Nefaset Konakları

Nisan ayının 5’iydi. O sene yaşanacak olan son 5 Nisan’dı ama kimse bunun farkında gibi görünmüyordu. Özellikle de kediler. Çimenlerin arasında oynaşmayı epey seviyorlardı. Kelebek kovalamayı, insanların duvar diplerine koydukları mamaları yemeyi ve birbirlerini yemeyi sevmedikleri söylenemezdi.

Ofisini açtığından beri hepsiyle içli dışlı olmuştu. Artık isimleri bile vardı, Ayşe her birini tek tek tanıyor, hatta selam veriyordu. Geleneksel bir iş sayılmazdı yaptığı ve epey bir yaratıcılık ve pazarlama kabiliyeti gerektiriyordu. Ama Ayşe yine de işinden memnundu. Güzel ofisi, manzarası ve masası vardı. Dışarı çıkınca oturup iki çay içebileceği sehpası, birkaç tane de sandalyesi vardı. Ulu ulu ağaçlar ve iç açıcı bir deniz manzarası önünde seriliyken insan daha ne isterdi. Belki birkaç tane can yoldaşı. Gerçi bulunduğu yer epey kalabalıktı. İşi ironilerle doluydu fakat hayat işte. Hayat da zaten şaka gibiydi.

Allah’tan Ayşe her zaman kendi kendiyle baş başa kalmayı bilen biri olmuştu. Hem kediler ve köpeklerden âlâ yoldaş mı bulacaktı? Hayatından memnun olmasa ne olacaktı sanki? Aynı kapıya çıkıyordu hepsi. İyisi mi memnun ol, değil mi ama? Senelerce sınavlara gire çıka kendisini ve gençliğini yitirdiğinden beridir böyle bir yaşam felsefesi edinmeye bakmıştı. Elbette gençlere iş çoktu. En azından yaşlılar böyle diyordu. Sonra başka ne diyorlardı? Hah, gençler iş beğenmiyor. İşte, diye içinden cevap verdi Ayşe. Ben beğeniyorum. Hamdolsun Rabbime. Yine de Ayşe, müşteri olarak yaşlılar geldiğinde çok seviniyordu, gençler hoşuna gitmiyordu. Belki onun da ruhu aslında iki yüz yaşında bir nineye aitti de farkında değildi.

Bu kariyer yolunu Ayşe seçmemişti esasında. Gün ışığından yoksun bir bitki gibi sararıp solmaya başladığında babası öne sürmüştü. Her daim çok müşterisinin olacağını da temin etmişti. Ayşe babasına minnettarlıkla bakmış ve bunca başarısızlığına rağmen arkasında duran ailesi olduğu için şükretmişti o an. Çok iyi hatırlıyordu, daha dün gibi. Babası, eski bir bakkal dükkânından bozma ofisini ilk kez ona gösterdiğinde, ne demek istediğini gün gibi anlamıştı. Burada elbette ki müşteri eksiği de şikâyeti de olmazdı. Kelimenin tam anlamıyla imkânsızdı. O ana kadar böyle bir mesleğin varlığından bile haberdar değildi, sonraysa bir sendikalarının bile olduğunu öğreniyordu. Ayşe için yeni ve beklenmedik şoktu. Ama atlattı. Hayat işte.

Ayşe kışın ofisten ayrıldığı vakitlerde hava kararmaya başladığı için hep beyaz elbiseler giyerdi. İşinin bağlamına da uygun bir kıyafetti ve bulunduğu yerde güvende hissetmesini sağlıyordu. Kırılgan görünen ama incitilemez bir gücün sahibi.

Ama şimdi bahardı, lale mevsimiydi. Her yeri papatyalar ve gelincikler kaplamıştı. Ayşe ruhunu da bedenini de bahara teslim etmek isterdi. Sevmek ve sevilmek, ikisinin arasında bir yerde de kendinden bir iz bırakmadan çekip gitmek.

Bugün nispeten sakin bir gündü. Arka caddeden araçlar geçiyor, otobüslerin şiddetli fren sesleri duyuluyordu. Denizin üstünde martılar ve uçaklar uçuyordu.

Ofisin önündeki küçük sokaktan bazen çocuklar bisikletleriyle geçerlerdi. Son sürat bir şekilde, sağlarına sollarına bile bakmadan, sessizce dudaklarını kıpırdatarak. Bazen ona selam verenler de olurdu tabii fakat mahalle sakinleri uyguladığı pazarlama taktiklerini pek tasvip etmiyorlardı büyük ihtimalle. Kim ne derse desin Ayşe’nin metinlerinde ne yalan ne riya vardı. Kim ne derse desin.

“İnsanın hayatı boyunca başına gelecek pek fazla şey vardır, aynı zamanda tüm bunların başına geleceğininse hiçbir garantisi yoktur. Tek bir şey hariç ve bu tek şey yapacağınız tüm yatırımlara değer.

Kim istemez harika bir manzaraya karşı sere serpe uzanıp kendini kaybetmeyi, bir çiçekle, bir tutam çimenle bir olup toprağa düşen gölgelerde huzur bulmayı?

Kuşların cıvıltıları, denizden esen tuzlu meltem, ulu ağaçların gölgeleri ve sonsuz huzurun mekânı… İnsan daha ne ister?

Tek odak noktasının siz olacağınız, tüm gözlerin üzerinizde olacağı, el üstünde tutulacağınız o muhteşem ana tanıklık edecek mekân neden sıradan bir yer olsun? Siz en iyisine lâyıksınız ve en iyinin adresi de burası. Beyazlar içinde, yüzünüzde huzurlu bir gülümsemeyle, vücudunuzda eşsiz benzersiz bir dinginlikle gelin. Nefaset Konakları’na davetlisiniz.”

Reklam metinleri için gece gündüz kafa patlatıyordu ve başarısı inkâr edilemezdi. Evet, insanlara garip gelebilecek bir pazarlama stratejisiydi ama işe yarıyordu. Zaten Ayşe bunca yıllık ömründe hep insanlara normal gelen şeyler yapmaya çalışmış ve başarısız olmuştu. Bazı insanların normal yaşama yazgılı olmaması onların suçu değildi. Bunu kabullenmemek asıl sorundu.

Yine bilgisayarın başında yeni reklam metni ve videosu için düzenleme yaparken kapısı açıldı.

Oh, Ayşe bu çifti tanıyordu. Kelimenin tam anlamıyla değil ama bu müşteri profilini avcunun içi gibi bildiğini söyleyebilirdi. İlk adımı atan kadındı. Ayşe kendisi de bir kadın olduğu, bu sebeple de onları daha iyi tanıdığını düşündüğü için reklamlarının hedef kitlesini kadınlar olarak belirlemişti.

Çift güler yüzle içeri girerken Ayşe de ayağa kalkıp onları buyur etti. Ortama ısınmaları için hal hatır sorup ikisinin de, özellikle de dükkânın her bölümünü inceleyen adamın sinirlerini gevşetti. İsimlerini, çocuklarını, kaç tane torun torba sahibi olduklarını, kısacası ona gereken her şeyi öğrenip zihnine kaydetti.

“Çay, kahve ne istersiniz?” Ayşe onlara doğru eğilerek sordu.

Adam adaçayı isterken kadın çayı tercih etti. “Açık olsun,” diye de ekledi.

“Hay hay.” Ayşe çayları hazırlamaya gitmeden önce ikisinin eline de birer broşür tutuşturdu. “Hemen dönerim. Bu arada siz keyfinize bakın.”

İçerideki bölmeye geçip elektrikli çaydanlığı çalıştırdı. O ikisi ne konuşacak diye kulak kesildi.

“Manzara çok güzel,” dedi kadın. Adamdan ses çıkmadı.

“Burada bir yerimizin, yani aslında iki, olduğunu hayal etsene. Çocuklarımızı, torunlarımızı nerdeyse buradalarmış gibi görebiliyorum.” Kadının sesi Ayşe’nin de tahmin ettiği gibi coşkuyla dolup taşıyordu.

Kadın bir iç geçirerek devam etti. “Burası bizim için harika bir yatırım olacak Kemal Bey. Şu manzaraya bir bak, denizin de tam kıyısı, hem serin de olur. Muhteşem. Ve sakin bir yer, geldiğimizden beridir tek tük araba geçti o kadar. Ruhumuzun huzurunu bozacak hiçbir şey yok. Ne egzoz ne de radyo sesi.”

Ayşe omzunun üzerinden bakıp adamın kafa salladığını gördü. Bu gibi durumlarda erkekler her zaman daha çekingen olurlardı.

“Şu ön sıralardan yer alabilirsek çok daha güzel olur.” Kadın eliyle ideal noktaları işaret etti. Sen hep sol tarafta yatardın, burada da o şekilde tercih edelim.”

Adam, “Sen solda yatamadığın için Muazzez Hanım,” diye homurdandı.

“İşte çaylarınız da geldi.” Ayşe fırsatını kollayıp ikisinin sohbetini böldü. Çayları servis etti ve yerine geçip oturdu.

“Sormayı unuttum, şeker alır mısınız?” Şekerliği uzattı.

“Yıllar oldu hep şekersiz içeriz güzel kızım,” dedi kadın. Ayşe yumuşak bir tebessümle başını salladı.

O sırada adam şeker kavanozunu alıp çayına dört adet küp şeker attı.

“Sen aklını mı yitirdin Kemal Bey?” Kadın eşinin ellerine atılıp kavanozu kaptı.

“Affet güzel kızım. Bu adamı ta buralara kadar çekiştire çekiştire getirdim.” Muazzez Hanım çayını yudumlayıp devam etti. “Bu fikre sürekli karşı çıkıyordu. Ben de neden gelip görmeyelim diye düşündüm.”

Adam, “Hâlâ mantıklı bir fikir değil,” dedi.

“Gördüğün gibi Nuh diyor peygamber demiyor.”

Ayşe başını salladı. “Aslında sıradışı bir tepki sayılmaz,” dedi Ayşe. Adamı da kazanması gerekiyordu.

“Değil mi ama?” Adam hevesle muhabbete katıldı. “Kim böyle bir şeyin hayalini kurar ki? Ve zaten mantık bunun neresinde? Benden sonra tufan, kimin umurunda?”

Ayşe yaklaşan fırtınayı kırk yıllık denizciler gibi seziyordu.

“Senin için zaten neyin önemi var ki Kemal Bey,” dedi kadın. “Ömrüm boyunca ne istesem ne gerek var buna dedin. Hep aynı şey.” Çay bardağını tabağa vurdu. “Düğün desen fiyaskoydu, sünnet töreni desen sanki formaliteydi. Bari bu istediğim gibi olsa dedim ama nerde bende o şans.”

Adam iç geçirdi. “Ayşe kızım, anlatır mısın bu iş neyin nesi,” dedi. “Yani manası nedir böyle bir işe kalkışmanın?”

Ayşe gülümsedi. Demir tavında dövülürdü. “Size mantıksız gelmesini anlıyorum Kemal amcacım,” diyerek girizgâh yaptı. Daha önce onlarca kez yaptığı bir konuşmaydı. “İlk başta benim için de manasızdı. Sonra üzerine düşündükçe anladım müşterilerimin, hatta bazen sizlere yoldaşlarım derim, aslında ne kadar anlamlı bir eylem gerçekleştiriyor olduklarını. Biz burada sizlere sadece bir toprak parçası sunmuyoruz. Biz burada sizlere bir istirahatgâh sunuyoruz. Çocuklarınızın, torunlarınızın her zaman gelip sizlerin etrafında vakit geçirmekten hoşlanacakları bir yer tertip ediyor ve yolculuğunuzu özel kılıyoruz. Nefaset Konakları sizlere devamlı ziyaretçi sunuyor. İki dünyayı adeta birbirine bağlıyor.”

“Yine de anlamsız,” dedi adam. Çetin ceviz olduğunu sanıyordu. “Manzara, tüm o süsler, şekilli çalılar falan. Sanki düğüne gidiyoruz.”

“Düğünden çok daha kesin bir şey varsa o da ölümdür Kemal Amca” dedi Ayşe. En vurucu cümlesinin henüz ağzından çıkmadığının farkındaydı. “Ve bedeninizi bıraktığınız yerin ruhunuzun uçmasını arzu ettiğiniz yeri andırması bir nevi fiili duadır.”

“Hiç böyle düşünmemiştim,” dedi adam. “Hem hakikaten de hep büyük insanların kabri olur, türbesi olur. Onlar Allah’ın kulu da biz değil miyiz?”

Ayşe yüzünde kocaman bir tebessümle, “Biliyor musun Kemal amca, benim daha önce hiç aklıma gelmeyen bir şey söyledin, hay sen çok yaşa.” Adam öksürükle karışık bir kahkaha attı.

Kadınsa gözünden akan bir damla yaşı göstermeden siliyordu.

Ayşe ayağa kalktı. “Şimdi içinize sinen noktaları seçmeye ne dersiniz?”

Yaşlı çifti ofisin karşısında uzanan geniş alana doğru yönlendirdi. Gün ışığı mermerleri göz alıcı bir şekilde cilalıyordu.

Kadın en sevdiği noktayı en nihayetinde bulduğunda adam Ayşe’ye döndü. “Ödeme peşin mi yoksa taksit yapılabiliyor mu,” diye sordu.

“Takdir edersin ki peşin, Kemal amca,” dedi Ayşe. “Taksit bu tarz satışlarda pek tercih edilmiyor.” Güldü. Adam da öksürükleriyle ona katıldı.

Doğrusu Ayşe işini gerçekten de severek ve kendini vererek yapıyordu. Ne de olsa toprak satışı karlı bir işti.

Nuran Ebru

 

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Lacrima , 24/01/2026

    Merhabalar,
    Bir gün arayla iki kez okudum. Metnin içinde hikâyeye hizmet etmeyen kısımlar var. Özellikle giriş kısmı…
    Yaşlı çiftle aralarında geçen konuşmalar zorlama gibi.
    Tatlı bir hikâyeymiş üzerine çalışılsa çok iyi olabilirmiş.

    Kaleminize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir