istikamet. Çünkü ruhunu aramakla âyetini aramak birbirinden ayrı iki yolculuk değil. İnsan âyetin ışığında kendisini tanıdıkça ruhuna yaklaşır, ruhuna yaklaştıkça Rabbine olan ihtiyacını daha derinden fark eder. Modern insanın trajedisi ruhunu kaybettiğini dahi fark etmemesidir. Ruhunu aramak önce bu kaybı fark etmekle başlar. Sonra insan durur. Susar. Gürültüyü azaltır. Kalbinin üzerindeki kilitleri fark eder. Kendisine döner, göğe bakar, vahyi dinler ve yeniden yürümeye başlar. Çünkü Kur’ân hâlâ konuşuyor.

Kısaca ifade etmek gerekirse, insan, ruhunu kendisini merkeze koyarak bulamaz. Onu ancak kendisini aşan Hakikat’e yöneldiğinde ve Hakikat’in kendisine söylediklerini gerçekten dinlediğinde bulabilir.

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir