“Cenneti Yeryüzüne İndirmek” Mümkün mü?

Modern dünya labirentinde, her sabah gözlerimizi bir veri bombardımanının tam ortasında açıyoruz. Bu öylesine sinsi ve şiddetli bir kuşatma ki; zihnimizi, mukaddesatımızı ve benliğimizi bu saldırıdan koruma refleksimizi günden güne yitiriyoruz. Peki, bu savunma hattının en ağır darbeyi aldığı stratejik mecra neresidir? Kuşkusuz, modern dünyanın “yeni mabetleri” haline getirilen o karanlık sinema salonları. İstatistik verilerine baktığımızda bugün sinema sektörü, yaklaşık 750 milyar dolarlık devasa bir endüstrinin aslan payını tek başına elinde tutuyor. Lâkin bahsettiğimiz bu devasa rakamlar sadece finansal bir büyüklüğün işareti değil, aynı zamanda küresel bir zihin iğdişinin de en somut vesikası durumunda. Bizim dikkat çekmeye çalıştığımız Hollywood merkezli bu hegemonik yapı, muazzam değiştirici ve dönüştürücü gücüyle sinemayı masum bir “eğlence vasıtası” olmaktan çoktan çıkardı. Artık onlar için beyaz perde; insanın ruh mimarisini sarsan, inanç iklimini kuraklaştıran ve toplumsal genetiği yeniden kurgulayan modern tasarımcıların oluşturduğu karanlık bir tasarım laboratuvarından başka bir şey değil.

Şimdi durup o göz kamaştırıcı ekranın karşısında şu can yakıcı suali sormamız gerekiyor: Bizler, o büyülü perdede sahiden bir sanat eseriyle mi hemhal oluyoruz, yoksa “insan ve toplum mühendisliği” laboratuvarlarında birer pasif nesneye mi dönüştürülüyoruz? Bu sual aslında uyanışın ilk adımı. Nitekim Uğur Cumaoğlu, Hece Yayınları’ndan çıkan “Cenneti Yeryüzüne İndirmek” adlı kıymetli çalışmasında bu tehlikeye parmak basıyor. Sinemanın bir “yol gösterici” maskesiyle sahneye çıktığını, inşa ettiği “sine-politik” evrenle izleyiciyi sadece bir seyirci değil, o kurgunun ruhsuz bir parçası haline getirdiğini açıkça ilan ediyor. Meseleye bu zaviyeden baktığımızda perdeye vuran parıltılı ışığın, aslında zihnimizdeki kadim değerleri iğdiş etmek ve toplumu önceden kodlanmış kalıplara hapsetmek için kullanılan bir silah olduğunu görürüz. Belki de sinemanın asıl mahareti; yönetmeni, senaristi ve en can alıcı kısmı olan kurgu masasıyla modern dünyanın “yeni mabetlerini” inşâ etmenin ötesine geçerek toplumu kendi kurgusal gerçekliğinin içine hapsetmek oldu. Dediğimiz gibi, bu devasa endüstri, toplumu kadraja alırken aslında bizi kendi hakikatimizden koparıp, kurgulanmış bir sahte cennete davet ediyor.

Fingere: Etimolojik Bir Tuzak

“Cenneti Yeryüzüne İndirmek” kitabının bize göre sunduğu en sarsıcı perspektiflerden biri, sinemanın temel direği olan “kurgu” (fiction) kavramının ontolojik bir hesaplaşmaya tâbi tutulması olsa gerek. Kurgu terimi, kökü Latinceye dayanan fingere kelimesinden neşet ediyor. Bu kelimenin kökenindeki manalar da bir hayli manidar: “Kalıba dökmek, bir tasarımı şekillendirmek” ve daha da ürkütücü olanı “aldatmak, sahtesini yapmak, uydurmak.” 14. yüzyıla kadar kurgu, sadece zihindeki “hayal ürünü bir eser” olarak addolunuyordu. Oysa bugün sinemanın eline geçen kurgu “gerçeğe alternatif üreten” hatta “hakikati yutan devasa bir güç” odağına dönüşmüş durumda.

Sinema, bir sanat maskesiyle zamanı ve mekânı kendi düzlemine aktarır, gerçeği kendi kurallarına göre bir “yapı” olarak yeniden inşâ ediyor. Bu süreçte de kurgusal gerçekliği, gerçek hayatın önüne aşılması güç bir “alternatif” gibi koyuyor. Günümüzün dijitalleşen sinema teknolojileri, görüntüyü veya nesneyi olduğu gibi kaydetmek yerine, kaydedilen veri üzerinde her türlü tahrifata ve dönüşüme kapı aralıyor. Bu durum ise analog sinemanın bilinen “kanlı canlı” insan imgesinden koptuğumuzun ilanı… Artık toplumların ve insanların zihinleri, yönetmenin insafına terkedilmiş kurgusal bir dünya ile yeniden programlanıyor. Bu nedenle “Cenneti Yeryüzüne İndirmek” kitabında Uğur Cumaoğlu’nun düşünen ve dert edinen bir münevver olarak yaptığı tespitleri, uykudaki dimağlar için bir uyanış fişeği hükmünde görebiliriz: Sinema, hakikatin yerine kurguyu ikame ederek, izleyicinin dış dünya ile bağını koparıyor ve onu “hiper-gerçekliklerin” hüküm sürdüğü yapay bir evrene hapsediyor. Bu aldatmaca üzerine kurulu kurgu dünyasının, bizim kadim hakikatlerimizi nerede ve ne zaman kurban ettiğini anlamak, sadece bir entelektüel çaba değil aynı zamanda bir haysiyet ve varoluş kavgası değil midir?

Bir İfsat Silahı: Teo-Politik Tasarım

Sinema; tarihin ve medeniyetin akışından azade, kendi halinde steril bir alan değil. Aksine politik, sosyolojik ve ideolojik zehirlerle örülmüş devasa bir güç merkezi. Hollywood merkezli bu devasa endüstri, ürettiği sahte imajlar ve algı kalıplarıyla sadece birer masal anlatmakla kalmıyor topyekûn dünya toplumlarını “tek tip” bir kültürel köleliğe de mahkûm etmek istiyor. Peki, karşımızdaki bu tehlikeli oyunu hâlâ masum bir sanat faaliyeti olarak görecek kadar gafil miyiz? Aslında karşımızda duran şey, politik, siyasi ve kültürel zorbaların en etkili “yumuşak güç” maskesi, yani ruhu teslim alan sinsi bir işgal enstrümanıdır. Uğur Cumaoğlu, sinemanın mukaddesatla olan kavgalı zeminine de dikkatimizi çekerek mühim bir yaraya parmak basıyor. Filmler, kutsal değerleri asıl ikliminden koparıp yapımcıların, yönetmenlerin şahsi kurgularına göre yeniden biçimlendiriyor, taşıdıkları hakikatin manasını tahrif ediyor. Yazarın “teo-politik tasarım” olarak adlandırdığı bu süreç, kimi zaman yapımcı ya da yönetmenleri “yeni azizler” ilan ederken, kimi zaman da sinema camlarının kırılmasına yol açan bir öfke patlamasına sebep oluyor. Lâkin asıl büyük tehlike bu gürültülü tepkilerin ötesinde gizli: Sinemanın, seküler ve profan inanç sistemlerini geleceğe taşıma vazifesi görmesi ve izleyicinin zihninde din ya da farklı inançların yerini alacak “yapay kutsallar” üretmesidir. Buradan bakıldığında sinema için sadece bir “sanat alanı” demek, hakikate göz kapamak oluyor. Bize göre bu mesele o eşiği çoktan aşmış durumda. Sinema, artık ruhun ve anlamın yerine sahteyi ikame etme, geleceği bu kurgulanmış yalanlar üzerine bina etme kavgasına dönüşmüş durumda.

Mekanik Bir Hezeyan

Sinemayı konuştuğumuz zaman bilimkurgu türüne özel paragraf açmak, onu ayrı bir ciddiyetle tartışmak elzem artık. Bilimkurgu sinemasının insanın gözlerini ve zihnini kamaştıran pırıltılı dekorları arkasında pusuda bekleyen meşum bir ideoloji var: Transhümanizm. Julian Huxley’in itirafıyla bu, insan fıtratını teknolojik imkânlarla ortadan kaldırarak onu aşma iddiasındaki seküler dinden başka bir şey değil. O, bizim “kanlı canlı” insanımızı, hastalıklı, aciz ve “yabani” bir ara form gibi kodluyor. Öte yandan makineyle evlenmiş, güya hastalıklardan arınmış sentetik “insan sonrası” ucube modellerini ise kurtuluş reçetesi gibi önümüze sürmeyi de ihmal etmiyor. Bu mekanik peygamberlik iddiasının kalbinde, insandan razı olmayan ve onu aşılması gereken bir “hata” gören Nietzsche’nin “üst insan” (Übermensch) hayali yatıyor. Sinema, cyborg modelleri ve biyonik beden tasarımlarıyla, insanı organik köklerinden koparıp ruhsuz bir metaya dönüştürmeyi “evrimsel başarı” diye pazarlıyor.

Bu noktada sorulması gereken soru şu: “Cenneti yeryüzüne indirme” vaadiyle anlatılan bu ölümsüzlük masalı, aslında insanın ruhunu ve haysiyetini teknoloji mabetlerine kurban etme ayini değil mi? İşte bizim eleştirdiğimiz bilimkurgu sineması, insanı biyolojik bir kusur olarak gören transhümanist zehri, görsel bir şölen eşliğinde zihinlerimize zerk ediyor. Böylece fıtrata savaş açan, yaratılışa hükmetmeye kalkan kibirli insan modelini de kutsamış oluyor.

Dataizm Labirenti

Modern dünyanın mabetleri, Silikon Vadisi’nin karanlık dehlizlerinde, soğuk sunucu odalarında yükseliyor. Bilimkurgu sineması ise bu yeni nesil mabetlerin “veri dini” olan Dataizm’i kitlelerin dimağına zerk eden sinsi tebliğ cihazı gibi çalışıyor. Yuval Noah Harari’nin fıtrata meydan okuyan “Homo Deus” hezeyanlarını görsel birer ayine dönüştüren bu endüstri, insanı ruh sahibi “eşref-i mahlukat” olmak yerine, sadece veri öğüten bir ara yüz, ruhsuz bir mekanizma olarak kodluyor. Peki, o mukaddes iradeye ne oldu? Uğur Cumaoğlu, uluhiyetin perdedeki oyunlarla göklerden yere indirilip soğuk algoritmalara, biyometrik verilere ve “Büyük Veri” denilen yeni çağın putuna devredildiğini ifşa ediyor. Bu yeni nesil cahiliyede özgür irade, sadece zavallı bir illüzyondan ibaret. Bu modern anlayış ya da tasarımda insan, biyometrik sensörlerin ve yapay zekâ prangalarının kıskacında her an yeniden “programlanabilir” nesneye indirgeniyor. Sinema perdesi de bu noktada kendisine biçilen rolü kusursuzca oynuyor ve insanın kendi hürriyetini, iradesini gönüllü teslimiyetle bu algoritmalara kurban etmesini sağlayan parıltılı bir “ikna odası” gibi işliyor.

Hasıl-ı Kelam

Sonuç olarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki Uğur Cumaoğlu, “Cenneti Yeryüzüne İndirmek” kitabı ile okuyucusuna sadece bir film okuması sunmuyor. Bunun da ötesinde dijital sömürgeciliğin ayak seslerini duyurmaya gayret eden sarsıcı bir “erken uyarı sistemi” inşâ ediyor. Kitabın bütününe yayılan keskin ve tavizsiz duruşu, bir medeniyet çığlığına benzetmiştik. Bu düşüncemizde ısrarcıyız. Eserin isminden itibaren kurulan “cenneti yeryüzüne indirme” metaforu, modernitenin en büyük ve en sinsi yalanı. Sinema; teknoloji aracılığıyla insana ölümü aşmayı, acıyı dindirmeyi ve sahte “tanrılaşmayı” vaat ederken aslında onu kendi fıtratından koparıp soğuk, ruhsuz ve mekanik bir distopyaya hapsettiğini söylemiştik.

Bir tarihçi gözüyle bu kıymetli eseri incelediğimizde, karşımıza çıkan yalın hakikat şudur: Transhümanizm ve Dataizm üzerinden pazarlanan parıltılı “gelecek”, insanın kendi haysiyetine veda edeceği ve yerini makine-insan hibritlerine bırakacağı sinsi tasfiye sürecidir. Sinema, kelime olarak etimolojik kökünde aldatmak yatan “fingere” kavramından aldığı karanlık güçle -belki de ilhamla- bize kurgusal bir tarih dayatıyor. Oysa bizim tek sığınağımız hafızamızı, kimliğimizi ve inancımızı koruyan sarsılmaz “tarih şuuru”dur. Eğer sinemanın sunduğu bu hiper-gerçeklikleri kurtuluş gibi kabul edecek olursak mazimizin yanında insan kalabilme mefkûremizi de ebediyen kaybederiz.

Uğur Cumaoğlu’nun eseri, sinema perdesinden yansıyan sahte ışığın zihnimizi kör etmesine mâni olacak muazzam bir “fikrî barınak” olarak karşımızda. Son olarak şu hakikatin de altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekiyor; sinemanın modern insana vaat ettiği sahte cennete talip olmak, aslında insanın kendi cehennemini eliyle inşâ etmesidir. Sonuç olarak Uğur Cumaoğlu ve “Cenneti Yeryüzüne İndirmek”, bahsettiğimiz sinemanın sahte cennetine ve sahte uyarıcılarına karşı okuyucusunu şuurlandıracak, belli bir bilinç seviyesine çıkaracak ilk bendi, ilk mukavemet barajını yapmak istiyor.

Davut Bayraklı

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir