Rahmi Eray: “Bazen insanlar dönüp gelecekleri kapıyı kendi elleriyle kilitlerler.”

Yazının ilk neşri için girizgâh:

Hüseyin Yorulmaz hoca son yıllarda biyografik kitaplar hazırlıyor, yazıyor. Bu kitaplardan birini de Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin yayınları arasından çıkardı: “Rahmi Eray için Hüsnü Şehadet”. Kitabın okuyucuya takdimi için tertip edilen bir sohbet içtimaına davet edildim. Böylesi programlar çoğu kere kayda alınmaz. Herkesin elinde ses ve görüntü kaydetme imkânı olduğu hâlde birçok kişinin aklına kayıt almak gelmez. Umuma açık, arşivlenmeye matuf böylesi programları Süheyl Ünver’in niyeti ve gayretine benzer bir şekilde kaydetmenin gerekli olduğuna inandığım için böylesi konuşmaları, sohbetleri kaydederim. Bu konuşmayı da kaydettim. Konuşma Kahramanmaraş’ta, Tanrıverdi Camiinin altına açılmış bulunan Diyanet Kitabevi’nin küçük bir salonunda 11 Nisan 2026 Cumartesi yatsıdan sonra 20.30’da başladı. Kahramanmaraş üzerine araştırmaları, kitaplarıyla tanıdığımız Serdar Yakar’ın sunumuyla Hüseyin Yorulmaz hoca Rahmi Eray’ı ve hakkında çıkan kitapları tanıttı. Konuşmanın sonuna doğru Mustafa Kök hocamız hemşehrisi ve hakkında iki yazı kaleme aldığı Rahmi Eray için söz aldı ve 15 dakika kadar konuştu. Mustafa Kök’ün konuşmasında Rahmi Eray’ın “Adnan Menderes’ten sonra lider olacağına” dair bir beklentiden söz etmesine bir bellik koydum. Benim anladığım kadarıyla tarih, “olan” şeylerden ibaret değil. “Olması umulan” şeyler de aslında bize bir tarih vermektedir. Dedikodunun, söylentinin gerçeklik değeri itibarıyla değil de doğduğu ortamdaki insanların psikolojisini vermesi itibarıyla bir bilgi değeri taşıması gibi değerlendirebiliriz bu “olması umulan”ları. Hem Hüseyin Yorulmaz’ın hem Mustafa Kök’ün konuşması güncel ve tarihî göndermeleriyle bu meselelerin alâkalısı kimseler için kıymeti olduğunu sanıyorum. Bu konuşmayı, haber metni hâline getiren gazeteler, haber siteleri konuşmanın nerede, ne zaman, nasıl bir topluluk karşısında yapıldığına dair hiçbir şey yazmamışlar. Çünkü onlar, belediyenin basın yayın dairesinden gelen bülten metnini, yaptıkları anlaşma için “kopyala – yapıştır” yöntemiyle alıp kullanıyorlar. Ben şimdi bu metinle hem gazetecilerin yapmadığı haberciliği yapmış, hem de belediye kamerasına kaydı geçen programın arşivde onlarca yıl bekleyip kaybolmasından konuşmayı kurtarmış oluyorum. Konuşmayı dinleyenler arasında ismen veya şahsen tanıdığım kimseler şunlardı: Hikâyeci Hasan Keklikci, Şair Mustafa Köneçoğlu, Mesut Serdar, Harun Kadıoğlu, Ali Avgın, Hanifi Yılmaz, Doğan Arık. Son not: Maalesef konuşmanın başına yetişemediğim için Hüseyin hocanın konuşmasının baş tarafından, kaç dakika tuttuğunu bilemediğim bir eksiklik var. Köşeli parantez içerisindeki ifadeler bana ait, bunları konuşma dili ile yazı dili arasındaki mesafeyi kapatmak için kullandım. Birkaç dipnot var, onlar da bana ait. Yazıda kullanılan fotoğraflar Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin internet sitesinden alınmıştır.

***

Sohbet kaydının ikinci neşri için girizgâh:

Aşağıda kaydını bulacağınız sohbet kaydını Edebifikir’de neşretmiş fakat Mustafa Kök hocamızın talebi üzerine kaldırmıştık. Hoca, metni görünce beni aramış sitemkâr bir şekilde eleştirilerini sıralamıştı. Hocayı rahatsız eden, temelde, konuşmanın kâğıt üstündeki boşluklu, talaşlı, pürüzlü hâliydi. Konuşmanın akışıyla yazının selaseti birbiriyle örtüşmez ve böylesi durumlarla karşılaşırız. Hocaya göre bunları kusur saymak gerekiyordu, bilhassa kendi konuşmasını epeyce redakte etmiş oldu. Kendisi bu redaktesini göstermek üzere de yukarıdaki ilk girizgâha şu cümleyi eklemeyi teklif etmişti: “Mustafa Kök Hoca ise, yayınladığımız önceki metni baştan aşağı yeniden gözden geçirerek kendi üslûbunca düzene koydu.”

Ben hocanın tercihlerini, redaksiyonunu büyük ölçüde koruyarak metni bir son okumaya tabi tuttum ve bu ikinci neşir için girizgâhı yazdım. Mustafa Kök hocamızın redaksiyonuyla bilhassa sohbetteki kendisine ait kısımlar daha çok bilgiyle donanmış oldu. Fakat bana kalırsa hoca siteminde bir ölçüde haklı olsa bile sohbet metni bu hâliyle hocanın Rahmi Eray ile ilgili yazdığı metinlerden pek farkı kalmadı. Zaten Rahmi Eray ismini görüp internetten, kitaplardan biraz karıştırmak isteyen Mustafa Kök imzasıyla karşılaşacak ve o metinleri okuyacaklardı. Sohbet metninin eski hâli biraz düzenlenip bırakılsaydı biz en azından Rahmi Eray’ın nasıl hatırlandığını, hafızalara ilkin hangi özellikleriyle geldiğini görmüş olacaktık. Açıkçası bu hâliyle sohbet metni benim nazarımda cazibesini kaybetti. Fakat en azından Rahmi Eray’la tanışmamış, onu hiç bilmeyen Edebifikir okurları için bu metin cazibeli, cerbezeli sayılabilir. Bu iki girizgâh metniyle de Edebifikir’in mutfağından bir neşveyi okuyucuya sunmuş olduk, bunun da bir kıymeti var. Eskiden sokakta, çay ocaklarında gördüğümüz Edebifikir’in o eski taşkın ve her an bir dal tütün uzatacakmış gibi teklifsiz hâlinden bir nostalji meltemi getiriyor. Bilmem hatırlayan kaldı mı o eski “nümayiş” yazılarını, “Edebifikir Haber Ajansı” metinlerini?

(Mehmet Raşit Küçükkürtül)

***

Hüseyin Yorulmaz: (…) 1996, 97, 98’de [Orhan Okay] hoca ile birlikte çalıştık. O notlarım arasından hocanın konuşmalarını 100-150 sayfa hâlinde yazdım. Hocaya dedim ki: “Hocam, bu konuşmaları derledim, notları kitap olarak yayınlamak istiyorum, Orhan Okay biyografisi olarak.” “Hüseyin,” dedi “ben hayattayken yapma.”

Yani o kadar mütevazı bir insan… Kendisi hayattayken  “böyle bir çalışmayı yapma” dedi.

Tabii aradan [epey zaman geçti] hoca 2017 yılında vefat etti. 2021 yılında “Sadeliğin İhtişamı: Orhan Okay” diye bir biyografi yayınlandı, Şule Yayınları’ndan çıktı. İsmail Kara -bilen bilir- “Her kitabın bir kaderi vardır.” derdi. Kendisiyle Dergâh Yayınları’ndan -bundan 40 sene önce- tanışıklığımız var. Hiç unutmuyorum bu sözünü. Gerçekten de her kitabın bir kaderi vardır. Biraz önce Orhan Okay’ın üzerinde nüfuzu olan, ağırlığı olan insanlardan bahsettik ya, Celal Hoca’yı da 2011 yılında biyografisini hazırladım, o da yayınlandı. Abdülaziz Bekkine Efendi’yi çok çalışmak isterdim. Fakat kaynak az. Yani hoca ile ilgili aynen Rahmi Eray gibi bir efsane var ortalıkta fakat kayda geçmiş, yazıya geçmiş fazla bir şey yok.

Bundan 6 ay önce… Şu anda Bakan Yardımcısı, Milli Eğitim Bakan Yardımcısı Nazif Yılmaz… O benim Celal Hoca kitabını okumuş. “Hocam, Mehmet Zahit Kotku’yu da bu şekilde anlatır mısın?”. Yani gençlere roman tarzı, biyografi tarzı kitaplar gidiyor, okuyorlar dedi. Ben dedim ki “Abdülaziz Efendi’yi çalışmak isterdim ama bunu hiç düşünmemiştim.” “[Öyleyse] iyi, bir önceki, aynı tarikat silsilesinin bir önceki şeyhi de Abdülaziz Efendi’dir, ikisini beraber harmanlarsınız” dedi.

Gerçekten o da aklıma yattı, şimdi 5-6 aydan beri Mehmet Zahit Kotku biyografisine çalışıyorum. Hocanın, Hocaefendi’nin müritleri, onu tanıyan akademisyenler, değişik kişilerle görüşüyorum. Mesela dün, cuma günü Nevzat Kor’la görüştüm İstanbul’da. Ondan önce Cevat Akşit’le… Hocaefendi’nin isminin yayılmasında öncü rolü oynayan kişilerden bahsediyoruz. Neyse geliyorum konuya: Orhan Okay üzerinde etkisi olan, hocayı etkileyen kişiler, onlardan biri de Rahmi Eray’dır. Hani Mehmet Akif’in bir sözü var: “Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir?” Mehmet Akif de sessiz yaşadı ama onu şu anda Türkiye’de herkes biliyor, İstiklal Marşı’nın şairi olarak. Rahmi Eray da sessiz yaşadı ama onu dostları, onun üzerine yazı yazan insanlar, makale kaleme alan kişiler tanıttı, bugüne getirdi.

Biraz önce Serdar Bey de bahsetti: 1960 yılında üç kişinin makalesi var şurada [önündeki kitaba işaretle] Rahmi Eray’ı anlatan. Bir etkinlik oluyor ölüm yıl dönümünde, 1960 yılında yayınlandı bu. 1992 yılında biraz daha genişliyor bu, 32 sayfalık iki formalık bir kitapçık, broşür diyebileceğimiz. İsmail Dayı’nın, Ferruh Bozbeyli’nin yani Rahmi Eray’ı, Rahmi Abi’yi yakından tanıyan insanların kaleme aldığı yazılar. 60’tan 92’ye kadar bak aradan ne kadar süre geçmiş. 92’den sonra Dergâh Yayınları’nın sahibi Ezel Erverdi 2000 yılında “Elbistanlı Rahmi Eray” diye bir kitapçık çıkardı. Bu da aşağı yukarı 120 sayfalık bir kitap. Ezel Abi’yi ben 40 yıldan beri tanırım. Bu kitabı hazırlarken Elbistan’a geldi. Fatih Göktuğ [ve] birtakım dostlarıyla beraber araba tuttular. Rahmi Eray’ın doğduğu evi, akrabalarını, yakınlarını ziyaret ederek adeta iğneyle kuyu kazarcasına Rahmi Eray’ı biraz gün yüzüne çıkaran… Eğer biz bugün burada Rahmi Eray’ı anıyorsak, anlamaya çalışıyorsak bunun geri planında Ezel Abi’nin, Ezel Erverdi’nin vefası var.

Onun dışında 2019 yılında, 2000-2019 aradan 19 sene geçtikten sonra “Milliyetçilerin Ağabeyi Rahmi Eray” kitabını yine Dergâh Yayınları ve Ezel Abi çıkardı. Burada biraz daha genişletildi, değişik kişilerden yazı alındı, böyle bir kitap ortaya çıktı. Bu da 184 sayfa. En son Doğan [Duran] Bey, bizim Kültür İşleri Daire Başkanı; “Hocam Rahmi Eray’la ilgili bir çalışma yapmak istiyoruz.” [diyerek] “Dergâh’tan çıkan kitabı olduğu gibi değil de ona ilave birtakım yazılar da bulalım.” [teklifinde bulundu].  Gerçekten benim de aklıma yattı,  Rahmi Eray’la ilgili böyle bir çalışma ortaya çıktı. Bu da 224 sayfalık bir çalışma oldu. Buradaki yazılara ilaveten onun dışında 5-6 kişiden yazılar toplayarak, basında yer almış yazıları bir araya getirerek böyle bir çalışma yaptık.

“Nasıl bir sevgi halesi oluştu?” dedim. İşte sevgi halesinin oluşmasında Rahmi Eray’ın bu dostlarının yazdığı bu yazılar, kendisinin samimiyeti, insanlarla ilgilenmesi… Rahmi Eray’ı ben aklıma getirdiğim zaman bu kişinin benzeri kimler olabilir diye düşünüyorum. Fethi Gemuhluoğlu bunlardan biri. Yani insan yetiştirme, insana önem verme, öğrencilerin elinden tutma. Fethi Gemuhluoğlu bir vakfın başkanı İstanbul’da, benim ağabeylerimden ondan burs almayan insan tanımıyorum ben. Onların elinden tutmuş, yetiştirmiş, kitap okumalarını sağlamış, hele hele [eli] kalem tutuyorsa, bir şairse, bir yazarsa mutlaka onun dünyasına giren bir insan.

Başka, Rahmi Eray deyince kim akla gelir? Erdem Bayazıt akla gelir. Erdem Bayazıt ortaokulda benim öğretmenimdi, Maraş’ta ortaokulda. Daha o yıllarda bile, daha orta 2 orta 3. sınıfta… [Kendisi] kütüphanede müdürlük yapardı. Müdürlük yaparken yazları İstanbul’dan gelen öğrencileri yönlendirir, kütüphaneden kitap verir, şiir yazarsa o şiirleri eleştirir; iyidir şöyledir, bunu şuraya gönder şu dergiye gönder şeklinde… Yine hatırlıyorum ben yazları Rasim Özdenören geldiği zaman, Cahit Zarifoğlu geldiği zaman orada öğrencilerle buluştururdu.

Böyle bir sevgi halesinin oluşmasında bu ağabeylerimizin emeğir var. Sadece işte 1970’li, 80’li yıllar değil; benim lisedeki öğrencilik yıllarım 75, 76, 77, 78… Neyse, onlardan önce bunu başlatan Rahmi Eray’dır aslında. Zaten 40 yıllık bir ömrü var; 1918-1958. O kadar kısa süre içerisinde o kadar insana dokunmuş ki böyle bir efsane bir isimle karşı karşıyayız. Büyükşehir Belediyesi’ne de teşekkür ederim böyle bir ismi, böyle bir kitabı yayınlayarak daha geniş kesimlere duyurduğu için.

Serdar Yakar: Teşekkürler. Ezel Erverdi’nin de dile getirdiği bir soru var kitaplarda yer alan. Aynı soruyu size sormak istesek… “Rahmi Eray’ı tanıyanlar ve sevenler, onun dairesi içinde bulunanlar bir topluluk olabildiler mi? Onun en büyük eserleri sevenlerine bıraktığı hatıralar veya sarf edilmiş sözleri ve hareketleri mi? Ondan feyz aldığını söyleyenler onu anlayabilmişler mi? Tek tek tanıdığımızda bugünkü toplumda gerçekten mükemmel insanlar olarak karşımıza çıkan isimler, tesbihin dağılmış taneleri gibi o günleri hoş havası bittikten sonra hayatın esiri olup pragmatik yollarla yürümeyi mi tercih ettiler yoksa güçleri mi yetmedi?” Bu Ezel Erverdi’nin sorusu, Ezel Bey’in sorusu.

Hüseyin Yorulmaz: Şimdi Rahmi Eray’ın yaşadığı yıl[lar] 1950’li yıllar. Yani düşüncelerini birtakım derneklerde, Milliyetçiler Derneği’nde, İstanbul Kültür Ocağı’nda düşüncelerini gençlere duyurduğu yıl[lar], 1950’li yıllar. Dolayısıyla bir 10 yıl diyelim hadi, 40’lı yılların sonu 50’li yıllar ölene kadar. Zaten son yıllarında yatağa mahkûm olarak kalmıştı, bu tür düşüncelerini evine gelen kişilerle dostlarıyla paylaşırdı.

O isimler biraz önce ismi geçti, Orhan Okay hocanın en yakın talebelerinden biri. Yani rahle-i tedrisinden geçmiş değil yani düşünce olarak onun tefekkürüne yakın kişilerden biri. Ferruh Bozbeyli biliyorsunuz kendisi Maraşlı, daha sonra parti liderliği yapmış. Erdem Bayazıt’ın 2000’li yıllarda “Dört Mevsim Maraş” diye İstanbul’da çıkardığı bir dergi var. O dergide kendisi de Maraşlı avukat Mustafa Vahdet Sürücü’nün uzun bir konuşması var. Rahmi Eray’ı onun kadar ayrıntılı teferruatlı -bir kısmını buraya aldım onun- anlatan başka bir yazı yok. Çünkü Rahmi Eray’ın yanında bulunmuş, onun yatağa mahkûm olduğu için birtakım ihtiyaçlarını kendisi karşılamış bir kişidir.

Çok hatıraları var Ferruh Bozbeyli’nin. Sen dedin ya orada 1950 şartlarını dikkate almak gerekiyor. 1950-51’li yıllar mesela Demokrat Parti’nin geldiği, iktidara geldiği ama muktedir olamadığı yıllardır. 1951 yılında İmam Hatip okulları açılıyor, açıldıktan sonra kapanması için bürokrasi elinden gelen her şeyi yapıyor ama bir kere açılmış devam ediyor, o ayrı bir şey. Yine 1951 yılında bu İmam Hatip okullarının açılmasının en büyük faillerinden biri Mahmut Celalettin Ökten’dir. İki sene, iki buçuk sene İstanbul İmam Hatip’te müdürlük yaptıktan sonra görevden alıyorlar. Çünkü Talim Terbiye Kurulu, Milli Eğitim’in bürokrasisi bu okulları açtığına pişman oluyor ama kapatamıyor da iktidarda Demokrat Parti olduğu hâlde. Hani bir söz var: “İktidar oldu ama muktedir olamadı.” 1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidara gelmiştir, halktan 400 milletvekili oyunu almıştır ama kılcal damarlara hâkim olamadığı için bir şey yapamıyor. Bunu biraz da o şekilde izah edebiliriz.

Rahmi Eray müthiş bir ayrıntı avcısıdır. İnsan yetiştirir, dokunur ve onları hayatı boyunca etkiler. Mesela Yücel Çakmaklı diye bir isim var, sinemacı olarak biliyoruz. Rahmi Eray’ın yanına gelip gidermiş bu [kişi]. Ferruh Bozbeyli anlatıyor -biraz önceki dergide bahsettiğim: Kemal isminde bir işadamına [ricayla] Yücel Çakmaklı’ya burs bulmuş. Anadolu’dan gelmiş fakir bir çocuk, burs bulmuş. Sonra Yücel Çakmaklı’ya burs veren kişi Kemal -soyadını bilmiyoruz sadece Kemal olarak geçiyor- “Abi,” demiş “ya bu tavassut ettiğin bir genç var ya, Yücel Çakmaklı, ya çantasına bakıyorum afişler var işte havaalanına gidiyor falan dünyanın bir yerinden gelmiş artistler var, onların fotoğrafını çekiyor falan. Ya iyi mi ettik kötü mü ettik?” demiş. Rahmi Abi de [cevaben] “Paşa paşa, ne verdik ki ne istiyoruz?” demiş.

Düşünebiliyor musun 1956-57 yılında Rahmi Eray’ın elinden tuttuğu o kişi, Türkiye’de milli sinemanın kurucusudur. Televizyonda Osmancık dizisi oynadı 1980’li yıllarda, 4. Murat oynadı, Küçük Ağa oynadı, Minyeli Abdullah oynadı, Oğlum Ayşe Kızım Fatma birtakım filmler vardı o zaman. Yani millî sinema dediğimiz sinemanın kurucularından biri. Bu insan 1975-90 arasında… Maraş’ta da “Sahibini Arayan Madalya” filmini… Mesela onu da Yücel Çakmaklı yapmıştır. İşte bu insanların elinden tutan biri. Sadece bir tanesi… Orhan Okay diğeri, Ferruh Bozbeyli bir başkası, Gökhan Evliyaoğlu bir diğeri vesaire.

Yine biraz önce bahsettiğim Mehmet Zahit Kotku çalışması vesilesiyle bahsettiğim o Nevzat Kor’la görüştük dün. Nevzat Kor çok ayrıntılı bir şekilde üzerinde durur Mehmet Zahit Kotku’nun. Rahmi Eray’a mesela Recai Kutan, Korkut Özal; bunlar o zaman mühendis grubu, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okuyorlar. Kültür konularında, roman konusunda, doğu kitapları, batı kitapları, klasikler, onları okuma konusunda Rahmi Abi bir seminer veriyor. O seminere çağırıyor, onları yönlendiriyor. Karakterleri işte Raskolnikov falan işte Karamazov Kardeşler, oradaki karakterlerin bir karşılaştırması bir tahlil edişi bir analiz edişi var; mesela Orhan Okay da anlatıyor onu, “Onu hiç kimse yapamazdı.” diyor.

İşte Recai Kutan hatıralarında bahsediyor: “Bir gün,” diyor “tamam bu kültürle ilgili sanatla ilgili tarihle edebiyatla ilgili sorularımıza Rahmi Abi çok iyi cevap veriyor ama içinden çıkamadığımız dini konularda sorularımız oluyordu, zihnimizde istifham uyandıran soru işaretleri uyandıran sorularımız oluyordu.” diyor. Rahmi Abi demiş ki: “Buna ben cevap vermeyeyim ama sizi bir Hocaefendi’ye götüreceğim.” İstanbul’da Zeyrek’te Mehmet Zahit Kotku’ya götürüyor. Düşünebiliyor musunuz o insanların zihninden geçen sorulara cevap veriyor, veremediklerini daha bu işin ehli kişilere yönlendiriyor.

Böyle bir insandan bahsediyoruz. İşte Nevzat Kor da biraz önce bahsettiğim onlardan biri. Rahmi Abi’ye gelip birtakım sorulara cevap alamayınca daha sonra Mehmet Zahit Efendi’ye gidiyorlar vesaire. İşte 1950’li yıllarda böyle bir atmosfer böyle bir ortam vardı. Bunun en önemli figürlerinden en önemli faillerinden biri de hiç şüphesiz Rahmi Abi’dir. Yine o dönemin hatıra kitaplarını okuduğumuz zaman Rahmi Abi unutulmayan simalardan biridir. İşte 60’lı yıllarda yaşayanların çoğu bilirdi. 70’li 80’li yıllarda yaşayan gençler unutmuştur. Hele günümüzde Rahmi Eray deyince insanlar çok da bir şey hatırlamıyor. İşte bu kitabın böyle bir çalışmanın yayınlanmasıyla insanlar inşallah yeni nesiller de yeni kuşaklar da Rahmi Eray’dan haberdar olur diye umuyorum.

Serdar Yakar: Nurettin Topçu merhum kitabında diyor ki: “Rahmi Eray bir din adamı değildi, lâkin varlığıyla hareketleriyle âdeta bir merhamet ve şükür abidesiydi. Tespihi çok, ibadeti bol değildi, lâkin her hâli dua her sözü tespih oldu. Etrafını çeviren gençlere devamlı sistemli bir şekilde karakter aşısı yaptı.” diyebilir miyiz Rahmi Eray için?

Hüseyin Yorulmaz: Evet, şüphesiz yani bu kadar insan, o dönemin gençleri, daha sonraki yılların hocaları, iş adamları diyebileceğimiz kişiler etkilediğine göre öyle bir karakter aşısı yapmıştır. Şimdi biraz önce bahsettik, Ezel Erverdi ve Ferruh Bozbeyli şöyle bir anekdot anlatır (Rahmi Abi de bundan çok bahsetmiş): Adana Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul’a gidiyor Elbistan’dan. Zengin bir çevresi var, ailesi zengin, kendisi yakışıklı, iyi giyinmeyi seven bir kimse. Kendine güvenen bir insan. Elbistan’dan trenle yollarken bir üniversiteye gidiyor bunlar, okuluna gidiyorlar. Bir sepet içerisinde azık hazırlanıyor, yemek. Bu da kendine yediremiyor. Zengin bir kişi, yakışıklı, iyi giyinen yani “o çıkını açıp trende ondan mı yiyeceğim” diyerek gidiyor vagonun lokantasında yemeğini yiyor. O annesinin babasının verdiği sepeti de trenin penceresinden atıyor.

Ferruh Bozbeyli yine hatıralarında çok bahsediyor: “Rahmi Abi bunu çok sık anlatırdı.” diyor. “Ben orada o nimete nankörlük ettim.” dermiş Rahmi Abi. “Bunu yapmamalıydım.” dermiş. Hatta başına gelen o belayı da işte yatakta mıhlanıp kalmayı da biraz o nimete nankörlük olarak yorumladığını Ezel Erverdi biraz ihsas ettiriyor, tam söylemiyor da… Böyle ince düşünen böyle hassas bir insan şüphesiz insanlara dokunmuştur o dönemin gençlerine bir iz bırakmıştır. “Yaşamak insanlara hizmet etmek için bir mühlettir.” onun sözü. “Müslüman’ın yükü hafif gerektir.” diyor.

Rahmi Eray böyle hassas, Nakşibendilik tarikatına mensup Abdülaziz Efendi’nin dergâhından feyz almış, tasavvufu içselleştirmiş, özümsemiş bir insandır. Hayatı da insanlara hizmet etmek için verilmiş kendisine verilmiş bir süre, bir mühlet olarak görüyor. Her ne kadar yatağa mıhlanmış olarak çivilenmiş olarak kalsa da gelen gençleri yönlendirirdi. Diyelim Elbistan’dan Maraş’tan sadece hemşerileri değil Anadolu’nun değişik yerlerinden gelmiş insanlar İstanbul’da iş yeri mi açacak Rahmi Abi’nin imzasını dilerdi. Bir fakir öğrenciye burs mu gerek, Rahmi Abi onu falan yere yönlendirirdi. Bir yurt meselesi mi var, mutlaka Rahmi Abi’yi ilgilendirirdi. Biraz önce bahsettik ya aynen Fethi Gemuhluoğlu öyle, Erdem Bayazıt da öyle; gençlere dokunurdu. Elhamdülillah bugün işte 50-60 yaş kuşağının ağabeyleri onlardır, günümüzün de mutlaka bir Rahmi Abileri vardır değişik büyükşehirlerde, İstanbul’da, Ankara’da. İşte 50’li yıllarda, 60’lı yıllarda kimsenin unutamadığı Rahmi Eray gönüllerde böyle bir yer etmiş isim bırakmış.

Serdar Yakar: Şimdi eseri baştan sona inceledim, tüm düşüncelerini kayda alan hatıralarını dile getiren yazarların hemen hemen tamamı ısrarla üzerinde bir prensipten yola çıkıyorlar. Yani bu prensip üç kelimeden oluşan bir prensip: Birinci kelime “tasfiye”, ikinci kelime “tek’e icra”, üç “son fayda”. Kendi hayatında bu prensipleri ısrarla tatbik eden merhum Rahmi Eray bu üç kelimeyle bize neyi anlatmak ister, neyi anlatır?

Hüseyin Yorulmaz: Şimdi sıfır atık projesi var değil mi bugün Türkiye’de, dünyada gündemde. Sıfır atık projesinin mucidi Rahmi Eray’dır dersem inanın. Yani bugün sıfır atık deyince Emine Hanımefendi geliyor değil mi, dünyaya tanıtan, Türkiye’ye tanıtan. Sıfır atık projesinin mucidi bence bu bahsettiği tasfiye, tek’e icra, son fayda. Rahmi Abi’nin diyelim -Ferruh Bozbeyli örnek de veriyor- evde 4-5 tane kibrit kutusu var. Kibrit kutusu -şimdi gençlere bile şey gelebilir yani- “Vasatî 40 çöp” yazardı hocam bilirsiniz. Onun içerisine üçer tane kalmıştır, ikişer tane kalmıştır; onları bir kutuda toplar, diğerlerini tasfiye eder. Diyelim bir gömlek, eskimiş bir gömlek… Bu gömleği önce paspas olarak kullanır. Sonra değişik yıkamalarda falan birtakım pencere kenarlarını yerleri silmede kullanır. Yani her eşyanın… Biraz önce Orhan Okay’dan bahsettim, Orhan Okay da bir bakıma Rahmi Abi’nin kopyasıdır. Ben onun evine gittim, o kadar tertipli o kadar düzenli ki… Klasörler, kağıtlar, not kağıtları, müsveddeler… Bir kâğıdın, diyelim fotokopinin ön tarafı kullanılmış arkası boş, onu keser onu kullanır ona yazar. Kütüphanesine gittim hocanın çok şaşırdım. Mesela yazarlar ölüm yıldönümlerine göre kütüphanede; diyelim Ahmet Hamdi Tanpınar 1961’de öldü, Sait Faik Abasıyanık 1954’te, Mehmet Akif 36’da, Ömer Seyfettin 1920’de… Kitapları ölüm tarihlerine göre düzenli, intizamlı.

Aynen Orhan Okay’ın anlattığına göre Rahmi Abi de evinde bu şekilde; mutfakta, oturma odasında düzensizlikten haz etmezmiş, tertipli ve düzenli bir insandan bahsediyoruz. Birisi gelmiş cebinden bir (…)[1] çıkarmış, Rahmi Abi demiş bunun son faydası nedir demiş? Yakar yok ederim demiş. Yok demiş, onu kağıtların atıldığı kutuya atacaksın o SEKA’ya gidecek orada tekrar kâğıt olarak gelecek. Bunu örnek göstererek zihnimizdeki birtakım kirlilikler, fazlalıklar, haset, merhametsizlik, fenalıklar; onları da zihnimizden attığımız zaman son faydayı sağlamış oluruz diyor. Bütün bu hastalıklar bütün bu ilaç kullanmalar bütün bunlar başımıza geldiği için bundan dolayı başımıza… İşte tasfiye edeceksin; aynen evindeki fazlalıkları tasfiye ettiğin gibi zihnindeki fazlalıkları da tasfiye etmen gerekir, bunu bu şekilde izah edebiliriz.

Serdar Yakar: Ömrünün son 10 yılı -zaten siz belirttiniz- bu faaliyetlerle yoğun bir şekilde geçiyor ama o 10 yıl da rahatsızlıklarla büyük acılarla geçen bir 10 yıl. Yılın neredeyse en az 3-4 ayını yatağa bağlı olarak geçiriyor. Bu yatağa bağlı olarak geçen zamanlarda evi ise tıpkı bir akademi gibi faaliyet gösterir. Bu konuda neler söyleyebiliriz? Yani gençlere aktardığı nasihatleri nelerdir, nasıl örnek olma şeyi nelerdir, o konuda neler diyebiliriz?

Hüseyin Yorulmaz: Evet, bazı insanları anlatırken mesela Sabahattin Zaim için “tek kişilik akademi” derler. Rahmi Abi’yi de bir vakıf insanı, bir insan yetiştiren kişi, insan sarrafı diyebiliriz. Yani elinden tuttuğu kişi mutlaka bir yere getiriyor. Tabii bir [evin], dairenin içi ne kadar akademi olursa o kadar olur. İstanbul’da bir Yahya Kemal Enstitüsü gibi, Milli Türk Talebe Birliği gibi geniş salonları olan yerler değil de kendi çapında hafta sonları, haftanın belli günleri, hele Rahmi Abi’nin evden çıkamadığını bilen kişiler oraya gelir… Aynen şey gibi: ben de Cemil Meriç’in hayatının sonlarına yetiştim ölümünden evvel evine giderdik, o zamanın dergileri gelirdi evine. Yeni Devir gazetesinde köşe yazısı yazardı Cemil Meriç, o yazıların telif ücretini ben götürürdüm bazen. Gözleri görmediği için gelen misafirler ona okurdu; kitaptan okurdu “falan raftaki kitabı indir, onun şu sayfasını aç oku”. Ben dergilerde çıkan yazıları daha çok okurdum Cemil Meriç’e. İşte yatağa çivilenmiş olarak kalan bir insanın okuma ihtiyacını da kitaplardan olsun dergilerden olsun yanına gelen o gençler yapardı şüphesiz.

[Rahmi Abi’nin] kendisi de okurdu, iyi bir okuyucu. Yani Erdem Bayazıt yine bir yazısında bahsediyor; “Dostoyevski’nin karakterlerini ben onun anlattıklarını duyarak büyüdüm, yetiştim.” diyor. “Yani bir Dostoyevski hayranı olmamın sebebi biraz Rahmi Abi’nin o Kültür Ocağı’ndaki anlattıkları, Milliyetçiler Derneği’ndeki, etrafındaki insanlara anlattıkları dolayısıyladır.” der. İşte küçük bir akademi diyebileceğimiz Rahmi Eray’ın evi böyle bir fonksiyon icra etmiştir diyebiliriz.

Serdar Yakar: Mustafa Kök hocam da burada, eserde görüşlerine yer verilen yazarlardan… Mustafa hocam diyor ki Rahmi Eray için; “Gençlere sadece öğüt vermezdi, ne demişse önce kendisi onu nefsinde yaşardı. Fedakârlığın, ferasetin, insana hürmetin, kendinde olandan kat kat fazlasını ikramın, sabır ve iktidarın alasını hayata geçirmiş bir veli kişiliği vardı.” diyor. Bu yönüyle herkese hizmet etmiş olduğu için sade fakat bilge bir insandır diyebilir miyiz?

Hüseyin Yorulmaz: Şüphesiz diyebiliriz yani bu kadar insanın, o dönemin gençleri daha sonraki yılların hocaları iş adamları diyebileceğimiz kişiler etkilediğine göre… Biraz önce bahsettim onun sözleri var: “İnsanlara hizmet etmek için bir mühlettir hayat.” 40 yıllık hayatı boyunca onu yapmıştı, insanların gönlünde bir iz bırakmıştır, bir gönül adamıdır diyebiliriz. Yani şu notlarıma baktım biraz önce orada Fethi Gemuhluoğlu’nun Bahattin Karakoç’a 16 Haziran 1964 tarihli bir mektubu var. Mektubunda diyor ki -Bahattin Karakoç’a da dokunan insanlardan biridir-: Fethi Gemuhluoğlu diyor ki “Nuri Pakdil denilen Maraş’ın kutlu çocuğunu tanır mısın? Maraş deyince Nuri, bir de Orhan Şaik’in şiiri aklıma gelir.” diyor Fethi Gemuhluoğlu, Bahattin Karakoç’a yazdığı mektupta. Hani “Maraş mıdır ataş mıdır taş mıdır?” diye giden bir şiiri var Orhan Şaik Gökyay’ın, biliyorsunuz. “Nuri bir de Orhan Şaik Gökyay’ın şiiri aklıma gelir bir de Abdurrahim Eray aklıma gelir” diyor.

“Doktor Abdurrahim Eray aklıma gelir, o da Elbistanlıydı ve Mükrimin Halil Hoca ile peş peşe göçtüler. Üstat [Rahmi Eray] nevi şahsına münhasır bir insandı” diyor Fethi Gemuhluoğlu. Gerçekten de kendine özgü nevi şahsına münhasır, gönüllere dokunan, aradan bunca zaman geçtiği halde anlattıklarıyla çevresinde etki bırakan bir insanı biz bugün hayırla rahmetle yad ediyoruz diye özetleyebilirim.

Serdar Yakar: Teşekkür ediyoruz. Son olarak şahsiyetinin en bariz özelliği nedir diye sorsam?

Hüseyin Yorulmaz: En bariz özelliği -Mustafa Abi daha iyi bilir- etrafındaki gençlere yol göstermek, rehberlik etmek, talebelere talebelerin gönlünde bir iz bırakmak, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını karşılamak; sadece talebe değil gelen biraz önce bahsettik İstanbul’da bir memleketten bir hastası mı geldi onu hangi doktora yönlendirecek, bir burs mu bulunacak… İşte bütün bu ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını karşılayarak insanların gönlünde bir iz bırakmıştır diyebiliriz Rahmi Eray için.

Serdar Yakar: Teşekkür ediyoruz. Şimdi Mustafa Kök Abi’den [katkı rica edebiliriz.] Uygunsa buraya, [masaya] alabiliriz? Onu da dinlemek isteriz. Mustafa Hocam, Rahmi Eray kitabının Dergâh Yayınları’nca [ilk baskısının] hazırlanmasında [önemli katkıları olmuş birisidir].

Mustafa Kök: Merhaba arkadaşlar, hepinize hayırlı akşamlar.

Evet, Rahmi Eray hakikaten kimliğiyle kişiliğiyle sade bir hayat yaşayan ama o sadeliğiyle kıyaslanmayacak ölçüde muhtevalı derin bir insan… Hüseyin Bey çok güzel anlattı dillerine sağlık, Serdar Bey de çok iyi hazırlanmış dersine, çok güzel sorularla konunun açılmasına vesile oldu. Artık benim ilaveten bir şey söylemem zait olur eski tabirle, fakat mademki arkadaşlar lütfettiler, davet ettiler; ben de bir iki kelime söyleyeyim vakti fazla aşmadan.

Şimdi Hüseyin Bey anlatırken hakikaten dokunduğu insanları tek tek saydı; ben onun bizatihi dokunduğu değil, hakkında yazılanlarla, gıyabî tanımamla dokunulmuş sayabileceğiniz bir insanım. O, 1958 Ekim ayının ortalarında (12 Ekim) rahmetli olduğunda bendeniz ilkokul mezunu olacak yaşta idim. (Bir sene geç gittiği için 59 mezunuyum.) Haliyle tanıma değil, ismini dahi duyma şansımız yoktu. Ancak İstanbul’a 1965’te Felsefe okumaya Gaziantep Lisesi mezunu olarak gittiğimde bu ismi duymaya (ve sonraki yıllarda) Hareket Dergisi’ndeki yazıları görmeye başladım; daha sonra o broşürden haberimiz oldu. Elbistanlı Rahmi Eray diye hep anılıyor, biz de Elbistanlıyız ya, iftihar ediyoruz.

Orada rahmetli Fethi Gemuhluoğlu, Mükrimin Halil Bey ile art arda gittiler diyor, Bahattin Abi’ye yazdığı o mektuplarda. Mektuplar Dolunay dergisinde, bizlerinin de yayın heyetinde bulunduğumuz, bir nebze hamallığını yapmaya çalıştığımız o dergide yayımlandı; Bahattin (Karakoç) abinin yönetimi altında yayımlanan dergide… Dolayısıyla art arda gitmekten kasıt 1958’in Ekiminde 40 yaşında Rahmi Bey rahmetli oluyor, 61’de, üç yıl sonra 21 Aralık’ta da (ünlü Ortaçağ ve Anadolu Selçukluları tarihçisi) Mükrimin Halil Bey gidiyor. Rahmi Bey bir tıp adamı olacaktı, ömrünün galiba son iki yılında- çok da net değil- bitirmiş Tıp Fakültesi’ni. Çünkü hastalıklarla boğuşmuş, hizmet etmeye çalışmış, aylarca yatağa mahkûm olarak kalmış, çok dramatik bir hayatı var. Ama çok metin bir insan, karakter adamı ve gerçekten 1946’da kurulmuş olan Türk Kültür Ocağı’nın (bir numaralı ismi) bir “kültür adamı”…

Türk Ocakları kapatılmış (1931), Türk Ocağı’nı kuramıyor gençler, onun için Türk Kültür Ocağı’nı kuruyorlar (1946) ve oranın esas siması, yararlanılan, tanınan, dinlenen, programları organize eden siması rahmetli Rahmi Eray. İşte Faruk Sükanlar (sonra İçişleri Bakanı olacak), Mehmet Turgutlar (Sanayi Bakanı olacak, Süleyman Demirel’in)… O Türk Kültür Ocağı’nın yetiştirdiği gençler arasındadır bunlar. Orada Hüseyin Bey’in anlattığı gibi gerçekten roman karakterlerini korkunç şekilde tahlil eden bir tıp adamı, tıp öğrencisi… Bazen (çok uzun) sürermiş o sohbetler, karakter tahlilleri… Onun için insanlar çarpılıyorlar, yani “bir tıp adam bir roman kahramanını nasıl bu kadar anlıyor ve anlatabiliyor, inceliklerini tahlil ediyor?”

Uzatmayalım, (mikrofonu eline alınca hocalar uzatırlar biliyorsunuz, biz de uzatıyoruz) en belirgin karakteri nedir, diye sordu Serdar Bey, Hüseyin Bey de işte gençlere hizmet etmesi falan dedi, doğru. Ama bunu iki kelimeyle ifade edebiliriz: “Hizmet ehli” olması. Hizmet ehli bir insan! Bu “hizmet” kavramı sonra istismar edilerek kullanıldı malûm, ama bu sözü Türkiye’de ilk defa kullanan (ya da Abdülaziz Bekkine merhumdan naklen yayan) insan! Bunu hakikaten layığı veçhile kullanan bir insan… Şahsiyetiyle de gerçekten sade yaşayan, hiçbir şeyi israf etmeyen birisi; o üç ilke çok ilginçtir. Felsefede ortaçağ filozoflarından Ockhamlı William diye bir filozof var. Onun “ustura”sı vardır, “Ockham’ın usturası” diye felsefede geçer. Teferruatı kesme, ayıklama  demek bu terkibin anlamı. İşte bunu hatırlatıyor. Çok sade bir tabir ama çok önemli bir zihnî yöntem; teferruattan arınmak… Çünkü insanlar (yöntemin bilimsel ve teorik tekniği bir yana) teferruatta boğuluyorlar, -özellikle de- bu zamanda. İşte her şeyden önce iletişim teferruatında boğuluyoruz; her gün binlerce şey gelip geçiyor, hiçbiri aklımızda kalmıyor, iyi ki kalmıyor kalsa zaten yanarız, altından kalkamayız.

O [meşhur hatırası], Elbistan’dan, trenle Nurhak-Kapıdere istasyonundan çıkıyor. O zaman (1938) yol yok, (binek hayvanlarıyla ) gidilebiliyor! 1950’li yıllarda ancak kamyonla gidilebilen yollar yapılmış. Genç Rahmi Eray’ı Kapıdere’ye aile getiriyor, trenle uğurlayacak. Elbistan’ın güzel yemekleriyle hazırlanmış bir de sepet, yol boyunca yesin diye… Fakat  “sepeti açıp da (fukara insanalar gibi) yemek mi yiyeceğim” diyor. Çünkü varlıklı bir ailenin çocuğu. Aile ticaret yapıyor, arazileri de var. O kibirle kendine yakıştıramıyor. Tren hareket ettikten sonra, ailesi gözükmez olunca, pencereden sepeti fırlatıyor. Ve ömrü boyunca (sonra “Rahmi abi” olmasından itibaren) onun ıstırabını yaşıyor. Ferruh Bozbeyli rahmetli, “onun bilinen tasarrufkâr hâli, dünyada, attığı o sepetin tek tek kırıntılarını toplama cehdinden kaynaklanır” diye anlatır.

Rahmi Bey hakkında çok güzel, esprili iki hikâyeciği anlatıp bitirelim. Ferruh Bozbeyli ile beraber, aynı evde kalıyorlar, semtin birinde otururken “bu akşam ne pişirelim Rahmi Abi?” diye soruyor Ferruh Bey, o da “bir bulgur pilavı yap, yiyelim.” diyor. Ferruh Bey gaz ocağına bulgur pilavının suyunu koyuyor, su kaynıyor, bulguru atıyor. Bir iki dakika sonra kapı çalıyor, karşı komşu yemek getiriyor, alıp teşekkür ediyorlar. Ferruh Bey “abi,” diyor “ne yapalım bulgur pilavını?” “Hemen, altını söndür” diyor, “süz bulguru, ser, kurusun; sonra pilav yaparız.” Ferruh Bey denilenleri yapıyor, süzüyor ve balkona götürüyor, kendileri yemeklerini yiyorlar. Bir gün sonra bakıyorlar ki bulgur kurumuş, ama büzüşmüş, haliyle sıcak suya girip çıkınca… Ferruh Bey, “abi,” diyor “bundan pilav yapamayız, bulgurlar büzüşmüş, atalım mı bunu?” diye soruyor. “Hayır,” sen git, en iyisi pazardan bir horoz getir. Horoz bulguru yesin, sonra da biz horozu keser yeriz” diyor, Rahmi Bey. Aynen [dediği gibi oluyor] gidiyor Ferruh Bey, pazardan bir horoz alıp geliyor, ona bulguru yediriyorlar, bir gün sonra da horozu kesiyorlar, kendileri afiyetle yiyorlar. “Son fayda” ilkesi!

İkinci bir hikâyecik de şu: Yine birlikte kaldıkları evde, (bakkaldan alınacak bir şeyler için) Ferruh Beyin dışarı çıkması gerek. Rahmi Bey kalkamıyor, yatağa mıhlı. Ferruh Bey kapıyı çekip çıkıyor; çıkınca aklına geliyor ki anahtar içeride kaldı. O kımıldayamaz haldeki adam anahtarı (yatağın yakınında asılı bulunan Ferruh Beyin ceketinden) ne yapıyor yapıyor alıyor ve açık duran pencereden dışarı atıyor. Ferruh Bey kapıyı açıp içeri girince; “Paşa paşa, biliyor musun, bazen insanlar  dönüp gelecekleri kapıyı kendi elleriyle kilitlerler.” İşte bu bilgece bir söz! Böylesine (bilgece) sözlerle insan hayatına, gençlerin hayatına dokunan bir insan… Felsefî ifadeleriyle, insanların-gençlerin ruhlarını donatmış, zihinlerini donatmış hakikaten bilge bir kişi! Onun hakkındaki kendi yazılarımda o bilgeliğini öne çıkarmaya çalıştım. (Rahmi Eray’ı şahsen tanıma şansım yoktu -demin arz ettim- fakat hakkında yazılanlarla tanıdığım bir kimse olarak onun bu cihetini önemsedim.)

Ve Nurettin Topçu hocamızın mektupları… Daha geçen ay (Dergâh yayınlarında) yayımlandı, İsmail Kara:“Ben Sevdiklerime Zor Yazabiliyorum” diye [bir] başlıkla çıktı. Kemal Fikret Arık diye bir hukuk profesörü vardı. Hareket dergilerinin ilk dönemlerinde, 1939’dan itibaren çıkan dergilerde harika yazılar yazan, Remzi Oğuz Arık’ın yeğeni, hukukçu Kemal Fikret Arık. Ona yazdığı mektubun bir cümlesidir bu: “Ben sevdiklerime zor yazabiliyorum.” diyor, Nurettin Topçu hoca. O mektuplarda Orhan Okay’ın mektuplarının da bir bölümü var; daha önce Orhan Okay “Anadolu’dan Mektuplar” diye yayımlamıştı “Hatıralar” cümlesinden…  Tavsiye ederim gençlere -içimizde fazla genç de yok, ama babaları var, onlar çocuklarına söylerler efendim- çok çarpıcı mektuplar, ben okumuştum hem Orhan Okay’ın kitabında, (hem de bu son yayına almışlar.)

12 Ekim 1958’de rahmetli olmuştu ya Rahmi Bey; 11 Kasım 1958’de de Nurettin Topçu’nun Orhan Okay’a Bursa’dan yazdığı mektupta vakayı haber veriyor. (Topçu, Bursa hayranı bir insan, fırsat buldukça Bursa’ya gider.) Mektubun son paragrafında “Orhan,” diyor “içini sızlatacak bir haber vereceğim; Rahmi Eray’ı kaybettik. (“Âni olarak bir kalp damarının tıkanmasıyla vefat etti. Yüreğimiz yandı Orhan. Şu vefasız hayatta ye’isin, derdin, cefanın da mânası yok. Hem Allah’tan başkasının gerçek var olmadığı bu âlemde neye küsüp, neye yanalım?”)

Efendim, Nurettin Topçu’nun bile gençlere bahsederken “Rahmi Abi” dediği söylenir. Yani yüzüne “Rahmi Abi” demiyor da gençlere (bahsederken) “Rahmi Abi” diyor. 1950 başlarında, milliyetçiler-muhafazakârlar, İslamcılar, Türkçüler hepsi bir arada “Türk  Milliyetçiler Derneği”nde birleşmişlerdi. Maalesef rahmetli Menderes’in o zamanki basiretsizliği yüzünden; etrafının basiretsizliği yüzünden bu dernek kapatılır. Arkasından (devamı niteliğinde) “Milliyetçiler Derneği”ni yine Rahmi Eray’ın kılavuzluğunda kurarlar. Tüzüğünü Rahmi Eray (Orhan Okay ve arkadaşı Ferruh Bozbeyli’ye) bizzat yazdırır. Kapatılan dernekle ilgili milletvekilleri vardır. Meselâ Isparta milletvekili Genel Başkan Sait Bilgiç ve (keza aynı ilin milletvekili) Tahsin Tola Demokrat Parti’den ihraç edilirler. [2]

Ve 1960 İhtilâli olunca Nurettin Topçu der ki: “Rahmi Abi olsaydı şimdi bize bir yol gösterirdi.” Çünkü insanlar şaşkın, ne yapılacak, ne olacak; kim ne yaparsa, bu siyasî kargaşadan kurtuluruz? Gerçekten, işte kitabın öncekilerinde vardı, (bu son baskısına da alınmış.) [3] Rahmetlinin aziz dostlarından Elbistanlı bir okul müdürü vardır. Aynı zamanda tiyatro eserleri yazan ve oynatan bir okul müdürü: M. Fethi Akat. Onun kitaplığından (Rahmi Eray’ın hazırladığı söylenen) “Mutasavver Bir Parti Programı” metni çıktı; onun bir anayasa taslağı falan gibi bir şey olduğunu söyleyenler de oldu. (Bu belgeyi, Fethi Beyin oğlu, arkadaşımız rahmetli Dr. Ahmet Atakan Akat, Elbistan ziyareti sırasında Ezel Erverdi Beye vermişti.) Bir kısım dostları der ki “eğer 27 Mayıs ihtilal olmasa ve Rahmi Eray da yaşasaydı, Demokrat Parti’nin başına gelecek adam herhâlde Rahmi Eray olurdu.” Çünkü o kadar sevilen, kültürüyle yöneticiliğiyle, gençlere örnek oluşuyla, çekip çevirmesiyle tanınan bir insandır. Ama daha 40 yaşında, 1958’de Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuş. Bizler de bugün onun arkasından sadece Fatihalarımızı gönderebiliyoruz. Ruhu şâd olsun! Hepinize saygılar sunuyoruz, teşekkür ederiz efendim.

Serdar Yakar: Evet, teşekkür ediyoruz Mustafa Hocamıza da. Soru sormak isteyen var ise alalım yoksa vakit bayağı geçmiş oldu… Teşekkür ediyorum.


Notlar

[1] Kelime anlaşılmıyor. Mustafa Kök hocamız “otobüs bileti olacaktı galiba” diye hatırlıyor.

[2] Türk Milliyetçiler Derneği, 1952’deki Malatya Suikastı akabinde oluşan iklimde, olayla hiçbir ilgisi de olmadığı halde kapatılmıştır, maalesef!…

[3] Hüseyin Yorulmaz tarafından hazırlanan, bu konuşmaların geçtiği toplantıya vesile olan “Rahmi Eray için Hüsnü Şehadet” kitabını kast ediyor.

Konuşmanın mevzusu olan “Rahmi Eray için Hüsnü Şehadet” kitabını okumak isteyenler için kitabın PDF’si:  https://www.marastaedebiyat.com/templates/yayinlar/rahmi-eray-h%C3%BCsn%C3%BC-sehadet.pdf

 

 

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Cüneyt Uysal , 26/04/2026

    Tertip için teşekkürler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir