Bir İmkân Olarak Arzu

Sahip olduğumuz her şey zamanla sıradanlaşır ve kendimizi yeni arayışların içinde buluruz. Peki neden bir türlü tatmin olamıyoruz? Kendimizi yeni arayışların içinde bulmamızın altından yatan sebepler ne?

Soruları çoğaltmak mümkün fakat meramım anlaşıldı sanırım. İstediğimiz, bir ömür boyunca peşinden sürüklendiğimiz şey ulaştıklarımız olamaz. Olsaydı arayışımız sona erer ve dinginleşirdik. O halde asıl meselemiz ulaşamadıklarımız. Kendisinden mahrum bırakıldıklarımız, yasak edilip bizden esirgenenler. Uzakta gör kırpan fettan güzeller!

Arzu, “insanın kendini eksik hissettiği yerden doğan yönelişi” olarak tanımlanıyor ve özünde gerilimi ifade ediyor. İnsanın içinde bulunduğu halden rahatsız olduğunu, henüz sahip olmadığı şeylerin bilgisinin onda sıkışma ve huzursuzluk ürettiğini gösterir. Bu gerilim harekete geçirir. Arzu, insanın mevcut durumuyla olmak istediği hal arasındaki mesafede doğar ve çoğu zaman bu mesafe kapanmadıkça kendini yeniden üretir. Fakat mesafe hiçbir zaman kapanmaz. Tam kapandı derken yeniden önümüzde kilometrelerce yol açılır. Her yol da bir sonrakine gebedir.

Arzuyu, tamamlanmamışlık hali olarak görebiliriz dedim yahut yoksunluk duygusu. Sürekli bir şeylerin yoksunluğunu hissederiz. Ne kadar çok şeye sahip olursak olalım, sahip olamadıklarımız hep vardır ve çoğu zaman bu eksiklerin peşine düşeriz. Böylece bir rüyanın içinde yılları rüzgâra veririz. Çünkü tamamlanmamışlık dediğimiz arzu, içimizde durmaksızın depreşir. Belki de arzunun doğası tam olarak budur. Bir türlü bütüne erememek, tamamlanamamak. Bu hal istisna değil, kuraldır. Ulaşamadıklarımız sayesinde arzularımız sürekli büyür, büyüdükçe güç kazanır ve tamamlanmamışlık giderek devasa boyutlara ulaşır. Sonunda arzu, bizi içine çeken girdaba dönüşür. Elimiz kolumuz bağlı bir şekilde arzunun arkasından koşmaktan başka bir şey kalmaz elimizde. Arayış kaçınılmazdır.

Aramak, bulmanın ilk adımı, gerisi zaten çorap söküğü gibi gelir. Yeter ki mücadele devam etsin. Sorun şu ki, aranan şey bulunduğu anda sıradanlaşmaya mahkûm. Çünkü bulunan, artık aranmaz. Elde edilmiştir, dolayısıyla cazibesini yitirir. Keşfin bittiği yerde heyecan da biter. Bu yüzden yeniden arayışa koyulur ve arzunun kollarında yollara düşeriz.

Arzunun diri kalmasının tek sebebi ulaşamamak. Bu yüzden bulunan şey aynı zamanda bir hayal kırıklığıdır. Çünkü ulaşmak onu sıradanlaştırır ve arayışı sona erdirir. Bu nedenle hemen yeni bir arzunun peşine düşer, arayışımıza yeni bir elbise giydirerek hevesimizi tazeleriz. Belki de sahip olmaktan çok istemek daha değerlidir. Zira sahip olmanın hazzı geçici, istemenin hazzı ise sürekli. Eğer durum böyle olmasaydı, sahip olmanın insanı tatmin etmesi ve yeni bir arayışa sevk etmemesi gerekirdi. Oysa tam tersi yaşanır. Demek ki istemek, sahip olmaktan daha derin ihtiyaç.

İnsan çoğu zaman bir şeyi değil, o şeyin vaat ettiği anlamı yani tamamlanmışlık hissini arzular. Nesne elde edildiğinde ise beklenen anlam gerçekleşmez. Çünkü anlam, nesneye yüklenen beklentidedir. Bu yüzden arzu edilen şey ele geçirildiği anda büyüsünü yitirir ve geriye yalnızca geçici bir haz ya da kısa süreli bir rahatlama kalır. İnsan bu hayal kırıklığını çoğu zaman yanlış okur. Sorunun nesnede değil, kendi yönelişinde olduğunu fark etmez. Böylece aynı tamamlanmışlık umudunu başka nesnelere bağlar ve arzu tatmin olmaktan çok ertelenerek sürer. Bu döngü, insanın içsel eksikliğini dış dünyada gidermeye çalışmasının bir sonucudur. Oysa eksiklik nesneyle ilgili olmayıp anlamla ilişkilidir. Fark edene aşk olsun!

Arzunun nesneleri, arayışı ve zamanı gerektirse de nihayetinde ulaşılabilirdir. Çünkü sonludurlar. Belki de sorun da burada. Sonlu şeyleri arzulayan insan bir türlü tatmin olamıyorsa, mesele arzunun kendisinde değil, yöneldiği nesnede aranmalı. Yani sorun, arzunun sonlu olana yönelmesinde. Kısacası, sonluluk insanı doyurmuyor, açlık hissi sürekli devam ediyor. Arzunun yöneldiği şeyin sonsuz olması ise hem arayışı bir ömre yayar hem de hayal kırıklığını önleyip doygunluk hissi verir. Bu süreç, insanın arzularına ve duygularına dair yeni bilgiler edinmesini, dolayısıyla kendini tanımasını sağlar. Zira kendine dair bilgi satırlardan öğrenilmez. Ancak kişisel tecrübe ve bu tecrübe üzerinde yapılan derin tefekkürle elde edilir.

Sözün özü, arzuyu zayıflıktan öte imkân olarak görmeliyiz. Çünkü arzu neye yönelirse, insan da zamanla ona dönüşür. Geçici ve sonlu olana yönelen arzu asla doymaz, aksine tükettikçe tükenir. Ancak mutlak ve sonsuz olana yönelen arzu, insanı o yüce kaynağın vasıflarıyla donatır ve ona benzetir.

Sulhi Ceylan

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • banazorlayenitarikatkurduracaksınız , 03/07/2026

    İnsanın, kaçtığı şeyler üzerinden bir ‘arayış’ denklemi kurup bunu mekanize etmesi bir cesaret değil, bir inzivadır. Esas mesele, başkalarının kusurlarına karşı HOŞGÖRÜ sahibi olabilmek, kendini o kusurlar ekseninde tüketmeden, bazı eksikleri mümkünse görmemeye çalışarak o kusurlu dünyayla beraber var olabilmek ve yaşam öyküsünü böyle sıhhatli bir zeminde inşa edebilmektir. İnsan, şeylerle mutlak ve kaimdir. Peygamberler şeylerden kaçmadı; öptü, kokladı ve ‘geçecek’ dedi. Hayat bu kadar sade. ‘Geçecek’ dediğiniz an, zamanın ağırlığı hafifler.

    Siz, arzunun vitrin fragmanıyla oyalanırken hayatın esasını dışarıda bırakıyorsunuz. Ben ise sizi, o yaralı kuş alanınızdan çıkıp kusurlu hayatın merkezine yürümeye; o büyük varoluş cüretini, o zorlu ama sahici cesareti yaşamaya davet ediyorum.

    Ey İnananlar! Hayatın kendisinden kaçmayı politik, süslü ve havalı zannetmeyi bir kenara bırakın. Ey inananlar. Yeniden inanın!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir