
Modern Tavır, Klasik Direniş
Modern sanat, özellikle 20. yüzyılın ortasından itibaren, gelenekle çatışmayı görev olarak benimsedi. Estetikten çok şok edici olana yöneldi, biçimden çok bozuma, anlatıdan çok kopuşa yaslandı. Marcel Duchamp’ın pisuarı sergiye yerleştirmesiyle başlayan bu “yıkıcı kurgu”, sanatın kutsalını sorgulamakla yetinmedi. Kutsalın kendisini reddetmeye kadar giden bu tavır, zamanla alışkanlığa hatta dogmaya dönüştü. Bu dogmayı genel hatlarıyla ifade edecek olursak “ne kadar rahatsız ediciysen, o kadar yenilikçisin. Ne kadar anlamdan koparsan, o kadar sanatçısın” diyebiliriz. Bunun sonucunda sanatın içindeki “arayış” yerini tuhaf bir şekilde “alay”a bıraktı. İşte yapay zekâ da tam bu zemine adım attı ve görebildiğimiz kadarıyla da çoğu zaman modern sanatın bu tavrını taklit ediyor.
Her şey bir kenara bıraksak bile burada “alay” ve “anlam” arasında. Çünkü sanatla alay edebilmek için öncelikle onu anlamak gerekli. Bir şeyi bozmak istiyorsanız önce onu kurmalısınız. Oysa yapay zekâ, taklit ettiği kültürün ruhunu bilmiyor ve bu bilgiden yoksun durumda sadece dış biçimlere odaklanıyor. Klasik sanat ise bu noktada tam ters istikamette duruyor. Klasik sanatta hata payının değil de niyetin önemsenmesi gerçeği sözkonusudur. Bu anlamda kutsanan şey form değil içeriktir. Bizim şahsi kanaatimize göre hem Batı medeniyetinde hem de Doğu medeniyetinde klasik estetikten bahsettiğiniz zaman birbirine yakın sonuç elde edersiniz: Zaman, sabır, haysiyet ve gelenek. Hem Bach’ın bir kantatında hem de bir hattatın sülüsünde sanata duyulan içten bağlılık ve ustaca çalışmanın izlerini net şekilde görürüz. Aslında bu iki farklı gelenekte aynı özen ve adanmışlık göze çarpar. Yapay zekâ ise sahip olduğu teknolojik güç ile belki bu disiplini çözümleyebilir ama onu asla hissedemez. Çünkü yapay zekânın gözünde Rembrandt elinden çıkan muazzam bir tablo ile bir karikatür eşdeğerdir. Neden mi? Çünkü yapay zekâ özellikleri itibarıyla gölgeyi görür ama o gölgenin taşıdığı duyguyu bilmesi mümkün değildir.
Ancak bu noktada modern sanatın da kendine özgü sorumluluğu olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Şaşırtmayı yücelten yaklaşım, kimi zaman anlamı gözden kaçırabilir ve böylece makineyi sanatın merkezine odaklayabilir. Fakat burada asıl mesele içinde yaşadığımız bu çağın hızına kapılmadan sanatın gösteri mi yoksa şahitlik mi olduğu sorusunu sormalıyız. Eğer sanatı gösteri olarak görüyorsak o zaman makine bizim için hem idealdir hem de yeterlidir. Ancak gösteri değil de şahitlik olduğunu düşüyorsak o zaman durum değişir. Çünkü bu noktada bize sözü, kalbi ve hafızası olan birinin söylemesi gerekir.
Burada bahsettiğimiz aslında bir tür anlam boşluğudur. Bunu da en çok şiirde görürüz. 20. yüzyılda hem Batı’da hem de Türkiye’de, anlamdan bilinçli olarak kaçan, “anlamsızlık” üzerinden derinlik kurmaya çalışan şiir akımlarını biliyoruz. Türk edebiyatında önce Birinci Yeni anlayışıyla şiirden şairenelik kovulmuş ardından ona bir tepki olarak çıkan İkinci Yeni hareketiyle de bu kez şiir, imge üzerine yoğunlaştı ve anlamı dışlayan bir tavır gelişti. Batı’da da benzer şekilde Dadaizm akımı ve onun ardından gelen Postmodern şiir anlayışı, şiirin bir anlam taşıması gerektiği fikrini bile yıktı. Böylece şiir bir “dil oyunu”na, sanat ise bir “etki”ye dönüştü. Yapay zekâ da modern şiirde olduğu gibi, çoğu zaman yalnızca şekil ve etki peşindedir. Çünkü onun içinde gerçek anlam, duygu ya da çelişki bulunmaz.
Bakışın Ağırlığı
Kısa süre önce dijital sanat üzerine kurulu bir sergiye davet edildim. Sergiye gittiğimde girişte büyük ekranlar ve döngüsel imgeler vardı. Bu arada ışığın geometriyle dansını da yazmayı unutmamalıyım. İlk izlenimim şuydu, teknik olarak her şey gerçekten büyüleyiciydi. Renkler kusursuz, geçişler pürüzsüz… Ama o an durakladım ve bir şeyin eksikliğini hissettim. İlk önce bulamadım fakat daha dikkatle bakınca hemen buldum: Hata. Hiç hata yoktu burada. Sürpriz ve tesadüf de… Doğal olarak aklımın yanında kalbim pek de kıpırdamadı. Evet, gözüme hitap eden bir düzen vardı. Bu doğruydu. Fakat ruhuma ulaşan hikâye göremedim. Oradan eski bir resim odasına geçtim. Duvarın köşesinde, tüm yorgunluğuna rağmen dirençli şekilde bana bakan bir kadının yağlı boya portresini fark ettim. Tablo eskimişti ve yer yer üzerinde çatlaklar oluşmuştu. Ama o çatlakların arasında bir bakış gördüm. İşte o bakış beni birden durdurdu. Sanki bana değil de içime bakıyordu. O an anladım ki, sanat yalnızca bizim baktığımız bir şey değil, aynı zamanda bize de cevap veren, bizimle iletişim kuran bir şeydir. Bu yüzden bir kez daha fark ettim ki yapay zekâ görüntü üretebilir belki ama bakış üretemez.
Son Söz
Yapay zekâ ile insanlık adına önemli bir eşikten söz ediyoruz. Bu eşik, bizi bir yönüyle büyülüyorken bir yönüyle de düşündürüyor. Çünkü bakış açımıza göre sanat, insanın varlıkla kurduğu en kadim ve en kırılgan ilişkidir. Dolayısıyla bu ilişkiye dışarıdan dahil olan her yeni unsur, yalnızca üretim biçimini değil sanatın anlam dünyasını da etkiler. Bugün yapay zekâ sanat üretiminde hız, çeşitlilik ve teknik bir parlaklık sunuyor. Ancak bu parlaklığın zaman ilerledikçe sanatın asıl ışığını gölgede bırakmayacağını nereden bileceğiz?
Teknolojinin doğrudan yönlendirmediği sanatı ifade biçimi olarak değerlendiriyoruz. Oysa teknolojinin etkisiyle gelişen ve gelişmeye devam eden yapay zekâ, sanatın sadece biçimsel yönünü taklit edebiliyor. Ancak burada asıl mesele, sanatın yalnızca biçimden ibaret olup olmadığıdır. Zira sanat dediğimiz şey, biçimin ötesinde niyet, sancı ve sezgi barındırır. İşte tam da bu noktada, yapay zekânın sanatın özündeki bu derinliği ve içsel gerilimi ne ölçüde kavrayabileceği sorusu karşımıza çıkıyor.
Marcus du Sautoy, yaratıcılığın yalnızca “yeni” olanı üretmekle sınırlı olmadığını, asıl olarak eserin hangi bağlamda ve hangi niyetle ortaya çıktığını da içerdiğini söyler. Bizim tartışmamız açısından bu görüş özellikle anlamlıdır. Çünkü sanat dediğimiz şey, her zaman belirli bir ortamda ve belirli bir amaçla şekillenir.
Yapay zekâ ve etik üzerine önemli araştırmalarıyla bilinen Kate Crawford’un, “yapay zekâ, kültürel bağlamları göz ardı ederek evrenselmiş gibi davranır” uyarısını da ayrıca dikkate değer buluyorum. Çünkü sanat, insana dair olanı ve insanın acılarını, sevinçlerini, umutlarını taşıyan evrensel bir dil kurar. Bu evrensellik ise tüm insanların benzer duygulardan geçtiği ve ortak insanî tecrübelerde buluştuğu anlamına gelir. Ancak yapay zekâ söz konusu olduğunda işler değişiyor. Zira bu teknoloji, yalnızca algoritmalar ve veriler üzerinden yol alabiliyor. Böylece ne bir insanın hayal kırıklığını ne de bir insanın yeni bir fikir bulmak için çektiği zihinsel çabayı hissedebiliyor. Makine, belki haritaları tüm detayına kadar kusursuzca ezberler, fakat yolların kenarlarında bıraktığımız ayak izlerimizi ve o izlerin ardındaki kişisel hikâyelerimizi asla göremez.
Sanatın insanî derinliğini ve anlamını en yalın haliyle ortaya koyan örnekleri İslâm sanatının özünde bulmak mümkün. Bir hattatın çizdiği elif, bir neyzenin içli nefesi, bir hattın içindeki sükût… Bunların her biri, yalnızca insanın iç dünyasında damıtılan anlamlarla var olabilir. Yapay zekânın en gelişmiş hâlinde bile, bu derin sessizliğin yükünü taşıyacak ruh ya da kalp yoktur. İşte bu yüzden, sanat ve yapay zekâ arasında kurulacak ilişkinin sınırlarını belirlerken çok daha dikkatli olmak gerekir.
Bugün bazı küresel sanatçılar yapay zekâyı bir araç, yardımcı, hatta zaman zaman yoldaş olarak kullanıyor. Fakat onu bu sınırdan çıkarıp sanatın öznesi hâline getirirsek, merkezde artık duygu, niyet ve yaşanmışlık yerine işlemci, veri ve istatistik yer almayacak mı? Böyle bir durumda sanatın insanî özü yavaş yavaş aşınmaz mı? Sanat ile yapay zekâ arasındaki ilişkinin sorumluluğunun hâlâ insana, sanatçıya, izleyiciye, küratöre, düşünene ve sorana ait olduğunu bilmek ve bu bilinci taşımak zorundayız.
Yaratıcı alanlardaki bu teknolojik yeniliği tümüyle reddetmek ne kadar büyük bir yanılgıysa, onu sorgusuz sualsiz kucaklamak da bir o kadar tehlikeli. Asıl mesele, bu yeni imkânı hangi etik zeminde, hangi insanî derinlikle ve hangi kültürel bilinçle kullanacağımızdır. Bana göre, sanat gerçekten de “insanın kendine tuttuğu bir aynadır”. O aynada yalnızca yüzümüz değil, yara izlerimiz, özlemlerimiz, acılarımız, kırgınlıklarımız da görünmeli. Evet, yapay zekâ belki bu aynayı parlatabilir, görüntümüzü daha net hâle getirebilir. Ama günün sonunda, ortaya çıkan eserlere baktığımda kendimi, yaralarımı ve arayışlarımı göremiyorsam, o zaman karşımda bir ayna değil, sadece bir ekran olduğunu düşünürüm. Ve ben, insanı insana gösteren aynalara hâlâ ihtiyaç duyduğumu biliyorum.
Davut Bayraklı
YAPAY ZEKÂ VE SANAT YAZI DİZİSİ
- Transhümanizm, Yapay Zekâ ve Sanat -1
- Transhümanizm, Yapay Zekâ ve Sanat -2
- Transhümanizm, Yapay Zekâ ve Sanat -3
- Yapay Zekâ ve Sanatın Geleceği
- Sanatın Kalbine Kodlar mı Yerleşiyor? -1
- Sanatın Kalbine Kodlar mı Yerleşiyor? -2
- Kodların Gölgesinde Sanatın Kalbi ve İnsanî Derinlik

