Depoda Bir Delik Açmak

Bir arkadaşımla hararetli bir konuşmanın içindeydik ki, mekâna Yakup Ferdi Mehrekule girdi. (Adını özellikle anıyorum, belki ileride bunun nedenini açıklarım.) Yanıma yaklaşır yaklaşmaz, “Cüneyt Abi, yeni çıkan kitabını imzalayıp sana gönderdi. Çok selamı var” dedi. Kitabın üzerine elimi koyup, şimdi hatırlayamadığım birkaç söz geveledim. Galiba karşımdaki kişinin ve sürmekte olan sohbetin etkisinden henüz çıkamamıştım.

Boşluk da Resme Dâhil kitabını biraz kurcalayıp eve götürdüm. Masamın üzerine bıraktım. Ardından aklıma Cüneyt Dal’ı arayıp teşekkür etmek geldi. Bu düşünceyle, kapağının sarılığı hayli cafcaflı olan kitabı bir kez daha karıştırdım. Gerçekten de kapağı parlak, hatta iddialı bir sarıya sahipti. Oysa Cüneyt Dal’ın kendisi gibi yazdıkları da hüzünlü bir sarıya benziyordu. En azından ben öyle anlıyorum. Belki de bunun sebebi, onu daha çok yazılarından tanımış olmamdır. Kendisiyle birkaç kez yan yana gelmiş olmam da bu kanaatimi değiştirmedi. Sanki, bütün o konuşkanlığının, insana tüm dikkatiyle yönelip, sayısız güzel şeyler anlatışının arkasında hep -dilsiz bir ırmak gibi- gizli bir hüzün akıp gidiyor. Bilmiyorum, belki de ben abartıyorum. Ya da kendi içimde dönen hüzünlü şarkıya herkesi ve her şeyi dâhil ediyorum. Belki de bu yüzden şen bir kadın kahkahası bile bana yapmacık geliyor. Sanki onun bile içi kan ağlıyor.

Ertesi gün, hâlâ Cüneyt Dal’ı aramamıştım. Onu arama düşüncesi, aklımdaki diğer düşüncelerin yanından; yolda arabayla giderken arkadan gelip bizi geçen ve gözden kaybolunca unutulan bir araba gibi, geçip gidiyor ve unutuluyordu.

Bir sonraki gece, odamın ortasında bir süre dönüp durduktan sonra teşekkür meselesini kesin olarak halletmeye karar verdim. Bu kez de aramakla mesaj atmak arasında tereddüt ettim. Belki müsait değildir, belki o an telefonu açmak istemez diye düşünerek mesaj atmayı tercih ettim. Saat gece üçe geliyordu… Yaklaşık yirmi dakika sonra cevap yazdı.

Gönderdiğim mesajda, imzalı kitabı için teşekkür etmenin yanı sıra, aklıma nereden geldiğini bilmediğim birtakım düşünceleri de paylaşmıştım. Mesajım şöyleydi: “Ben kendimi bir depoya benzetiyorum. Bazen bir renk, bazen bir ses ya da bir fotoğraf yahut ince bir duygu, bu deponun duvarında küçük bir delik açıyor. Sonra o delikten elimi uzatıp içeriyi kurcalıyor, bir şeye benzettiğimi çekip çıkarıyorum. Bu bazen bir hikâye, bazen bir deneme, bazen de hiçbir şeye benzemeyen bir şey oluyor. Neyse, uzattım.”

Cüneyt Dal ise verdiği cevapta, “Betimlemeni çok beğendim. Lütfen buradan bir yazı çıkar.” demişti. İşte bu yazının hikâyesi: Cüneyt Dal’ın mesajı deponun duvarında bir delik açtı!

Asılıyorum bakayım daha ne çıkacak?

Tabii deponun delinmesi, yazarın elini bilmediği bir yere sokup kurcalaması, oradan ele avuca gelir bir şey çıkarması yetmiyor. İşin asıl zor tarafı depodan güç belâ çıkardığın şeyi Sulhi Ceylan’a beğendirmek. Allah affetsin, Sulhi abiyi bazen Anadolu kasabalarında dövüş sporları salonu açan adamlara benzetiyorum. Sanki bütün kasabalıyı sırayla tokatlamak için karate salonu açmış gibi duran bu adamlar nasıl ki adam dövmekten haz alıyorlarsa, acaba Sulhi abi de önüne gelen yazıyı reddetmekten mi hoşlanıyor diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü ondan yediğimiz reddiyeyi Mutezile ricâli yememiştir. Yazımın başında adını andığım Yakup Ferdi Mehrekule de bu korkudan olsa gerek yazmaya hevesi ve kabiliyeti olduğu halde, “gönderdiğim yazılar reddedilir” korkusuyla Edebifikir’e yazı göndermiyor. Bence korkacak hiçbir şey yok. İnsan bir kere yola çıkmaya görsün, Sulhi abi onun kolunu kanadını kırar, dalını budayıp, tüyünü yolar; en nihayetinde ortaya tertemiz bir piliç çıkar!

Bu arada Cüneyt Dal, yeni çıkan Boşluk da Resme Dâhil kitabını imzalarken, bana “Yazar…” diye hitap etmiş. Açıkçası hâlâ kendimi bir yazar olarak göremiyorum. Edebfikir’in yazarlar kısmında bile herkesin ismi alfabetik sıraya göre yazılmışken ve Sulhi abi kendi ismini nezaketen -veya biricik editörümüz olduğu için- en alta yazdığı halde benim ismim onun da altında yer alıyor. Bazen acaba yazar kadrosundan çıkarıldım mı korkusuyla siteye girip bakıyorum. Çünkü ismim orda her an, uzaya fırlatılan bir uydunun kıçından kopacak parça gibi duruyor. Bazen sırf onun hatırına bir yazı yazmak istiyorum fakat olmuyor. Çünkü bu niyet depoda bir delik açmaya yetmiyor!

Tahir Tarık Balıkçı

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • kübra , 17/12/2025

    yazarların kişisel deneyimleri ve tecrübeleri bu siteye başka bir hava katıyor. spontane ve doğallık akıp gidiyor. okuması ise çikolata yemiş gibi haz veriyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir