Gereksiz Tirat

Üç adımda çıktı sahneye. Her basamakta ayağının altından gelen tak sesi ve ardından tiyatro sahnesinin tahta tabanlarının üzerinde yürürken ara sıra rast geldiği tahtalardan gelen gıcırdamalar salonun her yanına dağılıyordu. Ayaklarının altından her ses geldiğinde biraz daha yavaşladı, bu durumdan rahatsız olmuş gibi, yüzünde gittikçe sertleşen bir ifade tüm vücudunun hareketlerine yayılmaya başladı. Sağında ve solunda henüz açılmış kırmızı perdelerin duruşuna baktı, tam önünde tüm sesleri almak için hazırda bekleyen sıralı mikrofonlara baktı, sonra tavandakilere. Üstünü başını düzeltti. Gözlerini koltuklara doğru dikti. Buradan dönüş yoktu artık. Her zaman böyledir. Bir işe başlarken, sona gelinmiş, vakti gelmiş veya vakti daralmış her işten önce gelen yoğun heyecan duygusu bir anda kaybolur gider. Çünkü kaçacak bir yer kalmamıştır. Eyleme geçmek zorunluluktur. Gereksiz heyecan duygusu bizi eylemden vazgeçirmek için tasarlanmış, zihnimizin son tembellik silahıdır. Dönüş yoksa kabulleniş başlar. Kontrol ve kabulleniş zamanı şimdi:

Anlatacak çok bir şeyim kalmadı. Belki de yavaş yavaş kaybediyorum anılarımı. Ya da daha kötüsü uzun süredir, öyle elle tutulur gün yüzüne çıkarabileceğim bir hikayem kalmamıştır. Ya da daha kötüsü, evet, her zaman daha kötüsü vardır. Buranın adı dünyaysa ve çoktan verilmiş sözler varsa ve herkes görevini yapıyorsa ve herkes görevini yaparken birileri görevini yapmıyorsa, nasipliler nasiplerini saçma sapan yerlerde değerlendiriyor, nasipsizler nasipsiz olduklarının farkında değilse… kısaca burası dünyaysa her şey kötüye gidecektir. Her zaman daha kötüsü vardır. Bu dünyada anlatılacak huzurlu bir hikâye kalmamıştır. Adamın biri bir gün diye başlayan ibretlik, felsefi tüm hikayeler yüzyıllar öncesinden kalma. Bizim zamanımız o kadar kötü işte. Yüzyıllar geçerse bu zamanın üzerinden yine bizden öncekilerin hikâyesi anlatılacak. Çünkü onlar bir hikâyeyi yaşadı, biz yalan hikâyelerin yalancı yazarları ve yalancı oyuncularıyız. Bunu kayıt altına alın. İçinizde aşırı karamsar olduğumu düşünenler olacaktır tabii ki, onları da birazdan sahneye alacağım, söz. Ama eskiden beridir bu böyledir, işler ciddiye binince pek az kişi kalır etrafta ve şu an sahnede tekim. Anlatacak çok bir şeyim kalmadı. Ama dönüp dolaşıp hatırladığım birkaç şey var. Siz beni işitmeden anlatmalıyım.

Ben bu dünyaya geldim. Ve,

Hiçbir şey net değildi. Bulanık bulanık yüzler gördüm. Tanıyamadım kendimi. Etrafını tanıyamayan kendini tanıyabilir mi? Tanıyamadıkça etrafımdakileri veya kendimi veya etrafımdakileri ve kendimi, ağladım. Tuzlu suyun veya yanağımın veya tuzlu su ve yanağımın tadını aldım. Ben ağladıkça aç sandılar bulanık gördüklerim. Doyurmaya kalktılar. Değişik tatlarda gıdalarda dünyaya bağladılar. Bir daha ağlamayayım diye düğümlerimi sıkı sıkıya bağladılar. Hiç ayrılmayayım istediler belki de. Belki de kendi kültürlerine ait bir gelenekti bu. Dünyaya geleni bağlayın iyice, doyurun; ağlarsa bağırırsa, susturun. Benim net göremediğimi anladılar sonra. Bulanık gördüğüm doktor dedi ki sizi net göremiyor. Hiç gözlerinin içine bakmadınız mı, gözünün biri bir yöne diğeri bir yöne bakıyor. Bulanık gördüklerim cevap vermedi. Sonra gözümün birini kapattılar. Cezalıydı o. Abuk subuk baktığı için. Biri daha iyi bakıyordu ama o da bulanık görüyordu. Ona da gözlük verdiler. Net görsün diye. Etrafı net görmeye başladı tek gözüyle. Ama diğer göz durur mu, biraz pamuk ve çapraz yapılmış iki yara bandıyla hapsedilmiş olmasına rağmen göz kapaklarını kullanarak kurtulmaya çalışıyordu göz hapsinden. Beceremiyordu. Etrafı görmeden beklesin iyileşecek dediler ona. Hapistekilere de aynı şeyi söylüyorlar, biraz yalnız kalsın aklı başına gelir. Garip bir cezaydı. Göz kapağı kapalıyken siyah, açınca bir beyaz duvarla karşılaştı aylarca. Bir gözüm tüm renkleri tanırken diğeri sadece siyah ve beyazı bildi. Sonra bu çatışma hiç bitmedi. Bir tarafım çok renkli oldu, diğer tarafım siyahı ve beyazı aradı. Gözlerim o kadar yoruluyordu ki tüm çığlıklarını sinir uçlarımla beynime gönderiyordu. Baş ağrısından kıvrandığım zamanlar, geceleri uykusuz kaldığım ve bomboş tavana bakıp ne yaşadığımı düşündüğüm zamanlar tam bu vakitlere denk gelir. İşte bazı şeyleri gerçekten ciddiye aldığım zamanlardır bu vakitler. Her şeyi görmeliyim ve bilmeliyim, öğrenmeliyim. Doğru düzgün dolabı ve rafı olmayan birinin bir yığın eşyayla eve girdiği gibi, çöp eve dönen zihnimin çığlıkları, ulumalara dönüştü, çiğ çiğ yediler çiğ bedenimi. Bir gün bu tecrit içindeki gözüm beyazı görmeyi reddetti. Görmeyi bırakmadı ama artık her şeyin karası kirlisi göründü ona. Renkli gören gözüm ne gösterdiyse diğeri hep karanlık oldu.

Ben dünyaya geldim. Ve,

Arkadaşlarımla oyunlar oynadım. Üstümü başımı yırttım. Çamur oldum. Toprak oldum daha şimdiden. Her gün toprak olup her gün yıkandım. Çukurlar kazdım. Toprağın içini hep merak ettim. Gökyüzüne de baktım arada ama orası daha ulaşılmaz göründü inanın. Uçmak gelmedi içimden. Hep yerin dibine girmek geldi. Ben insanlardan gözlerimi kaçırmayı çok istedim ama hep gözümü kaçırabildim, diğeri benimle gelmedi. Ben de o günden sonra hep yere baktım. Yer çok güzeldi. Değişiyordu hep. Güneşin altında susuzluktan çatlıyordu, yağmurda vıcık vıcık çamur, kar altında donmuş. Öyle toprak içinde toprak içinde toprak… Diyorum ya herkes astronot olmayı istedi, ben adını bilmiyorum toprağın altını inceliyormuş bazı insanlar, ondan. Bir de bu toprak, içinde büyük taşlar barındırıyormuş. Size de ilginç gelmiyor mu? Mesela toprağın altı, beş, dört, üç, iki bir… ses deneme.

-Sesim geliyor mu?

Ben dünyaya geldim. Ve.

Bir elma ağacının altında oturan yaşlı bir adamın yanına gittim. Evi yan taraftaydı, görebildiğim kadarıyla kerpiçtendi. Yazın evi sivrisinekler basıyor, her yanımızda kaşıntılı yaralar bırakıyordu. Elma ağacının altında oturan yaşlı adamın elinde bir köstekli saat vardı. Arkasında üzerimize doğru gelen bir tren resmi olan. Kapağını açıp kapattıkça bir çıt sesi duyuluyordu. Yaşlı adam köstekli saati seyrettiğimi anladı. Tek gözüm göz hapsinden sonra bu dünyayı pek görmek istemiyordu ama ona da gözlük vermişlerdi. Burnum gözlüğün ağırlığından iki yandan çukurlaşmaya başlamıştı. O yüzden terlediğimde veya ıslandığımda veya ağladığımda gözlüğüm de akıyordu aşağı. Şimdi de aşağı akıyordu bazen elimle düzeltiyordum bazen de burnumla garip hareketler yapıyordum gözlük yukarı doğru kendiliğinden çıksın diye. Bu bir anlaşmazlıktı bana göre; bedenim, sonradan eklenen araç gereçleri kabul etmiyordu bir türlü. Yaşlı adam köstekli saatin kapağını açıp bana gösterdi. İçinde kıl kadar bir ibre tık tık atıyordu kendini ileri doğru. Elimi uzatmadım, saati almaya çalışmadım. Bana döndü, ben ölünce bu saat senin olsun, üzerimde değilse odamda bir çivide asılı durur, oradan alırsın, dedi. Başımı salladım. Çok zaman var dedim kendi kendime, kim bekleyecek? Çok zaman geçti ama hızlı geçti, mesela sorsalar dünyada ne kadar kaldın, diye bir gün veya bir günden daha az derim. Gerçi ben ölmedim, yaşlı adam öldü, saat üzerinde yoktu, kefen vardı sadece. Sonra ben odasına gittim; boş odada, boş bir çivi üzerinde asılı bir köstekli saat aradım. Boş odadaki her şey hiç dokunulmamış gibiydi, aslında çok dokunulmuş ama sonra tek tek düzeltilerek hiç dokunulmamış görüntüsü verilmişti. Her şey yerli yerindeydi, köstekli saat hariç. Bir müddet etrafa baktım belki yatağın üzerinde, koltuğun üzerinde, rafların birinde bulurum diye. Bulamadım. Sonra henüz ölmemiş diğer yaşlılara sordum saati. İlk önce cevap vermediler. Sonra biri, düşürdü, kaybetti o saati dedi, başka biri, çalındı, dedi. Ben benim zamanımdan o günden beri razı değilim. Çalınmış veya kaybedilmiş bir zamanın içinde kendi vaktini bulamamış biriyim. Benim olan bana dönerse bir gün yine konuşuruz. Her şeyi baştan alabilirim. Kendimde büyük bir üşengeçlik hissetsem de problem yok. Belki çok baştan almama da gerek kalmaz. Gömleğin tüm düğmelerini yanlış iliklemiş olamam.

Ben bu dünyaya geldim. Ve,

Bir tren üzerime doğru gelmeye başladı. Kulağımda kıl kadar bir ibre ileri doğru gitmeye çalışıyordu ben dururken, başıma çatlamış topraklar, vıcık vıcık topraklar, donmuş topraklar yağdı. Bu kadar klişe benzetme yeter. Sonunun bir yere varacağı da yok. Çünkü anlatmak istediğim bir şey daha var. Bunu ayrıca bir yerde anlatmayı daha çok isterdim, mesela herkesin gözlerinin içine bakabildiğim aydınlık bir ortamda, belki daha küçük bir salonda, belki de bir sohbet masasında. Belki en başta tek başına bıraktığım kendime. Ama tükettiğim her şey gibi bu hikâyeyi de burada tüketmek istiyorum. Müsaadenizle…

Sahnenin ışıkları tamamen söndü. Bir kısmı tekrar yandı. Bir büyük loşluğun içinde sessizce beklemeye başladı. Sahnenin arkasındaki camlı bölümden bir mikrofonun açılış sesi duyuldu. Bir ses patlaması tüm salona yayıldı, mikrofona uzanan elin ve konuşmaya başlayacak olan kişinin mikrofona üflemesiyle gözlerini arkaya doğru dikti. Mikrofonun başındaki adam her gün aynı kontrollerin tekrarından sıkılmış, ruhsuz bir tavırla sahneye doğru seslendi.

– Teşekkür ederiz, her şey tamam. Şimdi oyuncular sahneye gelebilir.

Camlı bölümdeki mikrofonun kapanış sesi hoparlörlerden salona yayılırken sahnenin tahta merdivenlerinden aşağı inen birkaç adımla; konuşan, konuşulan, anlatılmak istenen, anlatılamayan, yarım kalan her şey yok oldu.

Ve…

Perde!

Ömer Can Coşkun

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir