
Sâdık Hidâyet’in Kör Baykuş adlı eseri, “Hayatta yaralar vardır; ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlık içinde yiyip kemiren yaralar,” cümlesiyle başlar. Hidâyet, İran’ın baskıcı rejimi altında yetişmiş, Kör Baykuş’u kapağında İran’da satışının yasak olduğunu belirten bir notla yayımlamış, eserde de vurguladığı üzere “kendini gölgesine anlatmak isteyen” bir yazardır. Kör Baykuş’ta başkarakter, “Gölgem beni yazmaya zorluyor” der; fakat bir yandan da “Göz ucuyla gölgeme baktıkça korkuyordum” diye ekler. İnsanın yeşereceği yerde, önce ıstırapla kök salmaya ihtiyacı vardır.
Kitapta gölge imgesiyle karakterin kök saldığı yaraları okuruz. Karakter, belki de Hidâyet’in ta kendisi, yaralarını yazdıkça anlamaya başlar. Annesinin ölmeden önce bıraktığı, içine zehir katılmış bir şişe şaraptan söz ederken, “Bundan daha değerli bir yadigâr bırakılabilir mi?” diye sorar; ardından, “Hediyesinin ne kadar değerli olduğunu şimdi anlıyorum” der. Yazdıkça, âşık olduğu kadının da ürkütücü kahkahasıyla hayal ettiği yaşlı hurdacının da aslında kendi gölgesi olduğunu fark eder. Yaralarını anlatarak özgürleşir, kök saldığı yerden yeşerir.
Kitapta ölüm kavramı, bir mutluluk anının sonucu ve nihai bir son olarak ele alınır. Kavuşma anı gibi tasvir edilen sahnelerde başkarakter, sevdiği iki kadını da bir bıçakla öldürür. Hayal ettiği ebedi güzelliğe kavuşması sanki imkânsızdır. Zihninde idealize ettiği kadın ile gerçekte yakından görme imkânı bulduğu kadının görüntüsü, hayal ile gerçeğin çarpışması gibi iç içe geçtiğinde onda derin bir rahatsızlık uyandırır. Başka bir deyişle, hayalindeki kadına ulaşmak huzur değil, huzursuzluk verir. Gerçekliği reddetme isteğini doğurur. Bu rahatsızlık, eserde ancak cinayet gibi karanlık eylemlerle bastırılabilecek bir gerilim olarak anlatılır.
Karakter, düşsel sevgilisini yeniden görebilme umuduyla evine dönerken onu görür, sevgilisi de kendi isteğiyle eve girer. Ancak karakter, kadını yatağa yatırdığında onun aslında bir ölü olduğunu fark eder. Yıllardır yaşadığı bu evde sanki hep bu ölü bedenle birlikte yaşamış gibidir. Düşsel sevgilisinin, zihninde kendi arzusuna göre biçimlendirdiği “kahpe karısı” mı olduğu, idealize ettiği, aslında hiç var olmamış bir kadın mı olduğu, yoksa hikâye ilerledikçe çoğalan gölgelerden biri mi olduğu asla netleşmez.
Karakter, kadının ölü bedenini gömmek istediğinde onu taşıyabilmek için bedenini parçalara ayırıp bavula koyması gerektiğini düşünür. Eserde son derece soğukkanlı bir dille aktarılmış gibi görünen bu sahnenin, gerçekte kurban kesimine tanık olduktan sonra bir daha ağzına et sürmeyen bir yazar tarafından kaleme alındığını bilmek hayli şaşırtıcıdır. Bu durum, eserdeki cinayet sahnesine dair şu ihtimali düşündürür: Hikâye düşsel bir düzlemde kurulmuştur ve karakterin sevgilisini bıçakla parçalayıp bavula koyması zihninde gerçekleşen bir tasavvurdur. Nitekim daha sonra gömecek bir yer bulduğunda sevgilisini bavuldan çıkarır ve onun şaşkınlıkla, kederle bakan gözleriyle karşılaşır. Hikâye ilerledikçe okuyucu da gerçeklikle bağını giderek yitirir, sanki başka bir zihnin gördüğü bir rüyaya tanıklık ediyormuş hissine kapılır.
Sadık Hidâyet’in Kör Baykuş’u, daha ilk sayfasından itibaren hikâyenin ruhunu okura hissettirir. Okuduğumuz kelimelerin, masaya eğilmiş kambur bir beden tarafından yazıldığını; o bedenin mum ışığında aydınlanan duvara düşen gölgesini ve yazarın göz ucuyla kendi gölgesine bakışlarını bize yalnızca anlatmaz, aynı zamanda gösterir. Böyle bir hikâyenin sayfalarla buluşması ve günümüze kadar ulaşması, eserde de ima edildiği üzere, bir ruhun kader ortaklarıyla birleşme arzusundan doğar. Hidâyet, tam da kendi hissettiği, yaşadığı ve içinden geçtiği bir rüyaya kelimelerle hayat vermeyi başarmış, aradan geçen seksen yıla rağmen bizlere hâlâ o rüyayı izleme imkânı sunmuştur.
Kör Baykuş’u okuyanların aklında şu soru canlanabilir: İnsan neden yazar? Ya da Oğuz Atay’ın Eylembilim’inde sorduğu gibi “Ne zaman yazmaya başlar?” İçinde taşan şeylerin varlığına artık tahammül edemediğinde, kabına sığmayan düşünceleri başka gözlere ihtiyaç duyduğunda mı yazar? Görülmek umuduyla mı yoksa kendini görebilmek umuduyla mı kalemi eline alır? Düşle gerçeğin ayırt edilemediği bir öyküyü gerçek kelimelerle anlatabilmek için o düşten uyanmak gerekmez mi? Bu sorulara, insanın neredeyse kendisine dışarıdan bakacak kadar kendine yabancılaşmasını anlatan Sâdık Hidâyet’in şu sözleriyle cevap verebiliriz: “Fakat ben gölgem için yazıyorum, gaz lambasının duvara yansıttığı gölgem için. Kendimi ona tanıtmalıyım.”
İnsan, anlatma ihtiyacına karşı koyamadığında yazmaya başlar. Eserin başkarakteri, duvardaki gölgesine göz ucuyla bakar, baktıkça korkar ama yazmayı sürdürür. Çünkü anlatma ihtiyacına direnemez, kendini kendine anlatma zorunluluğuyla yazar. O, gölgesine bile yabancıdır. Onu, yazdıklarını oburca yutmak isteyen uğursuz bir varlık olarak tasvir eder. Ne var ki göz ucuyla izlediği bu gölgeden kaçmaya çalışırken, aslında kendini anlamaya başlar ve gölgesini çoğaltarak karakterlere can verir.
İnsanın içinde kaybolduğu her çıkmaz sokak, zihinde bir hapishane kurar. Bu hapishane sade cümlelerle anlatılamaz. Bu yüzden eserde gerçekçi karakterler yerine “düşsel bir sevgili”, “kahpe karısı” ve “ihtiyar bir hurdacı” yer alır. Okur, bu karakterleri tanıdıkça, duvardaki gölgenin çoğalarak bu üç bedende hayat bulduğunu anlatıcıyla birlikte fark eder. Anlatıcı, zihnindeki hapishaneyi gerçekle hayalin iç içe geçtiği bir kurgu içinde, üç ayrı karakter aracılığıyla betimler. Bahsedilen tüm bu figürler, ana karakterin bedeninde toplanmış gölgelerden ibarettir. Yazdıkça yarattığı bu ruhlar, gölgesine teselli olur. Kendini kendine anlatan yazarın, yazdıkça anlamaya başladığını görürüz. Yazmanın tesellisi de tam olarak burada başlar.
İnsan, içinden taşan duygu ve düşünceleri yazarak kurtuluşa erebilir mi? Karakter, ihtiyar hurdacının verdiği testideki çizimle kendi çiziminin aynı olduğunu fark ettiğinde, çektiği acının kendisinden önce de yaşanmış olduğunu bilmenin verdiği bir rahatlama hisseder. Yazmak, yazar için mutlak bir kurtuluş yolu olmayabilir. Fakat okuyucu olarak bizimle hemhâl olan bir insanın varlığını, onun kelimelerinde ve anlattığı hikâyelerde görmek, bize derin teselli sunar. Acılarımız böylece yalnızlık sıfatını yitirir. Yazar, kader ortağı hâline geldiği okuyucuya hikâye anlatarak ve böylece gölgesini görünür kılarak, aslında kendi yaralarını da sarmış olur. Ve Kör Baykuş’u, gölgesinden yeşerecek insanlara emanet eder.
Eda Çılgın


2 Yorum