Kodların Gölgesinde Sanatın Kalbi ve İnsanî Derinlik

Yapay zekâ ve sanat konusunda edebifikir.com için 2023 mayıs ve haziran aylarında dört yazı yazmıştık. Bu yazıların başlıkları şöyleydi: Transhümanizm, Yapay Zekâ ve Sanat 1-2-3 ve Yapay Zekâ ve Sanatın Geleceği.

Son olarak bu yazıların bir nevi devamı olarak görebileceğimiz ama konuyu daha farklı bir boyutta ve derinlikte ele alan yapay zekâ ve sanat ilişkisini irdelediğimiz iki yazıyla devam ettik: Sanatın Kalbine Kodlar mı Yerleşiyor? 1-2

Bu yazılarda da yine yapay zekâ ve sanat üzerinden insanı ve sanatçıyı odak noktamıza alarak değerlendirmelerde bulunduk. Bu yazımızda ise daha önce kaleme aldığımız 6 yazının kısa bir izahı yapıp konu hakkındaki son sözlerimizi yazacağız. Bu vesileyle de yapay zekâ ve sanat konusunu noktalamış olacağız. 

Transhümanizm, Yapay Zekâ ve Sanat” başlıklı ilk yazımızda, insanın kendini teknoloji yardımıyla aşma arzusunu merkeze aldık. Transhümanizm’in insanı biyolojik sınırlarından kurtarma, adeta tanrılaşma iddiasının, sanata nasıl yansıyacağını sorguladık. Yazar olarak, yapay zekâ destekli sanat üretiminde, insan dokunuşunun giderek silikleştiğini ve ortaya çıkan ürünlerin çoğunlukla mekanik, duygudan uzak bir nitelik taşıdığını gözlemledik. Sanatın geleneksel olarak “duygu ve anlam” üretme kabiliyetinin, algoritmalara ve robotik sistemlere emanet edilmesinin ciddi bir kimlik kaybı doğuracağına işaret ettik. Bu çerçevede “doğal insan-doğal sanat” ile “üretilen insan-üretilen sanat” arasındaki gerilimin, gelecekte sanatın mahiyetini ve değerini kökten değiştirebileceğine dair endişelerimizi ortaya koyduk. Yine bu yazımızda sanatın insana özgü sezgisel ve üretici özü olmadan, sadece teknolojik bir gösteriye dönüşeceğinin altını çizdik.

Bu serinin ikinci yazısında, sanat ile teknolojinin birlikte üretme deneyimlerine ve bu alanda öne çıkan güncel sanatçılara odaklandık. Çin asıllı Kanadalı sanatçı Sougwen Chung’un insan-makine iş birliğine dayalı performatif sanat projeleriyle, teknolojinin sanatta yeni bir çağ açıp açamayacağını sorguladık. Chung’un eserlerinde robotik kollarla gerçekleştirilen çizimler, insan hareketini taklit etmeye çalışsa da yazıda vurguladığımız gibi, bu tür iş birliklerinde bile asıl yaratıcı iradenin ve anlam dünyasının insanda kaldığına dikkat çekmeye çalıştık. Yine Mario Klingemann’ın algoritmik portreleri, Anna Ridler’in veri kümeleriyle oluşturduğu lale çalışmaları ve bizden bir isim olan genç kuşak sanatçılarımızdan Refik Anadol’un veri ve yapay zekâ destekli dijital enstalasyonları üzerinden, teknolojiyle sanatın birleşmesinin sunduğu imkânları değerlendirdik. Fakat bu örnekler aracılığıyla, sanatçının kimliğinin anonimleşmesi, sanat eserinin biricikliği ve insanî değerinin zedelenmesi ihtimalinin de altını kalın çizgilerle çizdik. Sözün özü, bu ikinci yazımızda aslında insan-makine ortaklığının sunduğu yeni olanaklar kadar, sanatı benzersiz kılan insanî cevherin kaybolma riskine karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguladık.

Bu serinin üçüncü ve son yazısında tartışmayı daha da derinleştirmek istedik ve yapay zekâ temelli sanat eserlerinin gerçekten “sanat” olarak kabul edilip edilemeyeceğini sorguladık. Klingemann’ın “hiç var olmayan portreleri”, Ridler’in makine öğrenimiyle ürettiği lale serileri ve Refik Anadol’un veriyle çalışan dijital tabloları üzerinden bu üretimlerin teknik başarılarının ötesinde insan yaratıcılığından ne kadar pay aldığını tartıştık. Transhümanist bakış açısının iddia ettiği gibi, makine destekli sanatın insana yeni ufuklar açıp açamayacağı, yoksa sanatın özündeki insanî dokunuşu gölgeleyip gölgelemeyeceği üzerinde de durduk. Yazı boyunca, teknolojinin sanata sunduğu imkânları inkâr etmeden, yine de sanat eserinin değerinin insanın duygusu, sezgisi, hayal kırıklığı ve umutlarıyla ölçüldüğüne inandığımızı da özellikle vurguladık. Ayrıca, etik, mülkiyet ve özgünlük meselelerini, yapay zekâ destekli üretimin getirdiği yeni sorularla birlikte ele aldık. Son tahlilde, sanatın insanın anlam arayışıyla bütünleşen bir faaliyet olduğuna, makinenin ise bu anlamın yükünü taşımakta eksik kalacağına inandığımızı ifade ettik.

Bu seride geliştirdiğimiz eleştirel bakış açımızı “Yapay Zekâ ve Sanatın Geleceği” başlıklı yazıda da sürdürdük. Okuyucunun da fark edeceği gibi bu yazıda, yapay zekâ ve sanatın ortaklığının geleceğe dair sunduğu umut ve endişeleri daha da ayrıntılı ele aldık. Yazar olarak, algoritmaların ve yapay zekâ tabanlı programların resim, müzik, edebiyat gibi alanlarda ortaya koyduğu ürünleri ve bu ürünlerin oluşturduğu heyecana kayıtsız kalmamak gerektiğini teslim ettik. Fakat her defasında sanatın özü olarak gördüğümüz insana özgü duygusal derinliğin ve yaratıcı sezginin, algoritmik üretimle tam olarak aktarılıp aktarılamayacağını da sorguladık. Neticede kaleme aldığımız tüm yazılara bakıldığında yapay zekânın teknik kapasitesi ne kadar gelişirse gelişsin, insanın anlam arayışı, toplumsal deneyimi ve etik sorumluluğunun sanatın merkezinde olması gerektiğini dün de bugün de savunduk. Sonuçta, yapay zekâ destekli sanat eserlerinin değerinin ve etkisinin, yalnızca teknik başarıyla değil, insan deneyiminin getirdiği derinlik ve anlamla birlikte değerlendirilmesi gerektiğine olan inancımızı da okurla paylaştık.

Edebifikir’de yayımlanan, yapay zekâ ve sanat ilişkisine dair en güncel yazımız olan ve iki bölümden oluşan “Sanatın Kalbine Kodlar mı Yerleşiyor?” başlıklı metinde ise sanat ile teknolojinin bugünkü karşılaşmasına, daha kişisel ve derinlikli bir mercekle bakmaya çalıştık. Bu yazımızın birinci bölümde, ilk olarak teknolojinin sanat alanındaki yükselişinin, sanatçının yaratıcı çabasına nasıl bir anlam yüklediğini tartıştık. Özellikle yapay zekânın artık bir araç olmanın ötesinde, kimi zaman partner, yardımcı hatta zaman zaman da “yaratıcı ortak” olarak sunulmasına eleştirel yaklaştık. Sanatın özündeki insana mahsus arayışı, hata payını, kusuru, duygusal gerilimi ve sezgisel üretimi merkeze aldık. Refik Anadol, Sougwen Chung gibi günümüzün öncü dijital sanatçılarının üretimleri üzerinden, makinenin algoritmik kusursuzluğu ile insanın hatadan ve eksiklikten doğan yaratıcılığı arasındaki derin ayrımı gösterdik. Yaratıcılığın sadece teknik yenilik değil, aynı zamanda bağlam ve niyet içerdiğine, makinenin ise anlamın, hüznün, sükûtun yükünü taşıyamayacağına işaret ettik. Yazının sonundaysa İslâm sanatının örnekleriyle insan elinin ve iç dünyanın sanat üzerindeki dönüştürücü rolünü bir kez daha vurguladık. Çünkü bizim açımızdan sanat, asıl anlamını teknolojik ilerlemeden değil insanın ruhundan ve yaşanmışlığından alıyordu.

Yazının ikinci bölümüne, modern sanatın geleneğe mesafesi ve biçim bozumunu öne çıkaran tavrı ile yapay zekânın bugünkü sanat ortamındaki rolü arasındaki benzerlikleri tartışarak başladık. Dijital sanatın ve yapay zekâ destekli eserlerin teknik mükemmelliğini kabul etmekle birlikte, bu eserlerde hikâyenin, bakışın, anlamın, yaşanmışlığın ve insanî derinliğin eksikliğini ön plana çıkararak gözler önüne sermek istedik. İzleyiciyle duygusal bağ kuran, yaşanmışlık taşıyan, sorgulayan ve arayan asıl sanatın, teknik pürüzsüzlüğe indirgenemeyeceğini belirttik. Bu yazımızda da yapay zekânın sanattaki hızlandırıcı ve dönüştürücü rolünü inkâr etmedik. Ancak sanatın özünde taşıdığı etik, niyet, hikâye ve insana özgü arayış gibi değerlerin bir makine tarafından üretilemeyeceği kanaatimizi yine koruduk. Yazının sonundaysa bu teknolojik gelişmeleri tamamen reddetmenin ya da sorgusuzca kabullenmenin iki ayrı aşırılık olduğunu, asıl meselenin insanın ve sanatçının bu yeni araçlarla kendi derinliğini nasıl koruyacağı sorusunda yattığını belirttik.

Neticede bu yazının her iki bölümde de sanatın insanî özü, anlamı ve sorumluluğu kaybolduğunda, geriye sadece teknik bir yüzey, pürüzsüz ama ruhsuz bir görüntü kalacağı sonucuna vardık. Yapay zekâ sanatın kalbine kodlar yerleştirebilir belki ama insanın kalbini ve hikâyesini onun yerine koyamaz.

Sonuç

Bugün sanatla yapay zekânın yolları, hiç olmadığı kadar sık ve karmaşık biçimde kesişiyor. Bu konuda kaleme aldığımız altı yazıda insanın yaratıcılığını, duygusunu ve anlam arayışını sanatın merkezine koyarak, teknolojinin ve özellikle yapay zekânın bu kadim alana ne tür bir meydan okuma getirdiğini sorgulamaya çalıştık. Şimdi ise geldiğimiz noktada, tartışmanın boyutunun dar bir gelecek kaygısından çok daha geniş ve derin bir insanlık meselesine dönüştüğünü düşünüyoruz. Çünkü asıl soru hâlâ cevaplanmayı bekliyor: Yapay zekâ, insanın acısı, arayışı, sezgisi ve hatası olmadan, sanatın gerçek anlamına dokunabilir mi?

Öncelikle, güncel sanat dünyasında yapay zekâ destekli eserlerin varlığı neredeyse sıradanlaşmış durumda. Yazılarımızda da bahsettiğimiz Refik Anadol’un dünya çapında sergilenen dijital tabloları, Mario Klingemann’ın hiç var olmamış portreleri ve Anna Ridler’in yapay zekâyla ürettiği lale serileri, sanatın geleneksel malzeme ve biçim sınırlarını aşıyor. Yalnızca Batı’da değil, Türkiye’de de üniversiteler, galeriler ve resmî kurumlardan bağımsız olarak bir araya gelen sanatçı grupları ve atölyelerin, yapay zekâyla üretilen sanat işlerine gittikçe daha fazla yer verdiğine tanık oluyoruz. Son iki yıl içinde, Amerika ve Avrupa’da düzenlenen büyük sanat fuarlarının hemen hepsinde, “AI-Art” ya da “Machine Creativity” başlıklı sergiler göze çarpıyor. Hatta 2024’te, OpenAI’ın Sora ve Google’ın Gemini platformlarının ürettiği video, resim ve müzikler sanat piyasasına girdi. Yapay zekânın sadece üretici değil, “yaratıcı özne” gibi sunulmaya başlandığına şahit olduk.

Bütün bu gelişmelerin karşısında sanat dünyası da kendi içinde ciddi bir tartışmaya sahne oluyor. Kimileri yapay zekânın insan yaratıcılığına yeni kapılar araladığını, sanatçıyı veriyle, algoritmayla, yeni medya araçlarıyla zenginleştirdiğini iddia ediyor. “Teknolojiyle üretilen sanat, insanlığın yeni çağını temsil ediyor.” diyenler şu an için çoğunlukta. Hatta bazı galeriler, eserleri “AI-Authored Art” (yapay zekâ tarafından üretilmiş sanat) etiketiyle satışa sunarken, Amerika ve İngiltere’de bazı sanatçılar ise “AI-Free Art” (yapay zekâsız sanat) hareketi başlatıyor. Bu akımın savunucuları, insana ait olmayan bir niyetin ve duygunun, ne kadar mükemmel teknikle üretilirse üretilsin, sanatı insanın özünden uzaklaştıracağını öne sürüyor.

Güncel akademik tartışmalarda da benzer eleştiriler öne çıkıyor. Mesela Oxford Üniversitesi’nden Marcus du Sautoy, yapay zekânın yaratıcılık konusunda “niyet” ve “bağlam” eksikliğini vurguluyor. Berlin Sanat Üniversitesi’nden (UdK Berlin) Hito Steyerl ise yapay zekâ ve sanat ilişkisini eleştirel bir bakışla inceliyor. New York merkezli AI Now Institute’ta çalışan Kate Crawford ile Rutgers Üniversitesi’nden (New Jersey) Ahmed Elgammal ise, yapay zekânın kültürel kodları ve toplumsal hikâyeleri yeterince içselleştiremeyeceğine dikkat çekiyorlar.

Sanatçının üretim sürecine daha yakından bakınca, insanı sanatın merkezine koyan asıl şeyin teknik başarı değil de hata yapma cesareti, duygusal derinlik ve sonsuz bir arayış olduğu daha belirginleşiyor. Sanat; insanda sükûtu, zaafı, kriz anını, neşeyi, umut ve hayal kırıklığını bir araya getiren çok katmanlı bir süreçtir. Makinenin algoritmik mükemmeliyeti, insandaki kusurun, eksikliğin, sezginin ve arayışın yarattığı o beklenmedik sıçramanın yerine geçemiyor. Zaten bugünkü tartışmanın merkezinde de bu yok mu? Sanat, mükemmellikte değil, çoğu zaman yanılmada ve arayışta saklıdır. Kısa bir süre önce gerçekleştirilen bir çalışmada, yapay zekâ destekli müziklerin dinleyici üzerinde “takdir ve merak” duygusu uyandırsa da insan besteciler kadar “duygusal bir yakınlık” ve “anlam” hissi oluşturmadığı gösterildi. Görsel sanatlarda da durum çok farklı değil. İzleyici, yapay zekâyla üretilen bir eseri teknik olarak hayranlık verici bulsa bile, çoğu zaman onun ardında bir yaşanmışlık, bir hikâye, bir kırılganlık arıyor. Yani sanatçının kişisel belleği, niyeti ve yaşadığı çağın ruhu, çoğu yapay zekâ üretiminde bariz şekilde eksiklik olarak hissediliyor.

Bu meselenin bir başka boyutu da yapay zekâ ile üretilen sanat eserlerinin otantiklik, mülkiyet ve etik bakımından ortaya çıkardığı yeni sorunlar. Telif hakları, eser sahipliği, hatta “Yapay Zekâ (AI) tarafından üretilmiş sanat” etiketiyle satılan işler sanat piyasasında tartışma konusu olmaya devam ediyor. Amerika ve Avrupa’da son dönemde bazı müzeler, yapay zekâ ile üretilmiş eserlerin koleksiyonlara alınmasında insan sanatçının sürece olan katkısını şart koşuyor. Ayrıca bazı çağdaş sanat eleştirmenleri, “AI-Art” (yapay zekâ tarafından üretilmiş sanat) kavramının hızla yaygınlaşmasının, sanatın anonimleşmesine ve ortak hafızadan kopmasına yol açacağını düşünüyor. Bu noktada, sanatın estetik bir obje olmasının yanısıra bir toplumsal hafıza ve insan deneyimi alanı olduğu vurgusu önem kazanıyor.

Peki, bundan sonrası için ne söylenebilir? Bize göre, sanat alanında yaşanan bu teknolojik dönüşüm, insanın ve sanatçının rolünü tamamen ortadan kaldırmayacak. Aksine, insan sanatçı kendi derinliğini, niyetini ve hikâyesini merkeze koyabildiği sürece, teknolojik araçlar da onun imkânlarını zenginleştiren vasıta olmayı sürdürecek. Fakat asıl risk, sanatın insanı anlatan, ona seslenen, insanî arayış ve krizleri taşıyan tarafının gölgelenmesinde.
Yapay zekânın sanat üretiminde ortaya çıkardığı hız ve çeşitlilik, her geçen gün etkileyici sonuçlar veriyor olabilir. Fakat bir gün, herkesin ortak bir duyguyla buluşabildiği, kişisel hikâyelerimizi, yaşanmışlıklarımızı, acı ve sevincimizi taşıyan eserler üretebilmek için hâlâ insana, yani arayan, yanılan, özleyen, bekleyen o yüreğe ihtiyaç duyacağız.

Bütün bu tartışmanın sonunda, hâlâ inanıyoruz ki, yapay zekâ ne kadar gelişirse gelişsin, sanat asıl anlamını insana, insanın sonsuz arayışına ve derinliğine borçludur. Sanatçının eli titrer, sesi çatallanır, hayali dağılır, umudu kırılır fakat işte tam da orada, insanın yitirdiklerinde ve yeniden bulduklarında sanatın asıl özü belirir. Kodlar belki sanatın kalbine girebilir ama insanın kalbini ve hikâyesini asla tam anlamıyla sahiplenemez.

Davut Bayraklı


YAPAY ZEKÂ VE SANAT YAZI DİZİSİ

  1. Transhümanizm, Yapay Zekâ ve Sanat -1
  2. Transhümanizm, Yapay Zekâ ve Sanat -2
  3. Transhümanizm, Yapay Zekâ ve Sanat -3
  4. Yapay Zekâ ve Sanatın Geleceği
  5. Sanatın Kalbine Kodlar mı Yerleşiyor? -1
  6. Sanatın Kalbine Kodlar mı Yerleşiyor? -2
  7. Kodların Gölgesinde Sanatın Kalbi ve İnsanî Derinlik

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir