
I.
‘’Demek sen Âkif’in paytar olduğunu bilmiyordun, öyle mi?’’
‘’Yok arkadaş. Vallahi şaştım bu işe.’’
İlçe Tarım Müdürlüğünün çiçeği burnunda veteriner hekimi, handiyse on dakikadır İstiklâl Marşı tablosuna bakıp çenesini kaşıyan Kıyakçı Recep’in saflığına güldü.
‘’Ne var şaşacak? Hem Kur’an hafızı, Salim Ağan gibi…’’
‘’Onu anlarım. İkisi de mürekkep işi. Bir adam kel başına bu şaheseri yazsın, sonra gitsin, sarıkızın büllüğüne tohum atsın. İşte bunu anlamam arkadaş. Şairlikte para yoksa demek…’’
‘’Olmaz olur mu? Çuvalla.’’
‘’Öyle ya arkadaş! Buldun cahili cascavlak. Köylünün aptalı, kasabalının abdalından evladır Hekim Bey. Al sana çuval!’’
Hayvan küspesi ve motor yağına bulanmış kirli çuvalı görünce beti benzi atan genç hekim morardı. Küçücük ayakları sabit kalem, omuzunun üzerinde emanet duran sivri kafasını müdür odasına devirip daire kapısını alelacele kapattı. Güvercin adımlarla soğuk zincir dolabına yöneldi. Biraz evvel hazırladığı aşı tüplerini merdiven boşluğuna sakladığı yem çuvalına bir hışımda tıkıştırdı.
‘’Mavi tüpleri anüse varmadan dört parmak aşağıya. Kas içine…’’
Kıyakçı Recep, telaştan eli ayağına dolaşan delikanlıya bir çocuğa acır gibi gülümsedi. Makaraya sardığını anlamasın diye bilmezden gelerek sordu.
‘’Kırmızılar nereye?’’
‘’Kaç kez söyledim. Kırmızılar deri altına.’’
‘’Ya ciheti?’’
‘’Canın nereye isterse… Mahfazada muhakkak buz bulundurulacak. Yoksa uçar gider. Hiç kıymeti yok.’’
‘’Tasalanma. Bu partiyle üç yüz elli büyük başı bulacağız. Davarlar da cabası. Bir tane fire var mı? Yok. Allah’ımın izniyle.’’
‘’Eski çuval?’’
‘’Nah…’’
‘’Aman Kıyakçı dikkat! Memur köylü selam verse yedieminle alır bu müdür. Ölmek istersin, ölemezsin…’’
Kıyakçı Recep domuzuna sırıttı.
‘’Arkadaş! Anca beraber kanca beraber…’’
‘’Güneş çarığı, çarık ayağı sıkar, anla Recep… Sen şimdi küs gibi çık. Yeni çuvalı müstahdemle göndereceğim. Giderayak işkillenir namussuz.’’
‘’Eyvallah…’’
Kıyakçı Recep çıkar çıkmaz kokuşmuş yem çuvalını masanın altındaki çöp kutusuna fırlatan veteriner hekim, sandalyesine oturdu. Alnından dökülen terleri silip, karanfilli bir sigara yaktı. Evvela müdüre, saniyen Recep’e, ana avrat okudu… Dededen toruna, üç nesildir iptidai usulle baytarlık eden bu iri kıyım, patavatsız heriften midesi kalkıyordu. Gittiğinden emin olunca etrafı kolaçan etti. Müstahdem zilini çalmayı kurduysa da hemen vazgeçip kalktığı yere oturdu. Çizmelerini silecekmiş gibi masanın altına eğilirken para kesesinin dikildiği yeri eliyle atmış gibi buluverdi. Rulo halinde yuvarlanmış banknotları hiç saymadan, çorabına sokuşturdu.
Tam o sırada, ışıltılı bir ses bombasını andıran devasa motosikletiyle Günbattı çatırığına kıvrılan Kıyakçı Recep, otuz iki dişiyle gülümsüyordu.
‘’Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın…’’
***
İnişiklerin Kör Maksut’un ortanca çiçeği Çepiş Sabri, zımpara kâğıtlarıyla çıkagelince çocukların yüzü düştü. Bilaisitisna, tümü sirke satan, üç numara tıraşlı kara suratların aksine Sabri’nin ağzı kulaklarına varıyordu.
Çocuklar, ağzı olsa da konuşamayan Sabri’den emanetleri aldılar.
‘’Gül bakalım Çepiş. Güleceksin elbet. Hesap yok ötede, kitap yok beride. Ben olsam ben de gülerim.’’
‘’Selman Hoca boşuna erken bitirmedi tecvidi desenize.’’
Çocuklardan biri, ‘hesap kitap’ lafına fena halde takıldığından tüysüz çenesini yolar gibi kaşıyordu. Dayanamayıp sordu.
‘’Sabri’ye neden hesap yok? Ümmet-i icabet değil mi Çepiş?’’
‘’Selman Hocanın dediğine göre bunlar hep bir ümmetmiş oğlum. Toptan uçmağa gideceklermiş.’’
Sair zaman melaike-i kiram, usûl dersinde lain şeytan kesilen Selman Hoca, elinde tiner küpüyle çıkageldi.
‘’Çepiş’e bedava, size parayla uçmak. Parası olmayan çalışacak. Kapın zımparaları. Öğleye kadar bu üç duvar bitmiş olmazsa, işte, Günbattı Kabristanı…’’
Maden işletmesinin tasarrufuyla baştan ayağa yenilenen Günbattı Köyü Kur’an Kursu binasının kabarmış sıvalarını öğleye varmadan dümdüz ettiler. Talebelerin üçte biri hasta yattığından rahleleri cilalama işi yarım kalmıştı.
Al yanaklı Tosuncuk yaz helvasını dilimlerken sordu.
‘’Bahar muştusu ne zaman okunacak hocam?’’
‘’Öbür akşam.’’
‘’Hafız Salim Ağa’m mı açacak mevlidi? Zere sesi kısıkmış diyor bubam…’’
‘’Büyüğümüz, elbet ona düşer. Allah şifa versin.’’
Lafın gerisini getirecekken şiddetli bir öksürük nöbetine tutulan Tosuncuk, poturuna bağladığı, içi şeffaf mor, dışı sert tırtıklı ufarak taşı sofranın üzerine düşürüverdi. Olan biteni şaşkın gözlerle izleyen Çepiş Sabri, serapa his, dipten doruğa gönüldü. Tıngır mıngır yuvarlanıp keskin Bursa bıçağının ağzında sükûn bulan bu garip nesneye bakıp bakıp güldü. Yanı başında çopur, iki ablak surat birbirlerine bakıp nar gibi kızardılar.
Selman Hoca taşı alıp meraklı gözlerle inceledi.
‘’Nedir bu çocuklar, bilen var mı?’’
Hepsi birden başını önüne eğdi. İri kıyım sarı oğlan, çakır gözlerini belertip Selman Hocayı şöyle bir yokladı. Sakince gülümseyen simaya karşılık, o da ilgisiz göründü.
‘’Mor taşı.’’
Selman Hocanın mütebessim çehresi iyiden iyiye aydınlandı.
‘’Öyle mi? Nereden buldunuz?’’
‘’Madenden.’’
Selman Hoca, karşısında renkten renge giren çocukların yalan söylediklerini biliyordu. Keza üç ay gibi kısa bir sürede Günbattı yamacına kondurulan tam vardiyalı bor madeni işletmesi, sıkı güvenlik tedbirleriyle korunuyordu. Halktan birinin, köylünün, hele on, on bir yaşlarında çocukların içeriden bor aşırmasına imkân yoktu. Belli ki evden getirmişlerdi.
‘’Ne işe yarıyormuş bu mor taşı?’’
‘’Hocam, yalama tuzu kıtmış kasabada. Sütten kesilen düvelere vereceklermiş. Verim için. Hafız Salim Ağa’m ‘Şayialara kulak asmayın. Hayvanlar nazardan kesiliyor.’ dedi.’’
‘’Verim azaldı hocam, evet. Bizim düve de mundar gitti dün. Bıçağa yetişemeyince çok ağladı anam.’’
‘’Mor taşı mübarek bir taşmış. Yeşil donlu evliya yıldızları taşlayınca, yüze düşen parçalar hep bu mor taşındanmış hocam.’’
Günbattı Camii Resmî İmamı Selman Hoca, taze yaz helvasının cevizlerini usul usul ayıklayan sarı tosunun kulağını çekip, ense köküne sert bir şaplak attı.
‘’Bir daha yamaç boyuna inmek yok! Dereden su içmek, taş sektirmek, aptese çıkmak yok! Davara giden, hayvanını Sazçıkan’a, aşağı köye, meraya sürecek! Anlaşıldı mı?’’
Aynı tornadan çıkmış on insan kellesi, ritmik bir tını ve ışık hızıyla, bir aşağı bir yukarı, kalkıp iniverdi.
‘’Usuller bellenecek. Elifi elifine! Haydi bakalım, herkes evine.’’
Ayda yılda leblebiyi bulunca, kuru üzümü ‘cennet’ belleyen Tosun oğlan, kabaran ensesini ovalarken keşfinde seyre daldı. Bir zaman, o hal üzere bekledi. Çatal suyuna sapan sarp patikadan maden sahasına inecekken, neden sonra eve döndü. Yamalı poturuna sakladığı son ceviz tanesini gevelerken kahkahayı basıverdi.
‘’Kör Maksut’un akılsız Çepiş’e ‘uçmak’ iktiza etsin. Olacak iş mi be! Çok gerekse tayyareye biner. A keriz hoca, âdemoğlunu kanatlı kuş zanneder.’’
***
Bor madenine bakan tepede kepçe operatörlerini dikizleyen Tosuncuk, mezarlık yönünden gelen sese kulak kabarttı. Bir zaman, alıcı kuş gibi, çıtını çıkarmadan bekledi. Başını çevirip göz ucuyla baktığında, artarak deveran eden sesin kahverengi bir toz bulutundan geldiğini anladı. Kalbi güm güm atıyor, içi içine sığmıyordu. ‘’Ulen!’’ dedi içinden, ‘’Şu egzoza diş taksalar konuşacak be!’’ İyice emin olmak için, hiç yıkamadığı çapaklı gözlerini ovuşturup, alıcı gözle bir daha baktı. Eliyle suvardığı yavru keçi inim inim inliyordu. Hayvanı imansızca tutup kepeneğin içine fırlattı. Neden sonra, omuzlarına gelen akbaşın karın boşluğuna sert bir tekme savurup var gücüyle koşmaya başladı.
‘’Koş ulen çomar! Çocuklar görmeden ulakçı peyini kapalım.’’
Kestirmeden meydana inen Günbattı yokuşunu sardırdığında nefes nefese kalmıştı. Son bir gayretle, sayaların bitip ilk evlerin başladığı koruluğa doğru amansız bir depara kalktı. Bir yandan düşe kalka koşuyor, öte yandan veryansın bağırıyordu.
‘’Kıyakçııııı! Kıyakçııııı Receeeeep! Müjdemi isterim Günbattııııı!’’
İşbu hal üzere, bütün köyü kıyı bucak dolaştı.
Kan ter içinde meydana vardığında Kıyakçı Recep, yaylı selesini yeni cilalattığı yüz metreden belli olan çift silindirden iniyordu. ‘’Ulen!’’ dedi Tosuncuk, ‘’Ömürlük makine be!’’
Hanidir ulağın sesini gözleyen halk meydana toplanıverdiler. Kooperatifin yaşlı odacısı misafire ekşi ayran taşırken, sevinç çığlıkları atan çocuklar kromajlı egzozu cayır cayır yanan 67’ Jawa’yı muhasara altına aldılar. Biraz sonra, Günbattı muhtarı da göründü. Sahtiyan yelekten çıkan müjdeliği kerkenez gibi kapan Tosuncuk, ulakçı peyine yol veren Kıyakçı Recep’e göz işmarıyla teşekkür etti.
Havadisler alınıp, asker mektupları okundu. Soğanlar kırılıp, ayran aşı içildi.
Muhtar ve Recep, şadırvanın kenarından olan biteni izleyen Günbattı Camii resmi imamı Selman Hocadan maada, kimselerin sezemediği mükemmel bir değiş tokuş seremonisine imza attılar. Al takke ver külah, avucunun kaşıntısı geçen muhtar, Selman Hocayı görünce yönünü değiştirdi. Aşı, tohum ve boğaya çekileceklerin listesini Recep’e uzatırken camiden tarafa okkalı bir küfür savurdu.
Kollarını sıvayan Kıyakçı, avcı çantasına sakladığı ithal ereksiyon iğnelerini pamuk koyduğu ceplerine doldurdu. Attığı her adımda, İlçe Tarım Müdürünün yeri göğü inleten bağırışını duyuyor, karşısına iki kez çıktığı Hâkime Hanımın donuk bakışları karşısında yerin dibine giriyordu. İğne tüplerinin şıngırtısı duyulacak diye ödü bokuna karışınca, harman kalan elleri istemsizce gömlek cebine gitti. ‘Hadi canım!’ dercesine, mısır yaprağına bir cigaralık sarıp hırıltılı göğsünü temiz havayla doldurdu. ‘’Oh!’’ dedi, ziftli dumanı ciğerlerinden kusarken, ‘’Verdiğin nimetlere nihayetsiz şükürler olsun Allah’ım…’’
Şap vurmuş bir hayvan gibi nasırlı avucuna tükürdü. Sabahtan akşama kadar, arı gibi çalıştı.
***
‘’İreceeep! Garameke’yi gıyaklamadan nere gidiyon bakem?’’
Motosikletin kontağını henüz çeviren Kıyakçı Recep duymazdan geldi.
‘’Len! Kime diyom zırtapoz! Bu yaştan sora kasabadan süt tozu mu alsın Hafız Ağan? Salçalı ekmeklerim gözüne dizine dursun, hain!’’
‘’Gülbiye ana, Recep sizlere ömür. Dizinde derman, gözünde fer kalmadı. Ha benim ahretlik anam, sal fakiri. Havaya cemre düşende Karameke’den başlarız, olur mu?’’
Yeldirmesini apak benzine kapatınca masmavi gözleri parlayan Gülbiye Kadın, iki metrelik herifin kolunu çimdikleyip tatlı sert çıkıştı.
‘’İn len aşağı, hınzırın dölü! Madem öyle, ver haşıyı ben yapem. Sırasıyla değil korkma, parasıyla…’’
‘’Yok… Nah, bak içine çantanın… Boş! Vallahi de yok billahi de yok! Bulursan bedava…’’
‘’Vacip o zaman. Mecbur gelcen!’’
Doksan beş hanelik koca dağ köyünde girilmedik dam, atlanmadık hendek, yağlanmadık billur bırakmayan Kıyakçı Recep’in konuşmaya mecali kalmamıştı.
‘’Hafız Salim’in gül pembesi, gel etme… Sal fakiri…’’
‘’Salmam. Mecbur gelcen. Selmangilin dama gircen, bizim dama girmecen. Hiç olmaz!’’
Kara kaşı, doğuştan sürmeli ela gözleri, geniş omuzları bir yana, itin biriydi Recep. Ekseriya esrar içtiğinden mütemadiyen gülümsüyordu. Kabarmış dudaklarının altında, azılardan ziyade altın dişlerinin dipleri kara yosun gibi kir bağlamıştı. Alnında derin bir jilet izi vardı. İki metreyi aşkın boyu, hafif kambur sırtı, özenle yağladığı pala bıyıklarıyla, görende ürpertiyle karışık bir hayranlık duygusu uyandırıyordu.
‘’İnmem ana. Recep’in helvası karıldı. Allah taksiratını affetsin.’’
‘’Hele şuna! Karılan hamur Hafız Salim’in uğursuz avradı. İn len aşağı, eşşoğlu eşşşek!’’
Davar pisliğine bulanmış kara lastiğini zebella herifin böğrüne böğrüne patlatan Gülbiye Kadın, kıkır kıkır gülen muhtara omuz atıp Kıyakçı Recep’i motosikletten yaka paça indirdi. Bastığı yeri titreten, o hırpani çam yarmasını kulağından tutup, muştu günü sergilenmeye hazırlanan traktörle, balya sarmaktan dönen kara patosun arasına çömeltti.
Sadece ikisinin duyabileceği gizemli bir ses tonuyla sordu.
‘’Haşı yok tamam. Allah bir inandım. Ya çakrış? Bitti mi len çakrış otu?’’
‘’Bitti Gülbiye ana.’’
‘’Sal yemini.’’
‘’Vallahi.’’
‘’Olmadı. Hafız Salim Ağan nasıl bellettiyse öyle decen.’’
‘’Yemin Allah’a Gülbiye ana. Oruç ağzıma insan eti tattırma şindicik…’’
‘’Oruç ağzında altın dişin ne işi var, a köpek!’’
‘’Allaaah!’’
‘’Görklü Tanrı yâdına mı düştü, a gevaşenin çıkardığı, a şerefsiz, a pis köpek!’’
‘’Oyy, vurma ana. Uff!’’
‘’Sal len yemini! Hafız Salim Ağan nasıl bellettiyse öyle decen.’’
Duyan eden olmasın diye etrafı kolaçan eden Kıyakçı, gönülsüz boyun eğdi.
‘’Yalanım varsa sahtekâr imam Selman Hoca gibi bu dünyadan kâfir mundar gideyim. Oldu mu?’’
‘’Olmadı. Düş önüme!’’
Kıyakçı Recep’in sola kaykılan ela gözleri, traktörün arka lastiğine sabitlendi. Bir eli adamın yakasında, öbür eli çakıl taşlarını ayıklayan ihtiyar kütle, kendinden beklenmeyen çevik bir hamleyle gerisin geri çark edince, yorgun patosun kuyruk miline tüneyen muhtar kıçının üstüne düşüverdi. Yediği kumlar da cabası…
Köy meydanında bir şenliktir başladı. Mektepten dönen çocuklar, kurutulmuş tarhanalarla, evde kalmış kızçeler, taptaze küncülerle güldüler. Güldanelerin ağzında bal şerbeti, dolgun dudaklarından akan hasret türküleriyle güldüler. Sese çıkan komşular, ocaktaki yemeklerle, yorgun argın evlerine dönen rençperler, dirgenlerle, matlaya çıkan dülgerler, baltalarla güldüler.
Günbattı kabaresinde ekâbirin hemen hepsi, pekâlâ mutluydu.
Hâlihazırda muasırı bulunan kuru incirlere inat, yerçekimine direnen iri göğüslerini Kıyakçı’dan tarafa çeviren Gülbiye Kadın, herifin yularına son kez, sımsıkı sarıldı. ‘’Tüh!’’ dedi yüzüne, dünyadan boşanmışmış gibi rahat, öylece bıraktı sonra.
Muhtarın işaret fişeğiyle çark eden Kıyakçı Recep, hüzünle evine dönen yaşlı kadına seslendi.
‘’Hey ana! Gel beri.’’
Gülbiye kadın, gözyaşlarını silip omuz silkti. Mecbur, nazlı bir gelin gibi geri dönüp, birden ciddileşen Kıyakçı Recep’e dargın dargın gülümsedi.
‘’Ana, bak şindicik. Aç kulağını dinle. Eve git. Aptesini al. Bismillah’ını çek. Karameke’nin kuru kıçını kıblenin tersi tarafa çevir. Kuyruğunu damın tavan kirişine bir güzel bağla.’’
‘’Hii! Sahi mi len?’’
‘’Lafa karışmak yok, dinle. İp urgan ipi değil, pamuk ipi olacak. İpek olsa ne alâ…’’
‘’Buluruz yavrum, o kolay…’’
‘’Hafız Salim’in Gülbiye, dinle. Lafa karışmak yok! Evvela sol arka bacağı, saniyen, sağ ön bacağı yağlı urganla sımsıkı bağlayıp sağrısından geçir. Nereye kadar? Teeeeeyyy boynuzuna kadar. Dola bubam dola… Arta gelen ipi çatı kirişinden sarkan pamuk ipiyle kavuştur. İpek olsa ne alâ…’’
Gülbiye Kadın, tam ‘’Buluruz yavrum, o kolay…’’ diyecekken, Kıyakçı Recep’i gülme tuttu. ‘’Bu çatlak karıya boşuna götten bacak demiyorlar…’’ diye içinden geçirdi.
Biraz önce yedi mahalleyi velveleye veren fırdöndü canavarın o korkunç yüzü, sütten kesilen bir yavrunun masumiyetiyle aydınlandı.
‘’Ah yavrum, oldu guzum. Gızma çocuğum. Sonra?’’
‘’Beri bak ana, burası mühimli…’’
Kıyakçı Recep, kanlı bir mızrağa benzeyen morarmış işaret parmağını, her bir parçası sivri, devasa bir dirgen ucunu andıran öteki elinin nasırlı mafsallarında sırayla gezdirdi.
‘’Fatiya bir tane… Kulfüden üç… Felak Nas hakeza… İster üüüç, ister beş, Elemtere muhakkak… En nihayet, yedi Kürsiyle torbanın ağzını bağlacen. Tamam mı?’’
‘’Tamam.’’
‘’Yedi Kürsi bir tamam okunmazsa olmaz. Belledin mi?’’
‘’Belledim.’’
Kıyakçı Recep, kullardan hicap ediyormuş gibi yalandan yere bakıp sus pus olunca, Gülbiye Kadın meraklandı.
‘’N’oldu len? Gerisi evde mi kaldı?’’
‘’Yaklaş ana. Selman Hoca nursuzu duymasın. Bak şindi… Nasleddin Hocanın doğumda cartayı çeken kazanı var ya hani… Heh, onu al, yarıya kadar su doldur. Bir maşrapa tuz, bir çay bardağı zeytinyağı…’’
Göt cebinden bir paket çıkarıp kadının eline tutuşturdu.
‘’Nah, üç tutam da çakrış otu…’’
‘’Hani yoktu len çakrış, yalançı köpek!’’
‘’Dur şindi… Hepiciğini at kazana. Düğün dernek, bir güzel kaynat. İlk fokurtuda ivedi çek ateşten.’’
‘’Tevatüüür…’’
‘’Gerçek ana, yeminim şart olsun.’’
‘’Sonra?’’
‘’Ceviz sandukadan naftalinli gelinliğini çıkarıp telli duvağını bir güzel ört üzerine…’’
‘’Sen rahmetlik ananın gelinliğini getir, a piçin dölü!’’
‘’Uff! Sen de iman yok mu be! Acıdı kız. Tamam, sık delikli çaput da olur.’’
Hafız Salim Ağanın ikinci karısı, götten bacak Gülbiye Kadın, kendisi bilmese de kocasından beş yaş büyüktü. Çilli serçe burnu, çukur mavi gözleriyle rabıtalı, ayva göbeği, muvazenesini kaybetmiş, fakat hâlâ sıkı, oynak kalçalarıyla fıkır fıkırdı. Uykuda bile ayaklarını sallıyor, bir türlü yerinde duramıyordu. Apak teninde solayazan kadınlık, yerini dölsüz döşsüz, çocuksuz anaçlığın kurak mevsimine bırakmak üzereydi. Ne ki, kanın kasıklardan gümbür gümbür akmadığı tek bir saati ömürden saymıyordu. Komşuya pek çıkmayan Çerkez adigelerine inat, ‘’Olsun’’ diyordu yine de, ‘’Çilli tavuğun hatırı yoksa ibikli horozun hatırı var. Dul avrat, gezen tavuk gibidir. Eşelendikçe karnı doyar. Karnı doyunca yumurtlar. Allah bize evlat vermedi, sıraya girene mübarek olsun, a bacılar. Eeeey fetbaz analıklar! Ve dahi hasetçi kaynanalar! Lafım sizedir dinleyin. Karı bir, arı iki! Gezdirmezsen, yandığın gündür. He guzularım benim. Dediğimi tutun, tuttuğumu tutmayın… Şeyhimiz, âşıkların piri Karacoğlan efendimiz ne demiş. Çerçi boncuğunu, gelin…’’
‘’Topalak başını göç alsın, bari yaşından utan a kahpe!’’ diyenlere, ‘’Bal tutan parmağını yalar kızanım! İşte meydan, Tanrı’dan korkmayan avrada âlemi cihan bal küpüdür!’’ der, kıçına bir şaplak atıp müzevirlere karşı şöylemesine süzülür, kahkahayı basardı. Tam takır kuru bakır evine yollanınca, hüngür hüngür ağladığını bir Allah, bir Hafız Salim Ağa bilirdi oysa.
Gülbiye Kadının elinden ekmek, kocasından tokat yiyen küçük Recep, belleğin çapraşık labirentinden çıkabilseydi eğer, Günbattı meydanını ayağa kaldıran bu edepsiz ortaoyununa mahal vermezdi. Elinden gelse, masum Çepiş Sabri gibi hiç büyümezdi belki de… Lakin Recep, haddinden fazla büyümüştü… Ve şahsı namına bülbül gibi şakıyan iblis, şarkısını tamamlamaya kararlıydı.
‘’Ana, çakrışın rayihası tuzun asidiyle bir evlek olunca kazanı Karameke’nin altına çek. Bir zaman bekle sonra. İyicene fokurdasın. Şu çakır gözlerin görecek, çakrışın kimyası tuzun asidiyle sütkardeş olacak. Anaları bir, bubaları ayrı… Anladın mı?’’
‘’Hii, zeytinyağı!’’
‘’Aferim kız!’’
Konuştukça yapıncak üzümü gibi mayalanan Kıyakçı Recep’in gözlerine kan oturuyordu. İhtiyar kadının safdilliği yorgunluğunu unutturmuş, esrarın da etkisiyle iyiden iyiye gevşemişti. İki adım gerisinde homurdanan muhtarın acelesi olmasa daha lafı çok uzatacaktı ki, Gülbiye Kadının masum güzelliğine acıyıp bombayı patlattı.
‘’Karameke’nin taşpiklerini hariçten zeytinyağına bulayıp kaynar suya sok çıkar! Tamam belli üç kere! Sorasını sarıkız düşünsün…’’
O gece, iki on yıldır Hafız Salim Ağaların yeğdane çatısına yuvalanan yassı leylek, hiç yapmadığı bir işi yaptı. Kopan cayırtıdan nasıl korktuysa artık, sağ kalan tek yavrusunu kurum bağlayan bacadan aşağıya itiverdi.
Devam edecek…
Bahadır Dadak

