
Edebifikir ekibi haftalar önce duyurulan büyük buluşma için artık saatleri sayıyordu. “Hatırlamanın Yükü ve Unutmanın Bedeli” isimli konferans duyurulduğu tarihten itibaren geniş halk kitleleri tarafından protesto edilip engellenmeye çalışılmıştı. Ancak uzmanlar dünyanın refahı için Edebifikir ihtiyar heyetinin ne yapmak, nereye varmak istediğinin anlaşılması gerektiğini, anlaşılamadığı takdirde insanlık için ciddi sonuçlar doğuracağını söylüyorlardı. Kendileri geniş olmasına rağmen zihinleri dar olan kitleler ise uzmanların bu görüşlerine karşı üç maymunu oynuyor, The Ekonomist’in kapağından Edebifikir’in durdurulmasına yönelik malzeme devşiriyorlardı. Ekibin her bir ferdi protestolara aldırış etmeden Abbara Kahve’nin yolunu tutmaya başladı.
Sulhi Ceylan gecenin bir vakti “Eylem bir kız ismi değildir” diyerek uykusundan aniden uyanmış ve konferansa yürüyerek gitmeye karar vermişti. Yol tam tamına 11 saat 8 dakika gösteriyordu. “Dışı sükûn ile zahir içi deruni mahşer” olan montunu alıp seher vaktinde Kocaeli’ndeki malikanesinden yola çıktı.
Konuşan Tarih Basın Danışmanı ve Of ve Çevre Ülkeler Medya İlişkileri Yönetim Kurulu Başkanı Davut Bayraklı hangi asrı konuşturacağına karar verebilmek için takvimleri yokluyordu. Sulhi kendisine yalnızca 20 dakika konuşmasını söylediği için on bin yıllık tarihi konuşturmanın yeterli olacağını düşünerek buluşma mekanına doğru harekete geçti.
İbrahim editörlüğünü yaptığı derginin yazılarını vaktinde alamamış olmanın verdiği kadim editörlük kederiyle gözlerini kısıp sakallarını ovuşturarak kendi kendine dert yanıyordu. Ona göre dergi, bir sayıdan ziyade insanı sabırla terbiye eden bir mürebbi idi. Orhun ve Kaplan ise bunların hiçbirini umursamıyordu. Bu düşünceler içinde, konferansa geç de olsa iştirak edecekti.
Adem Suvağci konferansın başlamasından saatler önce mekâna gelmiş ve etrafı gelebilecek tehlikelere karşı iyice kolaçan etmişti. Kasketi ve kabanıyla adeta dosta düşmana korku salıyordu. Dosta verdiği korkunun sebebi herhangi bir konuda aniden ve itiraz kabul etmez bir biçimde haklı çıkabilme yeteneğiydi. Bu durum dışında tüm ekip Adem’in yanındayken ona neredeyse iç huzurlarını dahi emanet edecek kadar derin bir güven hissediyordu.
Oğuzhan Yılmaz editörün “Metro günlükleri ne oldu kaç gündür ses yok” sorusundan çekindiği için metronun ilk ve son durağı arasında mekik dokuyor, güvenlik görevlisi kovmadan metrodan asla inmiyordu. Kovulduğunda ise tekrar karşı perona geçip metroya biniyordu. Adem aramasa konferans vaktinin çoktan geldiğini bile fark etmeyecekti.
Mücahit Emin iki gün önce Sulhi’ye bir mektup yazmış, nereye gideceğini bilmediği için yerinde durduğundan bahsetmişti. Sulhi de ona konferansın adresini ve saatini yazıp cevap vermişti. Emin en azından iki gün sonra nereye gideceğini bildiği için sükûnet bulmuştu. Buluşmayı iple çekiyordu derken… Vakit nihayet gelip çatmıştı.
Ekip Abbara’da bir araya geldi. Konferans yağmur duasıyla başlamıştı. Abdulkerim Yayla ve Muhammed Vefa yağmur duasına neden şemsiyesiz gelindiğini anlamaya çalışıyorlardı. İyi ki bilmiyor kalabalıklar mısraına gelindiğinde bunun Sezai Karakoç şiiri olduğunu idrak etmişlerdi. Davut Bayraklı 20 dakikalık konferansında daha önce hiç kimsenin duymadığı 23’ü münevver 92 aydından bahsetmiş. 8’inin ismini ise unutmuştu. Davut konuşmasını bitirdiğinde konferans metninin de içinde yer aldığı kitaplar konuşmanın tesiri ve Adem’in de özverisiyle konferansa katılan binlerce insana pay edildi.
Konferans bitip kalabalık dağıldığında Mehmet Fatih Dervişoğlu ufukta göründü. Ahenk Kitap mütevelli heyeti ve yönetim kurulu başkanı görevini icra eden Dervişoğlu’nun geldikten sonra ekibi Ahenk Semai Kahvesi’ne yönlendirmesi kafalarda bir soru işareti oluşturdu. Ancak “bir tel kopar ve ahenk ebediyen kesilir” korkusuyla hiç kimse bu bağlantının üzerinde durmadı. Mekâna geçilip çaylar söylendiğinde olanlar oldu.
İbrahim konuyu evliliğe getirecek bir söz söyler söylemez Mücahit Emin hariç masadaki diğer tüm evliler suspus olmuştu. Evli kişilerin suspus olmasını fırsat bilen Sulhi kılıcını kınından yarıya kadar çıkartmış metalin soğuk sesi mekânın gürültüsünü bastırmıştı. Havaya sinen bir barut kokusu yoktu ancak gerilim gerçek bir savaş kadar ağırdı. Mücahit Emin herkesi şaşırtarak Sulhi’ye hamle etme fırsatı tanımadan saldırıya başlamıştı. Kılıcını kınından oynatmaya gerek dahi duymadan söylediği sözlerle tavından yeni çıkarılmış kadar sıcak sözlerini usta bir savaşçı edasıyla İbrahim’in zihnine kazıyordu. İbrahim’in gardı gittikçe düşüyor, başına gelebilecekleri işittikçe savaş meydanından geri çekiliyordu. İbrahim kederden üç parçaya bölünmüştü. Orhun’un bakışları sert duruşu kararlıydı. Kaplan ise sessizdi ama sessizliği daha tehlikeliydi. Onun için kaçış yolları birer birer kapanıyordu. İbrahim dört bir yandan kuşatılmıştı. Sulhi yaşananlar sonrasında kılıcını kınına tekrar yerleştirmişti. Aslında savaş meydanına en başta yalnızca kendisinin atılacağını düşünmüştü. Ancak Mücahit Emin’in âni hamleleri karşısında buna gerek kalmamıştı. Zaten savaşın sonucu çoktan belli olmuştu. Bu bir kan savaşı değil irade savaşıydı. İbrahim’in iradesi ağır ağır çözüldü. İçindeki hararet çayın sıcağından fazla olduğu için Mücahit Emin gelen çayları su gibi tüketiyordu. Sulhi olayın vahametini anladığı için Mücahit Emin’i sakinleştirdi. Savaş bitmişti…
Yaşananlar sonrası tüm ekip İbrahim’in aynı tarih ve saatteki Türk’ün İntikam Hakkı paneline gitmek yerine “Hatırlamanın Yükü ve Unutmanın Bedeli” konferansına katıldığı için pişman olduğunu yüzünden okuyordu. Ekip eve dönmek için mekândan ayrılıp her biri bir yana dağıldıktan sonra İbrahim metroya geçti, çantasından Of Not Being a Jew kitabını çıkarttı. Bir tefeül çekerek kendini şiire bırakmak ve yaşananları unutmak istiyordu. Sayfayı açıp gözüne ilk çarpan mısraları okumaya başladı: “Benden ısrarla nefsimi ıslah etmemi istediler / Nerede bende o göz / Var mı bende öyle bir dirim / Nefsimi / Söylesinler kimler hesabına ıslah edecekmişim” mısraların denk gelişi şaşkınlık vericiydi. Sanki İbrahim şiiri değil de şiir onu okuyordu. Hemen birkaç sayfa atlayarak bu mısralardan uzaklaşmak istedi. “Gaflet miymiş yaşadığım istiğrak mı / Nereden bilecektim canıma batan / Dikenleri ayıklamaya dalmışken / İbadetimden olmasa bari derken kuşkum / Savaş bitmiş ben nöbette unutulmuşum / Savaş bitmiş ben bunu / Koynumun boşluğuyla anlıyorum.” Okudukça derdi büyüyordu. Hızla kitabı kapatıp başka bir kitap okumaya başladı. Metrodan inip eve doğru yürüdüğünde ise 26 sayfasını da ezbere bildiği şiirin mısraları diline dolanmaya devam ediyordu: “Demek Âdem ahfadından / Savaş bittiği için koynu boşalan / Bir kişi gerekiyormuş o da bendim”
Oğuzhan Yılmaz


2 Yorum