
“Ya hükümet kızınızı kaçırırsa? Bu, 1905’ten 1971’e kadar her hafta Avustralya’da yaşandı.”
Phillip Noyce, Tavşan Geçirmez Çit (Rabbit Proof Fence) filminin afişine bu soruyu kazıdığında, Avustralya’da 66 yıl boyunca her hafta tekrarlanan karanlık bir hakikati dile getiriyordu. Dönemin sömürge valisi bu ifade karşısında bir özür beklese de, yönetmenin yanıtı tarihe not düşülecek türdendi: “Afiş için özür dilememi istiyorlar, belki de onlar yerli vatandaşlarımızdan özür dilemeli.” Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan film, evlerine dönmek uğruna 2.000 kilometre yürüyen üç kişinin zorlu yolculuğunu anlatıyor.
Avustralya’da tartışmalara yol açan Çit, muhafazakâr yazarların sert eleştirilerine hedef oldu. Bilhassa Aborijin yazar Doris Pilkington Garimara’nın, annesinin ve iki kuzeninin 1930’larda yaşadığı gerçek olayları kaleme aldığı kitaptan uyarlanan film, başta Avustralya olmak üzere tüm dünyaya Beyaz Adam’ın ırkçı, katil ve iğrenç yüzünü bir kez daha gösterdi.
Doris Pilkington, kitapta Aborjinlerin kültürüne ve yaşadıkları şiddet, zulüm ve katliamlara dair birçok bilgi aktarırken bunları filmde görmüyoruz. Noyce’un filmde çocukların kaçış hikâyesini öne çıkarması, kitabı gölgede bırakmış gibi görünse de sonuç tam tersi oldu. Hollywood desteğiyle ABD’de vizyona giren ve kendi ülkesinden çok daha fazla ilgi gören film, kitabın da dünya çapında tanınmasını sağladı. Elbette bu bir hata ya da kasıt değil edebiyat ve sinemanın dilinin birbirinden farklı olmasından kaynaklanıyor ya da başka bir ifade ile buna kültür endüstrisinin etkisi de denilebilir.
Kardeşten farksız olan Molly, Gracie ve Daisy; hükümet görevlilerince ailelerinden koparılıp, evlerinden iki bin kilometre uzaktaki bir melezleştirme kampına hapsedilirler. Bu kampta aç bırakıldıkları için hırsızlık yapmaya mecbur kalır, üstüne bir de bunun için cezalandırılırlar. Kendi dillerini konuşmaları, “Biz o gevezeliği yapmayız, burada İngilizce konuşuruz” tehditleriyle yasaklanır. Melezleri sindirmeyi görev edinmiş ve Beyaz Adam zihniyetinin vücut bulmuş hâli olan Neville’in eziyetlerine katlanmak zorundadırlar. Ancak zulüm dayanılmaz noktaya vardığında, evleri Jigalong’a dönmek üzere kaçmaya karar veren üçlüyü, çok çetin bir özgürlük mücadelesi beklemektedir.
Bir Politik Kâbusun Karanlık Geçmişi
Phillip Noyce, yönetmen koltuğunda tarafsız kalmak yerine tavrını net bir şekilde ortaya koyuyor; seyirciyi arafta bırakmıyor. Kahramanlarımız çit boyunca ilerlerken bazen köylülerin desteğini görseler de, çoğu zaman “bu zorlu yolu aşamazlar, ölürler” diye düşünenlerce ihbar ediliyorlar. Ancak her türlü takibe ve ihanete rağmen, aralarındaki güçlü bağ sayesinde yola devam edebiliyorlar; öyle ki Daisy’nin gücü tükenip yürüyemez hale geldiğinde, Molly onu sırtında taşıyarak ilerliyor.
Ne var ki grubun kaderi Gracie’nin ayrılmasıyla değişiyor. İstasyona giden ve raylarda dalgınca yürüyen Gracie, peşlerindeki yetkililerce yakalanıp bir araca bindiriliyor. Arabanın arka camından kardeşlerinin saklandığı yere son bir bakış atarken, Molly acı gerçeği dile getiriyor: “Gitti, geri dönmeyecek.” O andan sonra Gracie’den bir daha haber alınamıyor.
Beyaz Adam’ın sömürge düzeninde, çocuklar melezleşmeleri uğruna hem fiziksel ve ruhsal işkenceye maruz kalıyor hem de ailelerinden koparılmanın ağır travmasını yaşıyor. Dolayısıyla en güçlü aile bağlarını dahi kökünden sarsıyor. Kıtaya sonradan yerleşen İngiliz kökenlilerin, hükümetin bu sapkın mantığını yadırgaması beklenemez. Aksine, onlar da filmdeki Neville karakterinin, “Kırsal kesim yerlileri kendilerine karşı korunmalı, keşke onlar için ne yapmaya çalıştığımızı anlayabilselerdi.” sözlerindeki çarpık zihniyeti paylaşırlar. Zira sömürgeci aklın, olaylara bundan farklı bir pencereden bakması zaten imkânsızdır.
Sömürgeci zihin, tahakküm altına aldığı her topluma tarihin en büyük iyiliğini bahşettiği sanrısıyla yaşar. Onlara göre, bu sözde lütfa gösterilen her türlü direniş, sömürülenin cehaleti ve ilkelliğinden ibarettir. Nitekim Kuzey Amerika yerlilerinden Asya, Afrika ve Güney Amerika halklarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada; Batı sinemasının yerel kültürlere bakışına daima bu üstünlük kompleksi, önyargı ve ötekileştirme damgasını vurmuştur.
Noyce, bir hikâyeden hareketle dünyanın farklı coğrafyalarında ve farklı zamanlarında ortaya çıkmış, yaşanmış zulümlere, çalınmış nesillere, gölgede kalmış ve hikâyesi unutturulmaya çalışılan sayısız millete ve kültüre yeni bir tarihsel pencere açıyor ve sömürgeci zalimlerin maskesini düşürerek gerçek yüzünü ifşa ediyor. Böylece insanlığın vicdanında bu sapkın zihnin yeniden yargılanmasının yolu açılıyor. Ayrıca tüm dünya bu sömürgeci zihniyetin açık pazarı haline gelmişken, insanlığın onları yargılayacak ne bir mahkemesi ne de gücü kalmıştır. Günümüz toplumları, tam da bu zihniyetin arzuladığı o melez ve köksüz kültürlere çoktan dönüşmüş, üstelik celladına minnet duyarcasına bu halden memnun kalmıştır.
Marlo Morgan’ın Bir Çift Yürek eserinde gördüğümüz yaklaşım da aslında bu vicdani yükün tezahürüdür. Batılı insan, yok etmeye çalıştığı Aborjinlerin bilgeliğine sığınarak, onların arasında ruhsal bir yolculuğa çıkar ve bir nevi günah çıkararak kendini temize çekmeye çalışır.
Aborjin çocuklarının ailelerinden zorla koparılması, koca kıtayı adeta açık hava tımarhanesine dönüştürmüştür. Zihinleri yıkanarak Beyaz Adam’a fabrika işçisi ya da ev hizmetçisi yapılan bu insanların maruz kaldığı zulüm, Batı sömürgeciliğinin lügatinde pişkinlikle eğitim olarak geçer. Hatta bu küresel düzen içinde, kölelerin itaati efendilerini yeterince memnun ederse, bir lütufmuşçasına önlerine demokrasi kırıntıları dahi atılabilir.
Şizofrenik Bölünmenin Metaforu: Çit
Yarı beyaz çocukların siyah toplumdan mutlak surette kurtarılması gerektiği inancı ve baskın “beyaz gen”in, zamanla bu çocuklara direniş bilinci kazandıracağı korkusu… İşte bu endişe, devası olmayan bir öjenik saplantı gibi Beyaz Adam’ın uykularını kaçırıyordu.
Çözümü, açık tenlileri zorla kendi aralarında evlendirerek siyahlığı biyolojik olarak tasfiye etmekte aradılar. Korku ve ıstırap içinde, bildikleri her şeyden koparılan kahramanlarımız ise; üzerlerinde oynanan bu soğukkanlı toplum mühendisliğinden ve kurbanı oldukları o karanlık yok etme projesinden tamamen habersizdiler.
Filmdeki “çit”, sadece kıtayı kuzeyden güneye doğru ikiye bölmekle kalmıyor, aynı zamanda beyazı siyahtan, yerliyi işgalciden, köleyi efendiden, zihni bedenden ayırıyor. Zihni ve benliği esir olduğuna bedeni de köle olduğuna ikna ediyor. Bu durumu filmde en iyi karşılayan örnek “iz sürücü”dür. İz sürücü, sürekli bir takip ve kontrol altında olma hissi ve endişesi ortaya çıkarıyor ve kurtuluş umudunu yok ediyor.
Beyaz Adam, yerleşim kurma bahanesiyle kıtadaki istilacı tavşanlar gibi gittiği her kıtayı işgal etti. Bu istila ve işgallerden sonra yerli halkların nüfusu hızla eridi ve geriye kalan azınlık da baskı altına alınarak sindirildi. Bir zamanlar kendilerine ait olan topraklarda ikinci sınıf insana dönüşen yerliler, Beyaz Adam’ın görkemli medeniyet kurma hayallerinin içinde medenileşerek(!) köklerinden koparıldılar. Bugüne ulaşana kadar bu durum bir benlik ve zihin yarılması olarak süregeldi ve bugünden geleceğe etkileri daha da derinleşen bir parçalanmaya dönüştü. Filmde de betimlendiği üzere Neville’ın amacı, gelecekteki nesillerden Aborjinleri tamamen yok ederek, karışık ırkı ortadan kaldırmaktır. Başka bir ifade ile söylersek, genetik ve kültürel tüm kodları “beyazlaştırmak”tır.
Çit; hükümetin koyduğu ve kıtayı siyah ve beyaz olarak ikiye bölen; kızların gözünde acıyı, kederi, yalnızlığı, sürgünü anlatan ve seyircinin zihnindeki dünya ile birleşerek yeni sınır hatları ve kırmızı çizgiler oluşturan çit olarak da betimlenebilir. Nitekim Beyaz Adam tüm bu “sorun”ları beyaz bir ulus olma fikrini zorla dikte ederek bu çiti aşmaya çalışmıştır.
Tavşan Geçirmez Çit, dram kurgu ile politik kurguyu bir arada harmanlayan bir film. Beyaz Adam, dünyanın her yerinde ve tarihin her safhasında acı-travma-şizofreni ile aile-kimlik-kültür-aidiyetin bağlarını koparma üzerine içten pazarlıklı politikalar uygulayarak bunu başarmıştır. Her film tarihin ve hayatın bir kesitine odaklansa da Çit’te anlatılanlar, halen dünyanın bir çok yerinde devam ediyor ve film bize Beyaz Adam’ın zihninde gizli olan tüm şeytanlıklara karşı “tehlike halen devam ediyor, uyanık ol!” mesajı veriyor. Çünkü Beyaz Adam’ı tanımak, onun asıl niyetini anlamaktır. Bu nedenledir ki Neville, Aborjinler tarafından “Bay Şeytan” olarak adlandırılır.
Çit, insanı köklerine, değerlerine ve toprağına bağlayan görünmez bağların kolayca koparılamayacağını hatırlatır. Film, tüm asimilasyon politikalarının insan ruhundaki direnci kırmak için döndüğünü, bu baskının nihayetinde kişiyi kendi geçmişini inkâra sürüklemeyi hedeflediğini gözler önüne serer. Şayet yaşanmış acılardan beslenen bu eserler olmasaydı, Beyaz Adam’ın medeni maskesini düşürüp, ardındaki kapkaranlık çehreyle yüzleşmemiz belki de mümkün olmayacaktı.
Ruh Kuşunu Özgür Kılmak
Doris Pilkington’ın eserinde Beyaz Adam’ın sergilediği şiddet daha fazla olmasına rağmen Noyce, filmde bu şiddetin dozunu azaltmış ve daha çok hikâyeye odaklanmış, fakat buna rağmen çok tepki almış. Kitaptan bazı alıntılarla kitap ve film arasındaki farkı anlamak meseleyi daha anlaşılır kılacaktır. Zira bu örnekler, bir betimlemeden öte yerli halkın yaşadığı ve bir asır boyunca dünyadan gizlenen gerçekler olarak ifşa edilmiş oldu.
“Molly, Daisy ve Gracie, beyazların kendileri için düşündüklerinden habersizdiler. Onlar da beyaz bir babadan olma çocuklar için tasarlanan planın bir parçası olacaklardı. (…) Binlerce mil güneyde politikacılar ve resmi görevliler Molly, Daisy ve Gracie gibi çocukların kaderini tayin etmeye çalışıyorlardı.”
“Kırsal üretimin gelişmesi kaçınılmaz olarak tüm Aborjinleri etkilemişti. Kimisi ata toprağından sürülmüş, kadınları tecavüze uğramış, pek çoğu şiddet görmüş ve katledilmişti. (…) Aborjin kadınlarını kaçırmışlar, cinsel köleleri olarak gemilere bindirmişler, ihtiyaçlarını giderdikten sonra da hepsini öldürüp cesetlerini okyanusa atmışlardı.”
Tüm yaşanılan işkenceler, acımasızlıklar ve insafsızlıkların izlerini taşıyan Çit, kitap ve filmden sonra ortaya çıkan etkiyle bir merak nesnesine dönüşmüş. Bu durum bir turizm patlamasına yol açmış ve insanlar “çiti” görmek ve ona dokunmak için heyecan ve iştahla olayın geçtiği yerleri görmek istemiş ve sömürgeciler bu yolla da insanları sömürmeyi sürdürmüştür.
Ezcümle kahramanlarımız, her ne kadar filmde var olan sömürgeci sisteme ve zihne meydan okuyarak kaçmayı başarmış ve geçici bir zafer kazanmış olsalar da kitabın filme aktarılmayan bölümlerinde, sonradan tekrardan yakalanarak kâbusları olan kampa geri gönderiliyorlar. Molly, Aborjinlerin yaşadığı kâbusları sayıklayan hafıza ve belki de bunları anlatmaya çalışmış tek şahit olarak yaşamaya devam ediyor. Annesinden dinlediği ve nesilden nesile aktarılan Aborjin kültürünü öğrendiği bir zamanda, annesi başlarının üstünde uçan kuşu göstererek “Bu bir ruh kuşu, sana her zaman bakıp yol gösterecek” der. Doris Pilkington’ın da dediği gibi “Beyaz Adam’ın yasaları çocuklarımızı bizden çaldı ama kalplerimizi hiçbir zaman çalamadı.”
Uğur Cumaoğlu

