
Bacalardan sızan is kokusu, birbirine sustalı çeken dolmuş şoförlerinin kavga sesleri ve kapanan kepenklerin yankısı, yalık köpeklerin düğün tıngırtılarıyla birleşince, camii avlusunda inzivaya çekilen kumrular Maltepe varoşlarında akşam olduğunu anladılar. Neden sonra, kumrulardan alacalı olanı minareden bir hışımda fırlayarak Gülsuyu’nun en gülsüz, en izbe, en tekinsiz sokağının en dik yokuşunda, handiyse metruk bir binanın pervazına tüneyip, yarı açık camından dumanlar tüten penceresine kulak kabarttı.
“Kant’ın sentetik a priori önermesi, bilgi kuramında devrim niteliğinde bir kavram. Kant, sentetik a priori önermelerin mümkün olduğunu savunarak, hem deneyimden bağımsız hem de bilgiyi genişleten önermelerin var olduğunu iddia eder. Bu, onun transandantal idealizm felsefesinin temel taşlarından biridir. Bilahare, hazretin öncülü olan Descartes…”
Bir yandan ekibe çay servisi yapıp diğer yandan yemek hazırlama telaşında olan Oğuzhan Yılmaz, boşluk anlarında Sulhi Ceylan’ın ağzından çıkanları not almaya çalışıyordu. Aslında ne Kant, ne Descartes, ne de Heidegger Oğuzhan’ın umurundaydı. Sol eliyle çaktırmadan siper ettiği defterine ileride adını Katya koymayı düşündüğü, kadınların yerine yeni evlilerin toplu mezarlarını kıyı bucak temizleyen akıllı süpürge modellerini sıralıyor, fiyat maliyet analizi raporlarını düzenliyordu.
Telefonun çalmasıyla heyecanlanan Oğuzhan, boşta kalan sağ elini sehpaya doğru uzatayım derken olan oldu. Ahşap parkelerin çatlaklarında yüzen kaçak çay partikülleri, etrafa şarapnel parçaları gibi dağılan cam kırıkları, soğuyan havayla hızla genleşen su buharının nuranî helezonları… Şangırtı sesiyle mutfağa bakan kapının gıcırtısı işitildi. Kapıda; saçı sakalına karışmış, diz kapakları pot yapmış pijamasının paçalarının biri baldırına doğru kıvrılmış, uyumaktan yüzü gözü şişmiş, koltuğunun altında Pembe Panter baskılı su yastığıyla bedbin bir yaratık belirdi. Bahadır Dadak, Unicorn motifli uyku gözlüğünün altından arkadaşlarını izliyor, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Selam verip sarılmak üzere Sulhi’ye doğru yöneldiğinde beklenmedik bir el işaretiyle yüzlerce yıldır aynı yerde duran sandalyeye oturmak zorunda kaldı. O an hiçbir şey, yepyeni anlam katmanlarıyla, yaşamın kuru gerçekliğini parçalayıp, gözleri nemli bir heyulaya peşkeş çeken tumturaklı bir Kant anlatısından daha kıymetli olamazdı.
“Hayır! Asla! Yanılıyorlar, kesinlikle yanılıyorlar! Kant’ın felsefesinde zaman ve mekân, insan bilgisinin temelini oluşturan a priori ve duyusal sezginin biçimleri olarak ele alınıyor. Bu kavramlar, insan zihninin dış dünyayı algılayışının temel koşulları. Akabinde ve detayında…”
Bahadır, iç cebinde paramparça olan Ballı Hardallı Gong tanelerinin en irilerini ufak bir çay tabağına istiflemek zorunda kaldı. Yüzü yerdeydi. İncinmişti… GDO aromalı mısır ve pirinç patlaklarını birazdan hazırlayacağı çikolata şelalesinin dev kazanına döşeyeceği kaya parçaları olarak hayal ederek teselli bulmaya, bir nebze olsun gülümsemeye çalıştı. Oysa, ölesiye hüzünlüydü Bahadır. Sulhi’yi aylardır görmemişti. Çok özlemişti onu… Bir an evvel yaşam koçuna sarılmak, beleşe getirdiği manevi kupa terapilerinden yeni bir seans koparmak için can atıyordu.
Diğer herkes gibi…
Hâlbuki Sulhi, Kant’tan sonra çok değişmişti. Duygularını baskı altına alıyor, meselelere aklıyla yaklaşarak işarî yorumlarda bulunuyordu. Genç kızların bileklerini doğradığı boğucu romantizmi bırakmış, analitik felsefeye yönelmişti. Yakın çevresi bu durumdan memnundu ama bu kez de çok kafa açıyordu. Ayrıca işin ucu karar vermeye, nihayet, eyleme gelince yine dervişler gibi amel ediyordu. En şaz görüşlerin davulunu çalıp er meydanında Kel Aliço gibi kıspet bağlamasına Bahadır fena halde ayar oluyordu. Zurnanın zırt dediği yerde itidali elden bırakmayınca yedi cennetin cinleri Bahadır’ın çok bilmiş beynine tebelleş oluyordu. Olsundu, Sulhi Ceylan her haliyle güzeldi… Nutk-i şerîf faslı uzayıp kabak tadı verince Oğuzhan’dan kendisine sert bir filtre kahve yapmasını rica ederek adalara bakan odanın kurum tutmuş pervazına doğru seğirtti.
Fakat o da nesi, yan odadan mırıltıya benzer bir takım sesler geliyordu. Oktavı giderek artan ruhanî galeyana kulak kabarttı.
“Ben bilmem Türk bilir! Ben bilmem Türk bilir! Ben bilmem Türk bilir!”
Bahadır oda kapısına kulağını dayadığı sırada zil çaldı. Oğuzhan otomatiği açtı. Yukarıya birileri çıkıyordu. Şemmamme melodisiyle şavkıyan zil sesine bozulan Davut, merdivenleri çıkarken bozkurt desenli Trabzonspor not defterine, Kiril harfleriyle bir şeyler karaladı. (Adem Hakkari’den gelince Kur’an’a, bayrağa ve silaha el bastırılarak yemin ettirilecek. Diretirse Türk Ocağından hilal bıyıklı fedailer getirtilerek cebri yöntem uygulanacak. Zil sesi Ali Kınık’ın Ali Ayşe’yi Seviyor şarkısı ile becayiş olunacak…)
Bahadır, Türk zikri çekilen halvethaneyi bırakarak kelamın membaına, Davut ve saz arkadaşlarına doğru yönelmeye karar verdi. Reisin ardı sıra, uzun süredir hasret kaldığı; Mehmet Erikli, N. Cihan Karakurt ve Bilal Bahadır Kuzucuk da teşrif ettiler. Dergiyi teslim etmelerine bir gün kalmış olmasına rağmen Bahadır’ı kırmayıp harabat ehlini ziyaret için fakirhaneyi şereflendirmişlerdi…
Çok mutluydu Bahadır, dünyalar onun olmuştu. Çünkü Sulhi, ancak Davut gelince Kant’tan bahsetmekten çekiniyordu. Of ve çevre ülkelerden NATO’ya, Birleşmiş Milletlerden Çin altı sahrasına kadar Davut’un bu âlemde büyük şekli vardı. O konuşunca tarih, edebiyat ve hikemîyat nehirleri tek ve en büyük ummana, vatan ve hamiyet okyanusuna akardı. Herkes edebiyle oturur, konuşan tarihin satır aralarına, râvi zincirleri sahih, muhkem anekdotlara, “tabiatın apışaralarına” kulak kesilirdi. İlk bakışta malumatfuruş gibi addedilen bu yakıcı neşve, Davut’u yakından tanıdıkça hakikatin sarsılmaz tedaileri olarak tecelli ediyordu. Ancak fahrî Maraş konsolosu Mösyö Mehmet Raşit Küçükkürütül’ün resim paletinde ucuz bir replikasyonuna rastlayabileceğimiz bu geniş bilgi spektrumu gerçekten takdire şayandı. Nietzsche Tanrı’yı öldürmeye kast etmişti ama işte Davut da, İsmail YK’nın video kliplerinde kullandığı, bilekten dirseğe kadar uzanan, o afili siyah kolluğuyla Sulhi’nin canına ot tıkamak için hazır ve nazırdı.
MOSSAD’dan CIA’ye, Politbüro’dan İran Gizli Servisine, Muhtasar Abdullah Çatlı tarihinden Hülâgü’nün şuh bakışlı cariyelerine kadar 2000 yıllık insanlık tarihi bu gece yeniden yazılacaktı!
Eksiğiyle gediğiyle, Edebifikir İhtiyar Heyeti bir aradaydı. Henüz dağılmış koca bir imparatorluğun kimi kaçak, kimi küskün, kimi karşı devrim hazırlığında, kimi de te’vilat bataklığına sapmadan, zaten hiç tutamadığı nefail burcunun bir kıyısına çökmüş, Adem’in yokluğunda evin mihmandarlığını yapan Oğuzhan’ın çay servisini bekliyordu.
İttihat ruhunun kıdem sırasına göre Sulhi, Erikli, Bahadır ve diğerleri Davut’un Büyük Doğu armalı gümüş yüzüğünü öpüp duasını aldılar. Üstat, kendisine ayrılan kadife döşemeli ipek tüylü berjere kurulurken, hakiki çayın demli olması gerektiğini, Oğuzhan’a pekte naif olmayan bir dille hatırlattığında, ilim ve irfan meclisinin başladığı muştulanmış oldu.
Artık ne Sulhi, Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ne dâhil ettiği transandantal idealizm teorisinden, ne Bahadır, cümle âleme kendi fikriymiş gibi yutturduğu poetik zırvalardan, ne Cihan, ilk iki cildini yazmaya üşendiği için üçüncüsünden başladığı Büyük Türk Öykücülüğü Antolojisinden, ne Erikli, altı ay önce başladığı ve canhıraş çalışarak 19 kelimeye ulaştığı İsmet İnönü’nün kulakları üzerine yazdığı küçürek öyküden, ne de Bilal Bahadır, Cahit Zarifoğlu’nun Urduca Modern Şiiri Üzerine Spesifik Etkileri başlıklı makalesinden söz edebilirdi.
Davut’un sarsılmaz polemik hakimiyetine mukavemet gösterebilecek tek kişi Feyyaz’dı. Oysa Feyyaz, orta sınıf Türk entelijansiyasını terk edeli çok oluyordu. Son iki yıldır telefonlarına sekreteri cevap veriyor, sırf yenidünya düzenine tepki olsun diye Amerika’nın güneyindeki mütevazı malikânesinden tele-faksla mukabelede bulunuyordu. Bunca servete rağmen, neo-liberalizmi içten fethetmek yegâne şiarıydı Feyyaz’ın. Seyahat ve konferanslardan fırsat bulduğu zaman; yerli kızıl derili halkla, Amiş Tarikatı üyeleriyle, Cizvitlerle, ezilen pamuk işçileriyle ve 68 kuşağından arta kalan beyaz zencilerle dostluk kuruyordu. Yaklaşık iki yıl önce Ferrari’sini Satan Bilge romanının kitap tahlil yazısını yazarken, yerli ve milli pop sanatçılarımız Yusuf Güney ve Mustafa Ceceli gibi ona da gök kapıları açılmış, büyük bir aydınlanma yaşayarak evkaftaki memuriyetinden istifa etmişti… Hem de bir çırpıda! Bir an olsun ardına bakmadan… Feyyaz, Gandhi vakarı, kendine has Nostradamus enerjisiyle sömürgeci kapitalizme vurulan keskin bir jilet darbesiydi. Mazlumların umudu, ezilen halkların göz nuru, gönüllerin süruruydu. Jet Fadıl ve Medyum Memiş ortaklığıyla giriştiği Spritüal Yaşam Mimarisi Projesinin engin vizyonu kısa zamanda kıtaları aşmış, temiz ticaret sahasında milli temsilcimiz olan Cem Uzan’a, oradan Elon Musk’a, nihayet Donald Trump’a kadar ulaşmıştı. Fizyonomi sanatında gerçekleştirdiği devrim niteliğindeki hamlelerle çok uluslu şirketlerin sonunu getirmişti. Henüz birkaç ay önce çıkayazan 3. Dünya Savaşı’nı Donald Trump’ın serçe parmağına, eline ve ayağındaki nasırlara bakarak önlemiş, itilaf devletlerinin eylem planlarını okumuş, Orta Doğu’dan kıta Avrupası’na, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne tüm dünyada huzur ikliminin tohumlarını atmıştı.
Edebifikir ekibi, kulakları sağır eden bir sayha ile irkildi! Sesin şiddeti giderek artıyordu…
“Ben bilmem Türk bilir! Ben bilmem Türk bilir! Allah Allah Allah! Ben bilmem Türk bilir! Ben bilmem, ben bilmem, ben bilmeeeeaağğmmm! Allah! Allah! Allah!”
Oğuzhan, Davut geldiğinden beri 26 kelime kotasını aşmamaya özen gösteriyordu. Pespembe yanakları, zahîdâne bakışları, Kadıköy’ünden aldığı Hint işi entelektüel hırkası, asla öfkelenmeyen sakin tabiatıyla bu nevzuhur derviş profili Bahadır’ın asabını bozuyordu. Ona göre Oğzuhan büyük bir kolpacıydı. Düzenli olarak Yemek Sepeti’nden alışveriş yapan bir ruh hastası, potansiyel bir seri katilden başkası olamazdı. Yalnız kaldıklarında ölesiye korkuyordu Oğuzhan’dan. Kalacak bir yeri olsa ilk fırsatta işkembesini deşip kalbinin kıvrımlarını mikroskop altında incelemeyi hayal ediyordu. Onu bir kez, sadece bir kez dövebilseydi ne kadar mutlu olurdu. Bahadır, vesvese treninde seyrederken, fırsat bu fırsat deyip Oğuzhan’ı dürttü; acaba odadan gelen garip sesler neyin nesiydi? Belki de içerideki psikopat, Karın Deşen Jack gibi bütün alyuvarlarını Gülsuyu’nun bin yıldır yenilenmeyen arsenikli su hattına berhava ediverecekti… Kim bilir? Oysa başını Bahadır’a çeviren Oğuzhan kaygılı değildi. Gülümsüyor, sakin olmasını telkin ediyordu.
“Telaşa mahal yok abi. Sesler İbrahim Orhun’dan geliyor.”
Bahadır, oracıkta Oğuzhan’ın ümüğünü sıkmamak için başını Mehmet Erikli’den tarafa çevirdi. Ne de olsa ekibin en aklıselimi Erikli idi… Onun mimikleri asla yalan söylemezdi. Mutlu da olsa, gergin, sinirli, korkmuş da olsa, yere sağlam basan ayakları, üzerine yapışan hüzün tutkalıyla, onu yeryüzünün kuru gerçekliğine sımsıkı bağlıyordu. Erikli, Bahadır’ın sırtını sıvazlayarak elindeki meyve bıçağını sakince yere bırakmasını rica ederek Oğuzhan’a döndü:
“Devam et lütfen…”
Odadan gelen sesin şiddeti giderek artıyordu. Adeta yer yerinden oynuyor, salonun kirişleri zangırdıyordu. Davut, 567. Türkistan hatırasını yarıda kesmek zorunda kaldığı için gerilmiş, neler olup bittiğini görmek için sesin geldiği odaya doğru harekete geçmişti. Neyse ki Sulhi, Davut’u teskin ederek Oğuzhan’a kaldığı yerden devam etmesini rica etti.
“Abi, İbrahim Orhun tam kırk gündür odada. Naçiz vücudunu tamamıyla necip Türk Milletine adadı. Sıralı namaz… Gece teheccüd… Gündüz oruç, evrad-ı ezkar… Ancak bir lokmalık Türk lokumu ve eser miktar zemzemle iktifa ediyor. Bir deri bir kemik kaldı çocuk…”
Sulhi, ilk bakışta insan rasyonalitesine sığmayan bu tip radikal eylem planlarını onaylasa bile, Davut’tan ölesiye tırstığı için meraklıymış gibi görünerek mukabelede bulundu.
“Allah Allah! Derdi neymiş acaba?”
Oğuzhan’ın söze başlayacağı sırada zil çaldı. Besin zincirinin en alt halkasında olduğundan kapıyı açma işi yine ona düşüyordu. Sözü yine yarıda kalmıştı… Sinirlendiğinde bile içbükey gerilen yüz kasları yanaklarını ziyadesiyle pembeleştirdiği için, poker face tabir edilen bu bebek yüzlü katilin ruhundan geçenleri okumak imkânsızdı. İşte, Chucky’nin Gelini yine gülümsüyordu. Bunca keşmekeşin içinde ağzı kulaklarına varacak kadar gülümseyebiliyordu.
Kapı açıldığında Oğuzhan’ın bulaşıcı gülümsemesi ekibin çehresine de yayılmaya başladı.
Aman Tanrı’m! Gelen Feyyaz’dı…
Acaba gerçekten gelen Feyyaz mıydı? Yoksa tehlikeli sahnelerde dublörlüğünü yapan Detroitli bir dok işçisi miydi? Keza o insan irisi devasa yaratık gitmiş, yerine bir deri bir kemik kalmış, ruhanî bir iskelet torbası almıştı. Hiç yoktan elli kilo vermişti. Derbeder haldeydi. Üstü başı yırtık, eli yüzü kir pas içindeydi. Haftalardır yıkanmadığı her halinden belliydi. Günlerdir ağzına bir lokma ekmek koymadığından bilinci gidip geliyordu. Sıtma nöbetlerine bakılırsa ateşi hiç yoktan 39 dereceye varmıştı.
Ekip dört koldan Feyyaz’la ilgileniyor, Sulhi ise İbrahim’in bulunduğu odadan gelen çığlıklara ebediyen son vermek isteyen Davut’a engel olmak için kapıda nöbet tutuyordu. Yarım saat sonra burnuna tutulan, Adem’in Hakkari’den getirdiği otlu peynirin keskin rayihasıyla kendine gelen Feyyaz, başını seslerin geldiği odaya çevirecek gücü bulabildi. Başını Bilal Bahadır’ın dizlerinden kaldırarak sordu:
“Sesler İbrahim’den geliyor değil mi?”
“Evet abi.”
“Bundan altı ay evvel, Hindistan’da düzenlediğimiz 2. Geleneksel Fizyonomi Company’s Gurular Panelinde, konuşma sırası bana geldiğinde, kulak memesi fotoğraflarını yollayan İbrahim’in önümüzdeki iki yılda yaşayacağı her şeyi harfi harfine okumuştum. Ömrümde ilk defa yanıldım. Ancak, bu akşama kadar gördüklerim doğruydu… Elon Musk’ın Space-X uydu sinyallerinin psişik frekanslarımızı alt üst edeceğinden haberim yoktu. Dünya metafizik tarihi yeniden yazılıyor dostlarım… Oh, damn!”
“Neler diyorsun abi sen? Allah aşkına kendine gel. Korkutma bizi. Başına neler geldi, bu halin ne? Haberlerde duyduklarımız doğru mu yoksa?”
“Neler duydunuz bilmiyorum. Ben son üç haftadır Şile’de bir mağarada saklanıyordum. Dünya ile bağlantım tamamen kesilmişti. Buraya daha önce elini okuduğum yaşlı bir tır şoförünün vasıtasıyla gelebildim. Zavallı, bana yardımının bedelini muhtemelen canıyla ödedi…”
Son bir haftadır, bir türlü anlam veremedikleri siren ve salâ sesleri İbrahim’in insanı deli eden cezbe seslerine karışınca Davut daha fazla dayanamadı.
“Allah’ım! Üstat Necip Fazıl’ın dava ve aksiyon şuuruyla ayaklarımı sabit kıl, Davut kulunu utandırma Ya Rabbi! Sana inandım, sana güvendim! Yumurtaya can, Alper Tunga’ya kan veren Allah’ım! Ya Hakkkkk! Alperenlerin gücü adına!”
Omzunu vurmasıyla kapıda nöbet tutan Sulhi’yle birlikte odanın ortasına yuvarlandılar. Feyyaz hariç herkesin gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Feyyaz ise çatlarcasına gülüyor, Erol Taş kahkahalarıyla Gülsuyu’nu inim inim inletiyordu. Manzara görülmeye değerdi. İbrahim yerden bir metre kadar yukarıda cûş-u hurûşa gelmiş, onulmaz bir teslimiyetle varlık dağını delmeye hazırlanıyordu. Sulhi, eline geçen tüm evliya tezkirelerini okuyup çeyrek asırdır kolpacı mühibbana caka sattığı için, üç dakika yirmi yedi saniye içinde İbrahim’in de erenler bağına gireceğine kesinkes emin olduğunu, manevi halini başındaki haleden anladığını söyledi.
Kahkahaları acı bir gülümsemeyle sona eren Feyyaz:
“Daha İbrahim’e ellemeyin. O Fenafittürk makamıyla şereflendi! Geçtiğimiz yılın on üç Rebiülevvel’inde, mana âleminde İsmet Bey tarafından badelendi İbrahim… Hepsini sol kulak memesinin ayrıntılı tomografisinden temaşa etmiş idim… Vaktaki İstiklal Marşı Derneği’ne gitti, olanlar oldu. O gün, tertemiz bir başlangıç için mabadına uzanan saçlarını kestirmeye karar vermişti. Sakar berber, yatarken bile üstünden çıkarmadığı Misâk-ı Milli Haritası tişörtünün Kerkük vilayetine sir ağdayı damlatınca harita eksik kalmış, bu durum dikkatli dernek üyelerinin gözünden kaçmamıştı. İsmet Bey, Kalın Türklerde Komplo Teorisi Geliştirme Teknikleri konulu toplantıda onun hain bir ajan olduğundan şüphelenince dernek üyelerine klark çekerek İbrahim’in ağzını burnunu kırdırdı. Fena eskittiler İbo’yu… Dernekten dehlenince, kaderin cilvesi, Beyoğlu’nda karşılaştığı Ataol Behramoğlu ve Murat Belge’ye içini açtı. Ataol Bey, İsmet Beyin her zamanki ters korelasyon taktiğini uyguladığını, esasında en çok sevdiği, en değer verdiği müridinin kendisi olduğunu söyledi. Murat Belge de tişörtündeki sir ağdayı parmağıyla silerek, Kırım’ın Rus mezalimine peşkeş çekilmesinden hiçbir zaman hoşnut olmadığını, aynı İsmet Bey gibi, komünizme olan inancının ilk günkü diriliğiyle taptaze olduğunu söyledi. Murat Bey’e göre yapılması gereken tek şey vardı… İbrahim, sabah namazından önce derneğin kapısına boylu boyunca uzanacaktı. İsmet Bey kapı eşiğinde üzerine basar ve “Aaa bizim İbram!” derse, haşyetle hazretin eteğine sarılacak, suhuletle zikrine devam edecek, yıllardır gözettiği, derneğe G3 mermisi taşıma işine kaldığı yerden devam edecekti. Aksi takdirde sırra kadem basmak zorundaydı…”
Siren seslerine karışan Valilik anonsları yarım saat içinde şehrin abluka altına alınabileceğini, vatandaşların sükûnetle hareket etmelerini telkin ediyordu. İbrahim, mütebessim çehresiyle boynu bükük, bir kuş kadar hafif, havada sallanmaya devam ediyordu. Molla Kuzucuk başta olmak üzere herkes, hikâyenin sonunu merak ediyordu. Bilal Bahadır, Peyami Safa gözlüklerini burnuna doğru kaydırarak heyecanla sordu:
“Sonra n’oldu abi?”
“Olan oldu kardeşim. İsmet Bey uyku sersemi, yerde uzanan İbrahim’i fark etmeyince takılıp palas pandıras yere kapaklanmış. Gerisi evlere şenlik… Yumurta topuklu köselesiyle vur ha vur! Kaburgaları tuz buz olmuş İbrahim’in. Dernekten bir arkadaşı hastaneye yetiştirmeseymiş kan kaybından oracıkta…”
“Allah muhafaza!”
“Gecesinde, manada Niyazi Berkes’i görmüş. Türk modernleşmesi ve Avrupa Merkezci paradigmaya getirdiği çağdaş eleştiriler için kendisine medyunu şükran olduğunu belirtmiş. İsmet Bey’in sert tavrının altında yatan efsunlu gerçeği sadece Marshall Hodgson okurlarının anlayabileceğini ifade etmiş. Asla üzülmemeli, seyr-i sülûkuna gayretle devam etmeliymiş. Gerçek kalın Türklerin anlayabileceği bu işarî eğitim metodolojisini iyice idrak edebilmesi için, Erbain kitabındaki şiirleri ezberlemeli, kırk gün boyunca halvethaneden çıkmamalı imiş… Ancak o zaman mana âleminin kapıları kendisine açılabilirmiş… İşte, gece yarısını birkaç saniye geçti, an itibariyle kırk günü tamamladı.”
Gülsuyu’nda ne kadar köpek varsa hep bir ağızdan havlamaya başlamıştı. Kar dinmiş, genleşen hava kızıl bir sis perdesinin altından şehri örtmeye hazırlanırken, sıcaklık hissedilir derecede düşmüştü. Siren sesleri, yanık sesli hocaların inleyen salâ nağmeleri, şehre inen aç kurtların ulumaları, biteviye, hariçten gazel okuyan belediye hoparlörleri, teyakkuz alarmları, asfaltı çatlatan tank paletleri, itfaiye, ambulans ve polis kornalarıyla şehir, tam bir kaçıklar panayırına dönüşmüştü… Savaş uçakları on beş saniyede bir İncirlik Üssü’nden havalanıyor, Haliç kıyılarından kanat çırpan cümle martı, kuytulardan fırlayan cümle haşeratla sarmaş dolaş, evlerin damlarına tünemek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Sabahtan beri haber ajanslarından bilgi akışı sağlanamıyor, internet servislerine ulaşılamıyordu. Ekip, bu kördüğümü sadece Feyyaz’ın çözebileceğini çok iyi biliyordu. Ne ki Feyyaz, ne vakit konuşacak olsa, İbrahim’in nur saçan yüzü biraz daha aydınlanıyor, dudakları hafif bir tebessümle titriyordu. Biraz önce bülbül gibi şakıyan Feyyaz’ın dili lal olmuştu…
Sulhi, kör düğümü bir nebze olsun gevşetti, “İbrahim eşyanın bilgisine vasıl olduğu için sırlar hazinesinin anahtarları kendisine verildi. O artık naz makamında. Allah’ın izniyle Feyyaz’ın konuşmasına engel olan da bizzat kendisidir!”
Cihan, edeple hazrete yaklaşarak eteğine yüz sürdü, “Efendim… Müsaade buyursanız…”
İbrahim’in bedeni birden kalınlaşmaya başladı. Sanki ekip, The Incredible Hulk filminin o meşhur metamorfoz sahnesini yeniden izliyordu. Zayıflıktan dal gibi sallanan o kemik torbası yavrucak, devasa bir kas yığınına dönüşüyordu. Hulk’tan tek farkı yeşil değil, bembeyaz olmasıydı.
Yaşananları vakarla bir kenardan izleyen Erikli, “Evet, şimdi gerçek bir kalın Türk oldu…” dedi.
Neden sonra, yer şiddetle sallanmaya başladı. Cümle beşeriyet telaş içinde, sanki bir kıyamet provasına hazırlanıyordu. Elektrikler kesildi. Zifiri karanlık tüm dünyayı son uykusuna hazırlıyor olmalıydı. Odadakilerin içini amansız bir korku kaplamıştı. Nihayet İbrahim’in mübarek dudaklarından inci tanesini andıran pırıl pırıl dişleri göründü. Ağzını açmasıyla ev, apartman, yokuşun başında son bulan çıkmaz ara, Gülsuyu’nun günahkâr sokakları, Fatih’in tövbekâr mescitleri, Anadolu ve Avrupa yakalarının düğmelerini birleştiren yorgun semtler, en nihayet payitaht İstanbul’un tamamı -Allah’ın inayet ve keremiyle- sadece ekibin görebildiği bir nurla kaplanıverdi. Basar ismiyle tecelli eden yüce Tanrı, bu kez Kelam sıfatıyla tecelli etti.
Ekip, pür dikkat, İbrahim Efendi (k.s.) Hazretlerinin şifa saçan sözlerine kulak kabarttılar:
“Evet arkadaşlar. Her şeyi tüm çıplaklığıyla hakikat projeksiyonundan görebiliyorum. Emin değilim, eski bir alet, tepegöz de olabilir. Birazdan dünya sürgünümüzün sonuna geleceğiz. Hasetten çopurlaşmış bu lanet diyarın gamından kurutulup, inşallah hep birlikte, Firdevs cennetine kanat çırpacağız. Yüce Tanrı kırklar meclisine havale ettiği İnsansız Hava Sahası Projesini Feyyaz kulunun Büyük Fizyonomi Hamlesiyle hitama erdirmek üzere. Bildiğiniz üzere son iki yıldır tüm dünyada barış ve huzur iklimi hâkim idi. Feyyaz, kıtaları aşan fizyonomi konferanslarının henüz altıncı ayında dünya liderlerinin el çizgilerini okumuş, olası tehlikeleri, ülkelerin iç siyasette karşılaşacakları handikapları analiz etmiş, psişik güçleriyle, İsrail başta olmak üzere tüm terör devletlerini derdest etmeyi başarmıştı. Tüm bunları, inanın dostlarım, tevazuuyla sizden gizledi… Yeryüzünün dehlizlerine saklanan nükleer silahların yerlerini, adaletli gelir dağılımı ve dünya halklarının refah seviyesinin eşitlenmesi şartıyla Almanya başta olmak üzere AB ülkelerine, İran’a ve Çin’e afişe ederek Amerika’ya aba altından sopa gösteren kişi de Feyyaz’ın ta kendisidir arkadaşlar! Şimdi ellerinize bakmanızı rica ediyorum!”
Edebifikir İhtiyar Heyetinin üyeleri, ellerine baktıklarında, derilerindeki çizgilerin silinip yok olduğunu gördüler.
“Fizyo-35 gazının salınımı an itibariyle başladı…”
İttihat ruhu kabaran Davut meraktan yerinde duramıyor, hazır mana kapıları açılmışken, “Hocam şu Lozan’ın gizli maddelerini de söylesene be, ha kurban olduğum hocam. Ayağının turaaabı olam hocam, 12 Adaların aslı neydi be? Şu Susurluk olayını çıtlat hiç yoktan, ha benim yeşil donlu hocam…” deyip kendini duvardan duvara vuruyordu. İbrahim, o sırada ağzında gargara yaparak köpürttüğü çikolata şelalesinde Ballı Hardallı Gong tanelerini yüzdüren Bahadır’a dönerek konuşmaya devam etti.
“Çıbanın başı ise Cem Uzan’dır arkadaşlar! Şu dilleri lal olan garibin suçu günahı yok. İnsanlığın kurtuluşuna vesile olmak amacıyla -sadece cüz’i miktar Amerikan Doları karşılığında ve tamamen hüsnü niyetle başlatılan- Jet Fadıl ve Medyum Memiş’in desteğiyle de yedi kıtaya yayılan Fizyonomi Saadet Zinciri Projesi’nin gizli dokümanlarını Gizli Servise postalayan da Cem Uzan… Feyyaz’a sadece 10 milyar Dolar verdi… Sonra onu da elinden aldı… Cem Uzan; modern ahlak felsefesini baştan yazan, bu toprakların yetiştirdiği en büyük müteşebbistir arkadaşlar. Deccal’in büyük generali Elon Musk’la bir olup Donald Trump geri zekâlısını kandırmak onlar için çocuk oyuncağıydı. Bu ikili, önce Medyum Memiş’e, sonra da Jet Fadıl’a suikast düzenleyerek olası bir karşı devrimin önüne geçtiler. Saadet Zincirinin onursal başkanı Feyyaz, koruma ordusuyla gezdiği için yakayı güç bela kurtarabildi. Suikast girişiminin ardından Alabama üzerinden kaldırdığı jetiyle Akdeniz’e inmeyi başardı. Akabinde Sicilya üzerinden, sortide sakladığı hücum botla Türk sahiline ulaştı. Yolda bütün arkadaşları öldü. Biz onu, Allah’ın izniyle koruduk. Himmetimizle, her an yanındaydık… Bu sırada Uzan ve Musk; Amerika’nın ne kadar nükleer silahı varsa Space-X Format Sahasına stoklamayı başardılar. Elon Musk, ah Elon Musk! O ferfecir gözlü pezevenk âlemin gördüğü en büyük ifrittir… Yeryüzündeki bütün insanların mutlu ve zengin olması gayretine dokundu. Yavşak!”
“Hocam Mehmet Niyazi’nin ahvalinden haber yok mu be?”
“Lütfen evladım! Biliyor musunuz? Yaklaşık iki saat önce Florida sahilinden Merkür’e doğru uzun bir yolculuğa çıktılar. Cem, Elon, Monica Belluci ve siyahi bir repçi ile birlikte… Ve 15 dakika önce dünyamızın pekmezini akıtacak kadar nükleer bombayı dinamit lokumu gibi birbirine bağlayarak Adriyatik Denizi’nin göbek deliğine salladılar. Kırklar meclisinden aldığım son dakika raporuna göre, takriben 27 saniye sonra hepimiz yerle yeksan olacağız!”
Büyük bir sis ve ses dalgasının peleriniyle varlık sahasına açılan nükleer fisyon patlaması, ışık hızından yüz milyon kat daha seri bir yayılımla Gülsuyu varoşlarıyla kucaklaşmak üzereydi.
Sulhi mutluydu. Edebifikir kurulduğundan beri arzuladığı insansız hava sahası ideali, ihtiyar heyeti kadrolarının eliyle gerçekleşeceği için, ayrıca sevinçliydi. Pencerenin altından, yıkılıp çökmeye başlayan, rutubetten küf tutmuş, handiyse tuz buz olan mermer korkuluğun yaşayan son parçasında, korkuyla mavi gözlerine bakan alaca kumruyla göz göze geldi.
45 yıllık çocuk merakı, nihayet sona eriyordu.
Edebifikir


3 Yorum