
Bizim düşünce yolumuzda, Batı felsefesinden ayrılırken Batılı bazı çağdaş düşünürlerin görüşlerine dikkat çektik ve onlara atıfta bulunduk. Sözünü ettiğimiz düşünürler, zaten belli bir biçimde Batı felsefesine ciddi itirazlar yöneltmişti. Dolayısıyla onlara atıfta bulunmak, bizi yeniden Batı felsefesine döndürmez. Batı felsefesini eleştirirken Batı coğrafyasında doğmuş veya onun diliyle düşünmüş bazı düşünürlere başvurmak, sanıldığı gibi bir paradoks değil. Aksine bu eleştiri biçimi, Batı felsefesinin kendi içinden çıkan ve ona itiraz eden düşünürler üzerinden onun öldüğünü ifade etmenin en sağlam ve güvenilir yoludur.
Şimdi, hikmet meselesine dönelim ve onun doğasının bütün bilginin ve (b)ilimlerin temelini ilgilendirmesi bakımından külli olduğunu hatırlatalım. Külli olması, hikmetin içeriğinin sınırlayıcı ve bölgesel bir tanımla ifade edilemeyeceğini belirtir. Bununla birlikte bu durum onun metafizik kategorilerde olduğu gibi soyut ve boş kavramlarla ifade edilebileceği manasına da gelmez. Metafizikçi, çoğu zaman zihinsel olarak ürettiği soyut kavramları nasıl tasnif edeceği sorunuyla baş başa kalır. Dahası, soyut kavramların somut tecrübede verilen malzemeye nasıl uygulanacağı veya bu malzemeyle nasıl uyuşacağı konusunda hakiki bir bilgiye sahip değildir. Aralarındaki bağlantıyı çoğu zaman doğalmış gibi kabul eder ya da yapay bir ortanca terim yardımıyla kurmaya çalışır. Bu nedenle bilginin temelleri bakımından oldukça istikrarsız bir fikre sahiptir.
Metafizikçi için bilgi, orada duran bazı aşkın kategorilerin somut tecrübede görülmesinden ibarettir. Bilginin hiç durmayan genişlemesi ve somut tecrübenin soyut kategorilere sığmayan zenginliği nedeniyle metafizikçi, bilgisini uygulama ve hayata geçirme konusunda her çağda büyük sorunlarla karşılaşır. Felsefe tarihinde sürekli geri dönen eleştiriler, bir bakıma bunun sonucudur. Felsefe, metafizikte hakikatin açıklığına ve aklın nihai amacına bir türlü ulaşamamıştır. Sanki bulutların arasında gizlenmiş bir “güneş”i arar gibi, aslında bilinmez olan bir kategori veya kavramın peşinden koşarken onu hiçbir zaman yakalayamayacağı hissini baştan taşır. Eleştiriyle elinden sürekli kaçan “ilke” veya “prensibin” yanısıra bütün varlığın anlamı sorunudur. Bu sorun, hayatın her alanını etkiler. Felsefe tarihi, hakikat bakımından gerçekten başarısız bir tarihtir.
Hikmet, metafizikte olduğu gibi dünyadaki şeyler üzerinden yapılanan bir bilgi tutumu üzerinden ifade edilemez. Çünkü şeyler üzerinden yapılanan bilgi tutumu, “varlık”ın bütünlüğünü değil, bir bölgesini veya boyutunu konu edinir. Ayrıca felsefe tarihinde görüldüğü üzere, metafizikte dünyadaki şeylere yönelik bilgi tutumu, temsili ve kategorik olduğu kadar logos ve özne-merkezci bir yapıya da dönüşmüştür. Bunlar, birbirini doğuran iki beşerî düşünce hareketidir. Bilginin temsili ve kategorik olması, düşüncenin sathî bir kavramsallık içinde “Mutlak Varlık”tan uzaklaşmasına ve bunun sonucunda beşerîleşmesine yol açar. Düşünce, insanın kendi malı ve mülkü olduğunda temsiller ve kavramlar üzerinden putperestleşir. Düşünce kavram putperestliğine dönüşürken dil de dünyevileşir. Bu putperestlik içinde “Mutlak Varlık”, şeylerin kategorik olarak temsil edilmesine benzer biçimde temsil edilmek istenir. Daha sonra bu temsil mantığı, tıpkı şeylerde olduğu gibi, “Mutlak Varlık”ın da kavrama tercüme edilerek soyutlaştırılmasına neden olur. Kavramsallaştırılarak kendisinden uzaklaşılan “Mutlak Varlık”, beşerî öznenin kendisini bütün düşüncenin merkezine koymasıyla bütün başkalığını kaybeder. Metafizik düşünce, “aynılık” mantığına bağlı temsil etme ve kavramsallaştırma döngüsü içinde insanın bütün başkalaşma imkânlarını ortadan kaldırırken, düşünce yoluyla insanın var-oluşunda başkalaşma fırsatlarını da engeller.
Hikmetle bütün bilginin temellerine gitmek, metafizikten radikal bir kopuşu ve bilgiye yönelik genel bir tutum değişikliğini zorunlu kılar. Hikmet, metafizikte sürekli karşılaşıldığı üzere, yatay düzeyde kalan şeylerin temsili bilgisine dayanan bir bilgi tutumu değildir. Şeylerin toplamı veya bütünlüğü olduğu sanılan bir “Varlık” kategorisinin temsili ya da entelektüel bilgisi de değildir. Heidegger’in ifade ettiği üzere, Batı metafiziği varolanları, yani şeyleri nasıl düşünmüşse “Varlık” kategorisini de öyle düşünmüştür. “Varlık”ın unutulması, öncelikle varolanlarla “Varlık” arasındaki farkın düşüncede unutulmasıydı. Ancak Heidegger, ilk döneminde metafizik gelenekte tespit ettiği bu derin problemi yine felsefi dile dayandırdığı için yeterince çözüme kavuşturamamıştır. Bu sebeple düşüncesinin bir “hazırlık” olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştır. Heidegger, son döneminde ise bu problemi bilinçli olarak felsefenin dışına itip şiire yöneldiğinde, aslında farkında olsun ya da olmasın felsefi dilin dışındaki başka dil imkânlarına çağrıda bulunmak istemiştir.
Bizim Vahiy Düşüncesi olarak ifade ettiğimiz hikmetin, düşünce ve dil bakımında bambaşka bir boyutu açması böylece önceden çağdaş düşüncede hazırlanmıştır. Fakat felsefenin ölümünden sonra Heidegger şiire yönelirken biz “Vahiy”e yöneldik. Zira “Vahiy”, şiirden daha derin ve kökensel bir biçimde, “Mutlak Varlık”ın kendi kimliğini açtığı asli dile en uygun dildir. Bu sadece “tarih” bakımından değil, insan için hem asli dil bakımından hem de düşüncenin özüne varmadaki yokluk asaletini daha güçlü biçimde ifade etmesi bakımından böyledir.
Düşüncenin Kıyameti adlı eserimizde Vahiy Düşüncesi olarak savunduğumuz hikmetin çağdaş düşüncedeki öncüllerinden biri, Heidegger’in başlattığı metafizik eleştirisiydi. Bunun yanında Husserl’in fenomenolojik “indirgeme” yöntemi, bilgiye yönelik tutum değişikliğini göstermesi bakımından bizim için öğreticiydi. Daha sonra Levinas’ın etik düşüncesi ve Derrida’nın yapıçözüm üzerinden geliştirdiği Batı felsefesi eleştirisini, Buber’in “Varlık” hakkında ortaya koyduğu “Ben-Sen” ilişkisi boyutuna kadar takip ettiğimizde, Vahiy Düşüncesi’ne geçiş imkânı daha açık biçimde ortaya çıktı. Dolayısıyla çağdaş düşüncede adını andığımız bütün bu düşünürler, dereceli bir yorum içinde, bizim Vahiy Düşüncesi olarak ifade ettiğimiz düşünce yoluna çağdaş bağlamda vesile oldu. Bu nedenle Vahiy Düşüncesi olarak hikmeti, eski Yunan kökenli felsefi geleneğin bir devamı olarak kesinlikle görmemek gerekir. Aynı biçimde, hikmet, Yunan felsefesinden bir şekilde neşet etmiş “İslam felsefesi” içinde düşünülemez.
Yukarıda andığımız düşünürler aracılığıyla “Vahiy” için böylece, felsefe tarihinde imkânsız olan düşünce yolu son dönemde imkân dahiline girmiş oldu. “Vahiy”, bizim izlediğimiz hikmet düşüncesi yolunda, felsefede sanıldığı gibi ikincil bir mitos veya dogmatik bir öznel kanaat alanı değil, tam tersine, felsefeden daha esaslı olarak hakikatin asli düşüncesi ve dili olarak açıklık kazandı. Vahiy Düşüncesi olarak hikmetle, felsefenin “zekâ” tarafından kavramlar ve kategoriler aracılığıyla üretilmiş beşerî ve kısmi bir hayal olduğu daha da açıklık kazandı. Felsefe, bu anlamıyla, “Mutlak Varlık”ın kimliğinin otantik zuhurunu beşerin hayalî düşüncesi ve diliyle örttüğü söylemler bütünü oldu.
Bu tespitlerin ardından, yukarıda bahsettiğimiz hikmetle birlikte bilginin temellerine ilişkin tutum değişikliği de düşünce ufkumuza girmiştir. Aynı doğrultuda, Düşüncenin Kıyameti’nde ortaya koyduğumuz düşünce yolu, yakında gözden geçirilerek yeniden yayımlanacak olan yeni eserimizde fenomenolojinin radikal bir yorumuyla tasdik edilmiş ve (b)ilim alanında, bütünüyle beşerî her türlü algının ötesine taşan benzersiz bir kopuş sağlanmıştır. Vahiy Düşüncesi olarak hikmet, bu benzersiz kopuşu çağdaş düşünce bağlamında ifade eden özgün düşüncedir. Bundan sonra insanın epistemolojik veya ontolojik bakımdan taraflı, bütün beşer/özne merkezli düşünce tutumlarına geri dönmek, belli bir naiflik ve anakronizm barındıracaktır. Düşünce, bize göre artık felsefi beşerîleştirmeye ve özneleştirmeye geri dönmemek üzere bunları aşmıştır.
Hikmetle gelen tutum değişikliğiyle düşüncede beşerin/öznenin merkeziliği tamamen ortadan kaldırılırken, beşerî düşünceden kaynaklanan “Varlık”ı nesneleştirme veya kavramlaştırma tutumundan da vazgeçilir. “Varlık”, artık hak ettiği başlıkla kimlik sahibi “Mutlak Varlık” olarak, her yerde tecelli eden küllî düşüncenin asli faili konumuna gelir. Hem düşünceyi hem de ona uygun nesneleri veya olayları ihsan eden küllî düşünce diğer ifadeyle “Vahiy”dir. “Mutlak Varlık”, bütün (b)ilimlerin temelinde küllî düşüncenin ifadesi olarak “Vahiy” ile her doğruluğu ve bilgiyi ihsan eden asli faildir. Vahiy Düşüncesi olarak hikmetle, insanın bilginin temellerini haksızca beşerî mülk edinme tutumu aşılır ve bu temellerde “Mutlak Varlık”a teslim olma hamlesi açığa çıkar. Teslim olmak, kökensel olarak insanın beşerî ve dünyevî bireysel nefsinin ve her şey üzerinde egemenlik kurma arzusunun ortadan kaldırılmasının gerçekleşmesidir. Düşünce, bütün evrenselliğiyle ait olduğu kimlik sahibi “Mutlak Varlık”a teslim edilir. Böylece hakikat karşısında insanın örtü işlevi gören her türlü beşerî metafizik karartması ortadan kaldırılır.
Eserlerimizde, hikmete varan teslimiyetteki yok olmanın çeşitli merhalelerinden bahsettik. Bütün bu merhaleler, kendi bağlamları içinde anlam kazanır. Nihayetinde ulaşılmak istenen hikmet düşüncesi, insanın kendi beşerî zekâsının ve arzusunun merkezinde dönen haksız dünyeviliğinin sonudur. Fakat bu sonda keşfedilen, yine aynı beşerî zekâ tarafından haksızca “anonim” diye adlandırılan herhangi bir nesnel “varlık” kavramı değildir. Hikmetle keşfedilen, kimlik sahibi yaşayan ve irade eden “Mutlak Varlık”tır. Bu keşif, sezginin olgunlaşmasıyla varılan ihsanın idraki sayesinde kesinlik kazanır. Bütün (b)ilimleriyle varlığı ihsan edenin kendisi, anonim bir nesne tarzında “varlık” kavramı olamaz. Yatay ve dikey boyutta bütün (b)ilimleriyle varlığı ihsan eden, ihsan ettiği bütün varlığın kimliğine ve karakterine de zorunlu olarak sahiptir. Başka bir ifadeyle, “dünya” veya “varlık” anlayışında “özne” ve “nesne” ayrımı üzerinden psikoloji ile fiziği ontolojik olarak birbirinden ayıran yaklaşımlar, modern bilim anlayışının geçersiz ön yargılarıdır. Psikoloji ve fizik, aynı “varlık” yani “tabiat” alanında birbiriyle ilişki içinde “Mutlak Varlık”ın kimliğinin tecelli ettiği kuşatıcı zeminde bulunur. Zira, bunlar ancak “Mutlak Varlık” tarafından ihsan edildikleri için var olabilirler. İhsan edilmeyen hiçbir (b)ilim kendi başına mevcut olamaz.
Nihayetinde Vahiy Düşüncesi olarak hikmet, içinde bulunduğumuz varlık alanının sahipsiz, kimliksiz ve cansız olmadığının açık biçimde keşfedilmesiyle hakikate uyanmanın yoludur. Bu hakikate uyanma, Allah’a uyanmanın şuuru ya da “O”nun huzurunda olmaktır. “O”nun huzurunda daha çok yaklaşmanın yoluysa her zaman açıktır. İnsan, bu uyanışla gerçek birlik ve huzur ahlakı olan güzel ahlak sayesinde bütün evrende barışın teminatı olur. İnsanın kapitalist modern dünyada hem kendi cinslerine hem de doğaya karşı yabancılaşmayla başlayan saygısızlığı ancak hikmetle sonlanabilir. Çünkü hikmette insan, bütün tavır ve davranışlarıyla yaşayan ve irade sahibi “Mutlak Varlık”ın huzurunda olma şuuruna kesin olarak varır. Bu ihsan şuuru, onda zorunlu olarak her şeye karşı saygıyı doğurur. Hakikate varmanın yolu, bütün evrende huzurun ve selametin yoludur. Bunun dışındaki bütün yollar, temelden beşerin zalim, hakikati karartan egoizmi tarafından tehdit edilmeye ve sonunda başarısız olmaya mahkûmdur.
Dr. Ali Sait Sadıkoğlu

