Toz

Bugün evden hiç çıkmadım. Haftada tek bir izin günüm var. Onu da camları silmeye ayırdım. Neden? Çünkü annem camları silemez. Henüz diğer işleri yapabiliyor ama camlar onu aşıyor. Niçin? Çünkü başka bir zaman vaktim olmayabilir. Aradan çıksın istedim. Niye? E adı asırlar öncesinde konmuş işte, kış temizliği, havalar soğumadan, perdeler yıkandıktan sonra tertemiz camlara asılsın, kapı pencere kapansın, pırıl pırıl halılar serilsin ve kış boyu üzerinde sıcacık yaşansın. Ne diye? Tamam tamam, saksımda bir ayrıksı ot gibi bitenleri ayıklayamadığım, görüşümü puslandıran kirlerden, kirlilikten, kirlilerden kurtulamadığım, yasadışı bir temizlik yapamadığım için kanunlar çerçevesinde izin verilen bir temizliğe giriştim. Hem de akşamına meteorolojinin bir fırtına uyarısı olduğu halde. Emeklerimin lekeleneceğini bile bile. Olsun! Kova kova akan o çamurlu suları görseniz siz de içinizden bir oh çekerdiniz. Oh olsun, şeytan azapta gerek, boş kalmak ifritlere cümbüş davetiyesi. Ne olursa olsun, vız gelir, pencerelerim misler gibi. Hatta hızımı alamadım da odamın tozunu aldım. Kitaplık, elbise dolabı, çalışma masası, yatak başlığı… İtinayla, tek tek, bir bir ilgilendim tüm eşyalarla. YouTube’dan bir video açıp dinleyerek yapmadım. Düşüne düşüne, nesnelerle konuşa konuşa aldım tozlarını. Öyle ki mümkün olsa her bir toz zerresiyle bile konuşmadan suya boğmayacaktım ama vakit işte… Onlara topluca kıydım, soykırım yaptım, katliama bulaştım. Lavanta esintili yüzey temizleyici ve çamaşır suyu kokteylimle her çeşit kirin Poseidon’u oldum. Son nefeslerini, amansızca sıktığım bezin gözenekleri arasında verdiler. Merhamet etmedim, hatta aşağıladım. Kapkara kanlarını klozetimde demlendirdim. Kaçacak delik aradılar, peşlerine düştüm.

Duvarda asılı bağlamamın perdeleri arasına sığınma talep eden, kitapların arasına koşan, hatta benim için Kâbe’nin örtüsünün altına bile girseler affedilmeyecek olanlarından mushafların kapak çıkıntılarına iltica eden ne var ne yoksa gözlerinin yaşına bakmadım. Önce, deve derisinden mamul boş çikolata kutusu geçti elime. İç çektim, dile kolay, tam on sene. İlk aşkımdan bana kalan tek hediye… Sonra, bağlamaya döndüm yine. Ne de böbürlenmişti babam alırken. Zamanına göre pahalıydı. Günah diye içki sofralarında çalmamaya karar verdiğimde nasıl da kızmıştı bana. Mırıldandım: keşke yine olsan yanımda da sevmeye sevmeye çaldığım ve senin yüzüncü kez dinlerken ilk defa duymuş gibi daldığın türküleri çalsam bir daha. Bir aksesuar gibi odamın vitrininde teşhir ettiğim küçük, tuşlu, akılsız, o geri zekalı telefonu ve yakın gözlüğü… Onlar da geldiler yamacıma: temizle bizi! Telefon, tuşlarında hâlâ tütün kokulu parmak izlerini taşıyordu, kıyamadım üzerine bezi bastırmaya. Sonra, gözlüğü şöyle bir taktım. Okuduğu tüm o polisiye, cinayet, tarih romanları bir bir gözlerimin önüne geldiler. Ağladım. Hemen yanında yeğenimin Kungfu Panda oyuncağı… Ne kadar özlediğimi hatırladım. Gülümsedim. Görüşememe sebeplerinin kırk yıl düşünsem aklıma gelmez saçmalıklarını düşündüm. Öfkelendim. Tıka basa şiirlerle dolu bir sürü defter… Hepsini yakmak istedim. yakamadım tabii, sadece tozlarını aldım. Odamda geçmişimin izleri… Bu izler hangi bezle ve kimyasalla temizlenebilir ki! Yağçöz, Porçöz, lavabo açıcı, asit… Elimde olsa hepsini yok eder, ortadan kaldırır, cesetlerini gömerdim. Yapamadım. Temizlik yaptım. Ve yaptıkça izler, tüm pürüzlerinden öyle bir soyunup daha belirgin hale geldiler ki. Korktum. Kaçamadım. Devam ettim. Ettim çünkü durursam düşecektim. Şu Eyfel kulesinin tepesinden… Sahi, bu kimin hediyesiydi. Evet, hatırladım. Tıpkı şu gümüş mini nargile gibi, maket gemi gibi, insan şeklindeki otantik saat ve hindistan cevizi kabuğuyla el yapımı masa lambası gibi o da onun hediyesiydi. En büyük mutluluğumdu, şimdi en derin kararsızlığım… Evet, onların da birer birer tozunu aldım. Daktilo, cep saati, plakçalar, pipo, para ve taş koleksiyoncuklarının kutuları… Parıldadıkça bitleri kanlandı. Fısıltılarının yerlerini, bağırış çağırışları aldı. Bir kakafoni ki evlere şenlik. Öyle bir yüzleşme ki görülmeye değer. Her biriyle ya bir ihtiyar oldum ya bir çocuk. Bırakın duygu geçişlerini, yeni hisler keşfettim henüz kelimelerden donları biçilmemiş. Hiç olmamış yüz ifadeleri, akla hayale gelmeyen sövme teknikleri, hiçbir dilde karşılığı olmayan keşkeli, “iyi ki”li, “Allah’tan”lı, “ah ulan”lı argo ve deyim ifadeleri… Sanki tüm dilleri biliyormuşum gibi!

Dedemden kalma dağılmakta olan ince işçilikli bir el yazmasıyla yüz elli yıl öncesine uğradım. Sonrasında “bu da bir çiledir ey dîl, kaderimdir, çekerim” redifli eski yazılı şiirle şöyle bir asır geri gittim. Aniden günümüz! Tertemiz, pırılpırıl bir sevgiyle bana gönderilen şu tozlu ve mistik, içi masalsı mantarlarla dolu cam biblo… Yüzünü hiç görmediğim bir okurumdan gelen yazı masamın temsil edildiği ve kitaplarımın kapaklarından oluşan bir maket… Değeri bilinmemiş onca sevgi, geri getirilemeyecek bir sürü ruh, boşlukta yer kaplamak suretiyle cisimleşmiş hisler, irili ufaklı kutular içerisinde daha neler neler; çakmak zindanı, tespih kodesi, yüzük zindanı… Hepsi, bir tek ortak noktada cem edilmişler. Toz! Olmasalar, kirlenmeyecekler. Doğulmasa, ölünmeyecek. Yaşamasak, kirlenmeyeceğiz. Günah işlemesek, temizlenmeye… Ah evet, temizlik yapıyordum, değil mi? Çocukluk oyuncaklarımın şahı orgumdan, askerden yürüttüğüm bahriyeli kepimden ve tavla tahtasının ardından sırada kitaplık ve dolayısıyla kitaplar… Tür tür, içerik içerik, yayınevlerine ve boylarına göre sıra sıra, dizi dizi kitaplar… Dinî ve tasavvufî kısımda Kur’an, tefsir, fıkıh, hadis, siyer… Sonra şiirler: antoloji, teknik, tek tek şairler… Yabancı diller: çoğu İngilizce, birkaçı Fransızca çeşit çeşit kitaplar. Yayınevleri: Can, İş, Sel, Ayrıntı, İletişim, İtaki, Ketebe, YKY… Kimi okunmuş, kimi okunacak; bazısı hediye, bazısı dost, sırdaş, öğretmen, mürşid. Aralarına sığışmış benim kitaplarım…. Ve sonra dergiler, fanzinler: sayı sayı, ölü diri, uzun ince; hayat gibi, türkü gibi. İçlerinde yayınlanmış yazılarım, şiirlerim, masallarım… Hepsi bir âlem ama kahretsin ki tozlu. Nasıl ki yemek yaparken soğan doğrama faslında gözlerin yaş dökmesi şiarıdır işin, toz alırken de hapşırmak öyle. Bana bak Cortazar, seni severim ama seni bana, kalbinde pür kötülük barındıran biri hediye etmişti, sana baktıkça, o paranoyak iftira ve alçaklıkları hatırlıyorum, o yüzden dikkat çekmek için hapşırıp durduğundan, seni kitaplığın en altına koyacağım. Sen değil Marquez, dost olduğunuzu biliyorum ama sen benim haremimin en gözdelerindensin. Ende… Ah Ende, edebiyata olan inancım, bitmeyecek bir öyküyü bitirdiğinde bitti, ardından aşkım başladı. Sen Latife abla, sen Oktay baba, Murat abi, ha bir de Attila usta… Bugün hepiniz pırıl pırıl olana kadar elimdesiniz. Evire çevire, düştüğüm notlara, kıvırdığım sayfalarınıza baka baka alacağım tozlarınızı. Ve sonra belki, yeni çıkacak dördüncü ve beşinci kitaplarımı görmeden, şu çürüyecek bedenden, sapasağlam toz bezleri marifeti ile yeni temizlenmiş avizeye yükselip… yükselip konarım birilerinin kitaplıklarına. Diğerleriyle söyleşip dururum sonra. Tozlanıp eskirim. Tozarım zihinlerde at koşturup. Toza dumana katarım tüm ölümlüleri. Tıpkı gidenler, göçenler, ölenler, uzaktakilerden arda kalan eşyalar gibi, cisimleşirim, ölemem, göçemem, gidemem, uzaklaşamam. Toza Sor diye boşuna buyurmamış Fante. Ashes to ashes, dust to dust…

Cüneyt Dal

 

 

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • neym , 28/10/2025

    hikâyeyi okurken burnum kaşındı, hapşurasım geldi. çok hoşuma gitti bu his.

  • Tahir Tarık , 28/10/2025

    Uzun zamandan beridir, sonuna kadar okuyabildiğim ender hikâyelerden. Belki Cüneyt abiyi tanımanın etkisiyle. Bütün o koşturmacaya, eli belindeliğe, deterjana, beze, fırçaya, su kovasına ve toza rağmen
    derinden gelen buram buram bir hüzün kokusu var..
    ..hüznüyle Güzel.

  • Aynur MACİT Öğrenciniz :)) , 28/10/2025

    Sevgili Cüneyt DAL hocamla tanışmam arkadaşım Ayça’ nın bana sormadan beni yazarlık kursuna kayıt ettirmesi ile başlamıştı. Ayça, Gülsüm, Dilek, Saliha ve adını sayamadığım çok değerli arkadaşlarım Müdürüm Yalçın TEMUR, hepsi yazılarımın paylaşılmasını, herkes tarafından okunmasını yıllarca bana söylediler. Yazım her yayımlandığında benden çok mutlu olup, yorumlarını yazarak beni desteklediler. Her yazımı defalarca okuduğum şefim Nilay DURAN. O da sabırla beni dinledi. Heyecanıma ortak oldu. Ama ben kendi dünyamda yazıp duruyordum. Ta ki Cüneyt Hocamın yazarlık kursuna katılana dek. Harika bir kurs dönemi geçirdik. Kendisine buradan şükranlarımı sunuyorum. Edebifikir ile tanışmama vesile olduğu için, her dersinde mutlaka Sulhi Hocamdan örnekler verdiği için, ufkumu açtığı için. Benim Sulhi CEYLAN’ la tanışmama vesile olduğu için. Her sabah işe geldiğimde edebifikir’de yayımlanan yazıları okuyarak güne mutlu başladığım için. Hocam yazınız harika olmuş. Derslerimizi o kadar çok özledim ki. Adeta derste bize bir şey anlatıyormuşsunuz hissi ile okudum. Ah Cortazar, ah Marquez, Latife Abla (Sevgili Arsız Ölüm) hepinizi o kadar çok dinledik ki derslerde. Anna Karenina’ nın ölümü… Hocamızın filtre kahve sevgisi. Daha hangisini sayayım. Sanırım ben sizden ders dinlemeyi çok özlemişim. Kaleminize sağlık Sevgili Cüneyt Hocam. Çok güzel olmuş. Okuru bol olsun. Müthiş bir anlatım yeteneği…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir