
Ömürden bir yıl daha sessizce çekilip gidiyor. İnsan fark etmeden eksiliyor. Yaratılış gayesinden uzak dünyevi meşguliyetlerin altında biraz daha eğiliyor belimiz. Günler dolu, ajandalar kabarık… Bir günü dahi boş geçmeyen nesillerin torunları olarak zamanı heba ediyoruz. Zaman geçiyor sanıyoruz. Hâlbuki geçen biziz. Saatler ilerlemiyor. Ömürler geriliyor.
Öyle meşgulüz ki ne okuyacak ne dinleyecek bir vaktimiz kaldı. Peki ne ile meşgulüz? Dünya ile… Ama dünya dediğimiz nedir ki? Toprak mı, şehirler mi, evler mi? Hayır. Dünya çoğu zaman sandığımız kadar somut değil. Ne sadece toprak ne de şehirler… İnsan kalbinde neyi merkeze alıyorsa, dünya orada başlar.
Malum, yıl sonu… Bilenler bilir, kapanışlar hep bu zamanlara denk gelir. Yıl sonu raporları alınır, defterler tasdik edilir, gelirle gider yan yana konur. Rakamlar birbirini tutarsa içimiz biraz olsun rahatlar. Hayat da sanki böyleymiş gibi davranırız. Her şeyin hesabını verilebileceğimizi sanırız. Her eksikliğin telafi edilebilir olduğuna inanırız.
2025’i kusursuz bir kapanışla uğurlayamadım. Rakamlar belki denk düşmedi ama asıl mesele orada değildi. Yıl boyunca bazı yükler ağır geldi. İnsan bazen elinden geleni yapar ama yine de dengeyi tutturamaz. Ben de denkleştirmek için epey çabaladım. Dağılanı toplamaya çalıştım. Yetişemedim. Yüküm fazlaydı.
Bu yıl iyi kapanmamıştı. Bilançoda kar yoktu. Hayatın muhasebesinin sadece kazançla tutulmadığını öğrendiğim yaştayım. Dayanmak, sabretmek, vazgeçmemek… Bunlar hiçbir tabloda görünmez fakat insani bir sonraki yıla taşıyan gerçek sermayedir. Bu da bir bilançodur. Belki bu yıl büyüme yılı değildi. Derinleşme yılıydı.
Ama yine de bu yılın hakkını yememek lâzım. Hayat bütün zorluklarına rağmen, aralara küçük sevinçler serpiştirmeyi de ihmal etmedi. İlk defa bir edebiyat ve fikir sitesinde yazım yayımlandı mesela. Küçük bir haber gibi duruyor ama kalbimdeki yeri çok büyük. Yıllardır defterimde biriktirdiğim cümlelerin, bir yerlerde karşılık bulabileceğini görmek benim için tarifsiz bir heyecandı. Mail kutuma bu kadar çok baktığım başka bir yıl hatırlamıyorum.
Yazılarım yayımlandıktan sonra asıl edebiyat faaliyeti metnin kendisinden çok saygıdeğer yazarlarımız arasındaki yorum faslıydı. WhatsApp grubu sayemde epey şenlendi. Ne mutlu bana bunca acının içinde güldürebilmişim hepsini. Bu arada evet gezdim de. Valizler hazırlandı, yollar aşındı, başka şehirlerin sabahlarına uyandım.
İnsan bazen şunu fark ediyor: Gülüşler de seyahatler de kalbe iyi geliyor elbet. Ne var ki bu küçük sevinçler bile insanın içindeki hüznü tamamen hafifletmeye yetmiyor bazen. Ben de çoğu zaman kendimi bir peronda kalmış gibi hissediyorum. Sessizce çökmüşüm. Trenler geliyor. Önümden insanlar geçip gidiyor. Kimi biniyor, kimi iniyor. Her biri kendi omuzlarında kendi dertlerini taşıyor. Farkında değiller ya da olmak istemiyorlar. Sistem dimdik durmayı erdem sayıyor. Acıyı saklamayı, kırılmamış gibi yapmayı öğretiyor. Yok sayılan her şeyin bir gün daha ağır döneceğini söylemiyor.
“İçimde beliren acı bir fren sesi” var. Sanki bassam, her şey duracak ve düzelecek. “İmtihan Allah’ın narin kullarına, samimi bir selamıdır. İnşirah suresinin ferahlığına sığınan her gönül, bu imtihanın mükafatını elbet görür.” diye bir söz okumuştum.
Bu yılın büyük kısmını hastane odalarında geçirdim. Babamın hastalığıyla ölümün kıyısına defalarca gidip geldim. Tanımadığım bir hüzün kaplamıştı her yerimi. Çok konuştum bu yıl kendimle. Başkalarının sohbeti sarmaz oldu. Zaman günlerle değil, saatler, dakikalar, hatta saniyelerle ölçülür oldu. Gece uyurken bile zihnim nöbetteydi. Ölümü dillendirmemeye çalıştım ama o her an yanımdaydı. İnsan ömrünün istenildiği anda geri alınabilecek bir emanet olduğunu orada öğrendim.
Dünya çok garip bir yer. Çoğu zaman kendimi köşeye kıstırılmış gibi hissediyorum. Bu yoğunluk içinde kendimle kalabildiğim nadir anlar var. Haftada iki akşam, mesai çıkışı gittiğim, Türk Halk Müziği Korosu gibi. Orada durup düşünüyorum. İçimden geçenleri, yaşadığım duyguların hissiyatını hangi nota anlatabilir ki?
Eğer büyümek, çocukluğun bütün ışıklarının tek tek sönmesi demekse, ben o kapıdan geçmek istemiyorum artık. Büyüme diye sunulan şey, insanın içindeki en temiz yerlere mesafe koymaksa, orada durup, itiraz ediyorum. Yaş alırken kalbini yaşlandırmayanlardan olmak istiyorum. Elimde bir fenerle insan zihninin derinliklerine inmek, karanlık sayılan yerlerde bile anlam aramayı seçiyorum.
İşte tam da bu arayış, hayatın yolumuza bıraktığı küçük taşlarla sınanıyor. Hepimizin hayatında tam yerine oturmayan taşlar var. Yürüyüşü bütünüyle durdurmazlar ama adımlarımız bazen de durup sendelememize sebep olurlar. İnsan, zamanla yerine bir türlü yerleşemeyen o küçük taşlarla birlikte yürümeyi öğrenir.
İsmet Özel, “İnsan için önüne çıkan bütün yollar yürünebilir yollar ise, o insan artık kaybolmuştur.” diyor ama ben henüz kaybolmadım. Tüm yollar yürünebilir görünse bile, hâlâ bana ait olanı arıyorum. Seçeneklerin bolluğu kafamı karıştırsa da, seçiyor, sorguluyor, itiraz ediyorum.
Bütün bu hesapların arasında, insan bazen defteri kapatıp hayata karışmak istiyor. İşte o günlerden birinde, var olmanın anlamını küçük bir yerden yakaladığım, içimin taştığı bir gün yaşadım. Evden sinirli çıkmıştım. Çocuklar yine dağınık bırakmış mutfağı. Salondaki masanın üstünde de yedikleri yemeklerin tabakları, çatal kaşıkları duruyor. Evet, evet! Dağınıklığa sinirlendim.
Öfkem kısa sürdü. Hiç bilmediğim bir semtin köşesindeki fırından bol susamlı, çıtır bir simit aldım. Markete uğrayıp peyniri, domatesi, salatalığı ve fesleğeni sepete koydum. Kasaya yaklaşacakken kendi kendime “dur” dedim. “Bırak bunları… Adalar vapurunun saatine bak.”
Vapurun hareket saatini beklerken, fırından yeni çıkmış simidin kokusu yavaş yavaş etrafa yayıldı. Kitabım defterim ve renkli kalemlerimle her zamanki yerime oturdum. Sıcacık simitten küçük bir ısırık aldım. Ne kadar mesut olduğumu tasavvur edemezsiniz. Vapurda oralet içmektense simit ile çayın daha doğru bir eşlikçi olacağına kanaat getirdim.
Yeni bir metin yazmak istiyordum. Bu satırları yazarken hâlâ oradayım, tasvir etme isteği kendiliğinden doğuyor. Vapur çok kalabalık değildi. Güvertede oturanlar bir elin parmağını geçmiyordu. Herkes kendi halindeydi. Bu kez martılar peşimizden gelmedi. Sanki onlara da yeni yıl izni verilmişti. Deniz cam gibi değildi ama rengi masmaviydi.
Karşımda tam bir İstanbul beyefendisi oturuyordu. Koyu renk paltosunun üzerindeki açık renk atkı sanki uzun bir yolculuğun yorgunluğunu saklamak içindi. Ellerini dizlerinin üzerine koymuştu. Yıllardır aynı vapura binip inen insanların alışkanlığı vardı üzerinde.
Biraz ileride adada yaşadığını tahmin ettiğim bir hanımefendi oturuyordu. Oturuşu rahattı. Vapur sallansa da dünya yerinden oynamayacakmış gibiydi. Karşısında oturan gencin öyle tuhaf bir gülüşü vardı ki, sanki Arşimet kanunu devreye girmiş gibi. Bütün sakladığı dertler bir anda su yüzüne çıkmıştı. Başını kuma gömmüş deve kuşu gibi, kendi gerçeklerini görmezden geliyordu. Hüznünü saklayamayan buğulu gözleriyle bir an için göz göze geldik.
“İnsan ancak eksildiğini fark ettiği yerde hakikate yaklaşır.” diyor Sezai Karakoç İnsan, eline değen simidin sıcaklığını fark ettiği anda anlıyor gerçeği. Bazen hakikat en sıradan görünen şeyin içinden çıkıyor. Anlatacağım şeyin içine birdenbire giremedim. Bir çuval inciri berbat ettim sanki. Kapı aralık ama ben o kapıdan giremiyorum gibi. Kalbim hazırlıklı değil, zihnim dağınık, hislerim henüz yerli yerine oturmadı. Bazı cümleler mevsimini bekleyen kırlangıçlar gibidir. Vakti gelince gelir, vakti dolunca gider.
Kelimelerin bağırmadan konuştuğu bir yerdeyim. Ne yazsam eksik kalıyor. O sihirli kelime inadına susuyor. Kendimi metnin neresine koyacağımı bilmiyorum. Kalbe değsin diye yumuşamış, sert köşeleri olmayan kelimelerle derdim var. Sözcüklerim kendini ispatlamaya çalışmasın istiyorum. Bir cümleyi bitirdiğimde diğerine başlayamıyorum. Arada insanın kendine dönebilmesi için boşluklar kalsın istiyorum. Hassas bir kalbe sahip olmak, dünyayı filtresiz hissetmek gibi.
Bazen metnin içinde dolaşan bir karakter gibi hissediyorum kendimi. Ne tamamen anlatıcıyım ne de bütünüyle dışarıdan bakan bir okur. Yazdığım cümlelerin arasından geçiyor, bazılarına takılıyor, bazılarını bilerek es geçiyorum. Kimi satırların içine girmeye cesaret edemiyorum. Metin ilerledikçe ben de onunla birlikte yürüyorum. Nerede duracağımı, nerede susacağımı tam olarak bilmiyorum. Belki de bu yüzden yazı tamamlanmıyor. Sadece benimle birlikte akıyor. İnsanın kendini böyle arada kalmış hissettiği anlar oluyor. Sözcükler yetmediğinde, insanın içi duaya meyleder. O an durup derin bir nefes aldım. Hayat ne kadar kirletse de içimde temiz kalmış bir yer olabileceğini hatırladım. Küçük şeylerin değerini bilmenin ne büyük bir zenginlik olduğunu fark ettim. Uzun uzun tefekkür ettim. Bir yılın bilançosunu çıkarmanın ne kadar zor olduğunu da o an anladım.
İçimde, en derinlerde saflığını kaybetmemiş bir yer var. Hayata tutunduğum o hassas minik dal… İşte onu da kaybetmekten çok korkuyorum. Benim için onu saklar mısın, sevgili hayat?
Duayı içimde mırıldanırken, vapurda yanaştı iskeleye. Elimdeki simit çoktan bitmişti. Susamları avucumda kaldı. Hayat, yine eksilerek tamamlandı. Belki de şükür dediğimiz şey, elde kalan kırıntılarla bile kalbin tok kalabilmesiydi.
Aynur Macit

