Kelepir

Uyumak her zaman kendine dönmektir. Sıcak yaz akşamları başımı serin yastığa gömer öylece yatardım. Uyku kendiliğinden ufak dalgalarla, fark ettirmeden beni içine alırdı. Kimse uyandırmadıkça uyanmaz, bazen de kendiliğinden gözlerimi açar bilinçsizce içinde bulunduğum odaya bakar sonra yeniden uykuya teslim olurdum. İnsanın içine dönebileceği en güzel yer uykudur.

Bu yaz akşamlarında; eve dönüş yolunda, asansörü beklerken ya da kapıda anahtarı kilide sokmuş eve girerken sanki her şeyi yapabilirmişim gibi gelirdi. Bütün ihtimaller daha yeni doğmuştu, sıcacıklardı. Bir kahve yapıp balkonda oturarak düşüncelere dalabilirdim ya da masanın başına oturup saatlerce çalışabilir, bambaşka bir ihtimali kendi ellerimle doğurabilirdim. Ama bu ihtimaller yalnızca düşüncelerimde canlıydılar. Gerçeğin kıyısından onları süpüren şey neydi? Eve girdiğimde yüzüme vuran tanıdık koku mu? Ya da asansöre bindiğimde karşılaştığım yansıma… Hayatta yapılabilecek onca şey. Ve en nihayetinde içinde kaybolup gittiğim zamanın akışı, bir türlü izin vermezdi.

Bir gece gözlerim benden bağımsızlarmış gibi aniden açıldıklarında saat dördü yirmi geçiyordu. Bakışlarım duvar saatine mıh gibi saplanmıştı. Az önce gördüğüm rüyanın etkileri hâlâ sürüyor, kalbim hızla atıyor, burnumdan istemsizce derin nefesler alıyor ama kıpırdayamıyordum. Saat 4:21. Bedenim gevşemeye başladıkça düşüncelerim de çözülüyor, gördüğüm rüyanın ayrıntılarını unutmaya başlıyor sanki unutmamak için savaş verdiğim bir şeyi unutmanın verdiği hissi defalarca yaşıyor ve günlük hayatın gerçekliğine yavaş yavaş saplanıyordum. Uykudan uyanmayı denizden çıkmanın verdiği hisse benzetirdim. Suyun altı bir gizemdir. İçine girdiğinde normalden farklı duymaya başlar insan, gözleri ilerisini çok göremez, hareketleri kısıtlanır, koşamaz, kollarını kaldırmak bile işten bir hareket olmaktan çıkar. İlerlediğini düşünür ama hep aynı mavilik; gerçekten ilerliyor muyum diye şüphe eder. Ve sonra sudan başını çıkarır, ciğerlerine hava dolar, daha iyi duymaya başlar, daha fazla şey görür. Her şey daha gerçek gelir ama bu gerçekliğin de ağır bir sessizliği vardır. Gerçek sessizlik: Ne bir yanıt ne bir mesaj. Suyun altını özlemek de işte burada başlar. Gerçekliğin kıyısından içeriye girdiğimde yani uykudan uyanıp odama gözlerimi açtığımda karşılaştığım derin sessizlik her sabah aynı soruyu aklıma düşürürdü: Bir sabah tamamen mutlu uyanabilecek miyim?

Günler geçer, ben ihtimalleri düşünürdüm. Fırsat denen şeyin gerçek olup olmadığını kafamda tartardım. Bazı zamanlar kaderin gerçek olduğunu hatta yüce, kutsal bir şey olduğunu, ona teslim olmak gerektiğini düşünür, o zaman fırsatların varlığını reddeder, onları kaçırmanın da mümkün olmadığını düşünerek kendimi rahatlatırdım. Akşam evden çıkmadığımda kaçırdığım hiçbir şeyin olmadığını çünkü zaten olması gereken bir şey olsaydı kader denen o kutsal gücün beni evden çıkaracağına inanır, uykum gelesiye kadar televizyonun karşısında oyalanırdım. Kimi zamansa hayatın bizi tamamen cevapsız bıraktığını düşünür, kaderin varlığından şüphe eder, her şeyin bana bağlı olmasından müthiş korku duyardım. Hayatımın bütün yönleriyle bana ve seçimlerime, kararlarıma bağlı olması… Yani şu anda bulunduğum konumun sorumlusunun olması ve o sorumlunun ben olma ihtimali bile beni rahatsız eder. Bu rahatsızlıktan kurtulmak için kimi zaman salonun penceresinden uzaklara ya da bahçedeki zeytin ağaçlarına bakar, bir işaret arardım. Ağaç dallarının sallanması sanki bana bir cevapmış gibi gelirdi. Rüzgâr şiddetlendikçe yukarı aşağı sallanan kuru ağaç dalları sanki “Sen haklısın” diyorlardı. Ya da “Biraz daha bekle”, “Henüz zamanı değil.” İçimden bir ses bazen bana ihanet eder, bunların hiçbirinin bana dışardan verilen bir mesaj olmadığını, kendi içimden kendime söylediğim telkinler olduğunu fısıldar, beni yine suyun içinden çekip alır, gerçekliğin kıyılarına getirirdi.

Gerçeklikle rüyalar arasında gidip geldiğim gece yarıları bana çok tatlı gelirdi. Çünkü bilirdim, aradığım cevapların gelme ihtimalleri en çok bu sarhoşluk zamanlarında mümkün olurdu. Kim olduğuma dair birkaç cevap: Çocukluktan kalma hatırlamadığım buğulu anılar, annemin bana söylediği çoktan unutmuş olduğum bir cümle ya da önceden fark ettiğim ama yine zamanla unuttuğum şaşırtıcı bir gerçek. Bazen bunları rüyalarımda görür, işte o zaman uykuyu daha da çok severdim. Uyku gerçekte bulamayacağım cevapları usulca avucuma bırakır, sonra beni gerçek hayatıma uğurlardı. Bense günlük hayatın rutininden nefret eder, gün boyu uyuyacağım saatlerin gelişini beklerdim.

Bazı geceler uyuyamazdım. Duvardaki saatin tıkırtıları kafamda yankılanır, dışardaki ağaç dalları pencereye vurur, bense yatakta kıpırtısız yatar, uykunun sıcak kokusunu özlerdim. Hayatın, bu gece bunu benden neden esirgediğini sorgulardım. Hayat bir cevap bulmamı bekliyor olmalı, diye düşünürdüm. Benden ne istediğini anlamaya çalışır, gün içinde yaşadıklarımı tartar, beni neyin rahatsız ettiğini bulmaya gayret eder, bulduğum birkaç cevaba kendimi inandırır, “Bak işte buldun artık uyuyabilirsin” derdim. Sonra kendimi kandırmaya çalıştığım için pişmanlık duyar, yeniden uykunun kutsal bir şey olduğuna inanır, onun zamanı geldiğinde bana geleceğini düşünürdüm. Kendimi ikna etmelerim, inkâr etmelerim, birbirleriyle zıt düşüncelerim, huzursuz birkaç karanlık düşünce, hiçbir şey düşünmemeye çabalamalarımla uykunun kıyısına fark etmeden ulaşırdım. Bu savaşın bitmesi saatler alırdı. Bazense hiç kazanamadığım bir savaşa dönüşür, nihayetinde kalkıp mutfak balkonunda güneşin doğuşunu izlememe sebep olurdu.

Akşamları insanlarla dolu sokakların sabah saatlerinde ıssız olması hoşuma giderdi. Barış dolu bir ıssızlıktı bu. Ağaç dallarının babacan bir tavırla yukarı aşağı salınmaları, bir kedinin kimsenin olmamasının verdiği rahatlıkla aylak aylak yürüyüşü, boş bir kutunun rüzgârda sürüklenmesinin sesi… Hepsi barış ve uyumla birbirlerini kucaklar gibi bütünlük içindeydiler, bense sabahın ilk ışıklarında bunu bir tiyatro oyunu gibi seyrederdim. Geriye yaslanır, ayaklarımı balkonun fayanslarına uzatır, sabahın o durgun sessizliğini dinlerdim.

Sonra köşe başında çöpçü belirirdi. Ve tüm bu tiyatro oyunu bozulur, tek bir insanın bütün gerçekliği ve saflığı bozabileceğine de her defasında balkonda bunları seyrederken tanık olurdum. Çöpçü adamın bir önemi yoktu. Ağaçlar yine kendi hallerinde salınıyor, kediler aylak aylak dolanıyor, rüzgâr aynı sakinlikte esmeye devam ediyordu. Fakat benim tahayyülüm tek bir insanın varlığında yolunu kaybediyordu. Sanki kediler daha huzursuz hareket ediyor, rüzgâr artık ürpertici esiyor, izlediğim bu huzurlu küçük tiyatro oyunu gerçekliğe çarpıp beni aldığım keyiften mahrum bırakıyordu. İşte o zaman ayaklarımı uzattığım yerden bıkkın tavırlarla çekip gerisin geri yatağıma girer, tüm geceyi telafi edebilmeyi ister, gözlerimi yumar ve fark etmeden uykuya dalardım.

Evden adımımı attığımda kaybettiğim benliğime ancak odamda yalnız başımayken sahip çıkabiliyordum. Bu yalnızlığa tutunarak geçirdiğim yıllarda aynı evde, aynı balkonda oturmuş sokaktan geçen kalabalığı seyrederken bana yaklaşan yaşlılığın kafesine ne kadar yakın olduğumu düşünürdüm. Sonra yıllar geçti. İçinde olduğumu bildiğim fakat çıkabileceğimi zannetmediğim kafesten beni yaşlandığımı bilmek çıkarttı. İnsan yaşlandıkça elinde tuttuğu ihtimallerin, yapabileceği şeylerin, seçeneklerinin, verebileceği kararların nasıl gitgide azaldığını, tükendiğini görür. Çoğu için hüzünlü olan bu seçeneksizlik bana özgürlüğü tatma olanağı verdi. Olabilecek şeylerin, fırsatların, hiç yakalayamadığım şans denen şeyin tükendiğini ve bu sayede aslında istediğimi yapabileceğimi ve en önemlisi hiçbir şey yapamayabileceğimi fark ederek rahatladım.

Önceleri günler geçer, ben “Bugün muhakkak bir şeyler olacak, kayda değer bir şeyler gelecek başıma,” diye umutlanırdım. Bu ufak umut anına tutunur, yataktan heyecanla kalkar ve tüm gün o mühim şeyin olacağı anı beklerdim. Sonra hiçbir şey olmazdı. Evin yolunu tutar, akşam karanlığında apartmanın kapısında kollarım iki yanda bir süre öylece durur, akşamın uğultusunu dinlerdim. Kapıdaki sensör bir yanar bir söner, ben öylece durmaya devam ederdim. Yataktan kalkmanın, rüyalardan kopmanın, uykunun da hayatın kendisine dahil olduğunu çok sonraları öğrenebildim.

Şimdi, yıllarımı bekleyerek geçirdiğim bu evde, pencereden dışarı bakıyor, bir karganın kanatlarını açmış balkonun tırabzanlarına konmuş olduğunu görüyorum. Bu bir cevap mı, diyor içimdeki genç. Yüzümde mağrur bir gülümsemeyle karganın kanatlanıp uçmasını bekliyorum. Kaderimin çizgisini saptıramamış olmanın önceleri verdiği kavurucu pişmanlık da yerini soğumuş korlara bırakıyor. Günlerimi kalabalık caddelerde ağır ağır yürüyerek, evde dinlenerek, bazen uykuya teslim olarak, kaçmadan ve koşmadan geçiriyorum. Bazı geceler uyku tutmayınca balkona çıkıyor, sokak lambalarının söndükleri saatleri takip ediyor, söndüklerinde sanki görevimi tamamlamış gibi yatağıma geri dönüyorum. Yatakta öylece otururken geçen yılları düşünüyor, beni yıllarca sessizlikle yanıtlamış olan hayata ben de derin bir sessizlikle bakıyor, ışığı kapatıyorum.

Eda Çılgın

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir