
Tarih; zaman, mekân ve kişiler değişse de benzer duygu ve düşüncelerin ve dolayısıyla eylemlerin birbirini takip ve tekrar ettiği olaylardan ibaret. Bu olayların öznesi, duygu ve düşünce yapısıyla eylemlerine yön veren insan olduğu için tarihin tekrar eden yapısını insanın kendi döngüsünden ayrı tutamayacağımızı söyleyebiliriz. Çünkü insan, Hz. Âdem’den bu yana süregelen bu devinme hali içinde, doğup büyüdüğü şartların ve geçmiş deneyimlerin etkisiyle hareket etmiş ve yaşam biçimini sözlü veya yazılı dil vasıtasıyla sonraki nesillere aktarmıştır. Bir noktada iyi veya kötü her türlü deneyimin içinde yer bulduğu bu birikime baktığımızda, tarihte insanı eyleme sevk eden duygusal ve düşünsel ortaklığın çokluğunu görürüz. Sevincin, üzüntünün, öfkenin, umudun, kinin, hasedin, pişmanlığın, inadın, kibrin, hırsın, tevazuun… Liste uzayıp gider. Görünen sebepler değişse de insanın bu duygularla ve onları besleyen düşüncelerle kurduğu ilişki büyük ölçüde aynı kalır. Böylece her temsil alanı, kendi temsilcisiyle sürekliliğini korur. Bu, indirgemeci bir bakış da olsa insanlığa mâlolan, tarihin tekerrürden ibaret olduğu sözüyle bu durum ifade ediliyor olsa gerek. Tarihte bu tekrar halini görünür kılan ise insanın hayatla ve diğer insanlarla irtibat kurmasını ve iletişimde kalmasını sağlayan dili olmuştur. Bu bakımdan tarih boyunca söylenmiş ve etkisi itibariyle büyük kitlelere erişmiş sözlerin tarihi hafızanın önemli bir parçası olduğunu ve tarihe geçmiş her sözün ardında doğrusuyla yanlışıyla varlığını sürdüren insanın ortak duyma ve düşünme biçimlerinin saklı olduğunu söyleyebiliriz. Davut Bayraklı, Tarihe Geçen Sözler eseriyle, birçok toplumda karşılık bulan yirmi iki söz ve kavram üzerinden ortak duygu ve düşünce yapısını tespit etmeye çalışmış ve böylece insanın dolayısıyla tarihin kısır döngüsünü gözler önüne sermiştir.
İnsan yaratılışından beri insansa ve yapıp söyledikleri dönüp dolaşıp aynı yerde buluşuyorsa, sınırları belli bu alanda yeni olana ulaşabilmek, olanları farklı bir bakışla görebilmek ancak bu sınırlar içinde derinleşebilmekle mümkün. Davut Bayraklı da hepimizce bilinmesine rağmen –hiç olmazsa kulak aşinalığımızın bulunduğu bu sözleri bilinmeyen yönleriyle ele alarak kendisiyle beraber okura da derinleşme imkânı sunmuştur eserinde. Bayraklı, Tarihe Geçen Sözler kitabında dünya tarihini şekillendiren olayları, bağlamı ve hikâyesiyle unutulan sözleri irdelerken Müslüman-Türk kimliğiyle ön plana çıkmıştır. Kitapta yer alan bölümleri incelediğimizde, karşımıza Malcolm X, Dr. Martin Luther King, Neil Armstrong, Şeyh Ömer el-Muhtâr, Marie Antoinette, General Philip Sheridan, Jül Sezar, Napolyon Bonapart, Diyojen, Galileo Galilei, Rene Descartes, Edward Norton Lorenz, Adolf Hitler, Joseph Goebbels, Josef Stalin gibi tarihin yakın ve uzak dönemlerinde yaşamış, dili, dini ve kavmi birbirinden farklı insanlar çıkar. Eserde tercih edilen sözlerin hem geniş bir zaman aralığı içinden hem de çeşitli coğrafyalardan ve kültürlerden seçilmesi, okurun geçmişle bugün arasında bağlantı kurmasını sağlayarak farklı toplumların birbiriyle etkileşimini de tarihî akış içerisinde takip etmesini kolaylaştırmış.
Bir toplumun söz varlığı, o dile kimlik kazandırır. Toplumun yaşantısı, değerleri ve dünyayla kurduğu ilişki de dilin yönünü belirler. Bu bakımdan dil, içinde doğduğu toplumun aynasıdır. Yazar da eserinde bir dile ve topluma özgü bir sözü anlamak için her şeyden önce sözün ortaya çıktığı toplumun hafızasını dikkate almış, sonrasında farklı toplumlarda ne şekilde karşılık bulduğunu, benzer ve farklı yönleriyle okura sunmuştur. Özellikle “En İyi Kızılderili Ölü Kızılderili’dir!”, “Anneciğim Türkler Geliyor (Mamma Li Turchi!)”, “Uyvar Önünde Türk Gibi Güçlü Olmak”, Yalan Ne Kadar Büyük Olursa İnananı O Kadar Çok Olur!”, “Bir Kişinin Ölümü Trajedi, Milyonların Ölümü İstatistiktir” bölümlerini bu kapsamda düşünebiliriz. Bu bölümlerde, sözlerin arkasındaki düşünce yapısının sözün ortaya çıktığı toplumu ve diğer toplumları nasıl etkilediğini ve değişen şartlarda aynı düşünme biçiminin farklı sözler üzerinden ne şekilde göründüğünü izlemek mümkündür. Örneğin, General Philip Sheridan’ın 1851 yılında söylediği “En İyi Kızılderili Ölü Kızılderili’dir!” sözünün arkasında yatan hikâyeye baktığımızda, Batı dünyasının kendisi dışında kalana var olma hakkı tanımayan anlayışını fark ederiz. Bu anlayış, yaklaşık bir asır sonra Kızılderililer’in yerini Musevîler aldığında, Adolf Hitler’e ve Nazi propaganda bakanı Joseph Goebbels’e atfedilen “Yalan ne kadar büyük olursa inananı o kadar çok olur!” sözüyle tekrar gün yüzüne çıkmıştır. Bu kısımda dikkat çekici olan, aynı zihniyetin güce erişmeden ve eriştikten sonra söyledikleri sözlerin ayrımını net bir şekilde görmekti, diyebilirim. Şöyle ki, Osmanlı Devleti’nin en ihtişamlı günlerinde, Batı’da yaşanan Türk korkusu “Anneciğim Türkler Geliyor (Mamma Li Turchi!”, “Uyvar Önünde Türk Gibi Güçlü Olmak”, “Sahilde Mağribliler Var”, “Türkler Gelmeden Önce!” gibi yaşayıp tecrübe edilerek söylenen ve deyimleşen ifadelerin varlığında görünürken dünyada güç dengelerinin değişmesiyle Batı’nın sarf ettiği bu sözlerde de içerik değişir. Bu bölümlerde, hem bu değişimi hem de gücü elinde bulunduran her toplumun, eylemlerini aynı anlayış üzerine inşâ etmediğini görmek mümkün. Tarihe Geçen Sözler kitabında dikkat çeken bir diğer husus da, ister aynı toplum içinde ister başka toplumlara yönelik olsun, uğradığı haksızlığa ve zulme karşı çıkan, itiraz eden, direnen birilerinin her zaman var olduğudur. “Uzaylı Atalarımız Amerikalılar’a Güvenmeyin”, “Ben Amerikan Rüyası Değil Amerikan Kâbusu Görüyorum”, “Martin Luther King: Bir Hayalim Var!”, “Ben, Cellatlarımdan Daha Uzun Yaşayacağım!”, “ Sezar’a İhanet, Roma’ya Vefa: Sen de mi Bürütüs!”, “Dünya Yine De Dönüyor” bölümlerinin bu duruma örnek niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz. Kızılderililerin ve Siyahîlerin Amerikalılara, Şeyh Ömer El-Muhtâr’ın İtalyanlara, Roma senatosunun Jül Sezar’a, Galileo Galilei’nin Katolik kilisesine karşı duruşu, bu bölümlerde hem bireysel hem de toplumsal etkileri itibariyle ele alınmıştır. Tarihe Geçen Sözler eserinin dikkate değer bir kısmını, birçok dilde benzer kullanımları bulunan, zamanla metafor haline gelmiş kavramlar oluşturmaktadır. İlk kez Amerikalı matematikçi ve meteorolog Edward Norton Lorenz’in meteoroloji alanında ortaya koyduğu “kelebek etkisi” ile Rus kültüründe iç içe geçen oyuncak bebekleri ifade eden “matruşka” kavramlarının, zamanla kazandıkları farklı anlamlar üzerinden, pek çok dildeki benzer kullanımların izleri sürülmüştür.
Son olarak, Tarihe Geçen Sözler’in bana göre en önemli yönü başka söz ve kavramları incelemede de kullanılabilecek bir yöntem sunmasıdır. Bu yönüyle eser, okurun zihninde yazılmaya devam eden, açık uçlu bir metin olarak değerlendirilebilir.
Nur Cihan Şeker

