Sürahi

Bu sürahi, Saliha halana gidecek, dedi annesi İkram’a.

Saliha halasına gönderirdi zaten çoğu zaman. Bir gün gitmediğini bilmez. O da severdi halasını. Çok iyi davranırdı İkram’a. Akşam ne yemek yapayım sana, diye sorardı. Bu sorudan sıkıldığı görülmemiştir. O kadar çok sordu ki, İkram sevdiği yemeklerden, daha önceden yemediği yemeklerin isimlerine geçmişti bir süre sonra. Radyo kanalları arasında gezinirken tesadüfen duyduğu yemek isimlerini sıralamaya başladı. Halası da ikiletmedi hiç, ne istediyse akşama hazır ederdi. Hoş, ismini söylediği yemeği yapmasa, başka bir yemeği o isimle yedirse anlamazdı ama halası yalan söylemezdi zaten. Dedikodu da etmezdi. Kaşlarını çattığı da görülmemiştir. İyi kadındır. İkram’a da, sen hep iyi ol olur mu oğlum, der. Halası İkram’a, iyi ol, deyince İkram’ın içine bir ferahlık geliverir. Bu ferahlık gitmesin ister İkram ama ferahlık gider.

İkramların evinde herkes aynı yerde yatar. Sıkış tepiş. Beş kardeşin beşine aynı döşek. Sofrada aynı tasa beş kaşık. Bir giysi yırtılana dek beşinin de üzerinde. Üç kız kardeşi var, bir de abisi. Babasına göre hepsi aynı. Tarlaya gidilecekse de, hayvanlara bakılacaksa da hepsi bakıyor. Bu erkek işidir, bu kadın işidir dediği olmadı hiçbir zaman. Her işe koşulacak, işlerin başında durulacaktır hep. Yardıma ihtiyacı olduğunda veya bir iş yapılacaksa çocuklarının olduğu tarafa doğru kasketini kaldırarak bakar, aklına gelen ilk ismi söyler, söylediği isim yanına kadar gider, babaları sadece ne yapılacağını söyler. Sonra kendi işine devam eder. Yoruldun mu demez, sıkıldın mı demez, iyi misin demez. Belki de bu yüzden İkram’ın ailesinde duygusallığa yer yoktur. Her doğan çalışmak zorundadır. Sofraya konulan yemeğe kaşık sallamak için alın teri dökmüş olmak gerekir.

Olur da İkram’ı gözüne kestirirse, gel buraya, der sadece. İkram da babasının yanına gider. Ne yapılacaksa sessizce yapar. Aklına takılan bir şey olursa sorar. Babası ona doğru bakmadan ağzının içinden cevap verir. Kelimeler ağzının içinden dışarı çıkamadığı için anlamsız birkaç ses tarlada rüzgârın önünde dolaşır kulağına gelir. Anlam veremediği sesleri anlamlandırmaya çalışır. Anladığı şekliyle yapmaya çalışır. Neden sonra babası başını kaldırıp yaptığı işe bakar, elindeki işi bir kenara koyar, İkram’a doğru yürümeye başlar. Her adımında bu sefer net duyabildiği sözleri ayağının altında ezerek yanına kadar gelir. Beceriksiz, der; bir işi de doğru yap, der; ne zaman ben olmadan bir işi yapabileceksin, der. Bunları söylerken İkram’ın elindeki işi alır, kendisi yapmaya başlar. İkram ne yapacağını bilemediğinden babasının yanında, gölgesine bakılarak zamanın öğrenildiği bir çubuk gibi dikilir kalır. Uzun süre dikilmekten teni kızarmaya ve siyahlaşmaya başlar. Öylece durup toprağa bakar İkram. Ensesinde güneşten çiviler olur. Onun beklediği yerde toprak verimsizleşir. Yeterince güneş alamayan toprakta yetişen bitkiler İkram gibi toprağa yakın olur. Toprakla samimi ama toprağa çok da faydası olmayan…

İşler bitince, güneş batınca -belki de güneş bu kadar çalışmanın üzerine merhametinden batıyordur. Çünkü İkram’ın babasına kalsa güneş batmadığı sürece çalışılacaktır- elindeki işi bırakıp evinin yolunu tutar, çocuklarına bir şey demez. Kasketini biraz geriye atar, ellerini arkasında bağlar, yürür sadece. Onun yürüdüğünü gören çocukları da bir anne ördeği takip eden yavru ördekler gibi sıralanırlar arkasına.

Evin içinde de büyük bir sessizlikte oturulur. Günün yorgunluğu ile annesi ve babası divanda suspus olurlar. Tüm çocuklar da yerde oturur. Olan olmayan bir göz oda zaten. Uzun uzadıya sessizlikten sonra baba iç cebinden bir köstekli saat çıkarır hanımına “yatağımı yapın” diye seslenir. Bu söz evin kerpiç duvarında patlar bin parçaya bölünür, odadaki herkesin uykusunu getirir. Sadece babanın değil hepsinin yatıp uyuyacağı anlamına gelir. Henüz uykusu gelmeyen çocuklar, oldukları yerde oturur vaziyetteyken altlarına serilen döşekle yatar vaziyete geçerler ve tavandaki tahtaları sayarlar defalarca. Yedi tane kalasın tuttuğu çatının altında sessiz sedasız bir hayat sürerler. Bazen eşyaların bile onlardan daha fazla gürültü çıkardıklarını düşünür İkram. Uyumaya çalışırken pat, çıt sesler gelir etraftan. Eşyalar sıkıntıdan ve sessizlikten bunalıp evden parça parça kaçmaya çalışıyor zanneder. Tavanda diğerlerine göre daha ince olmasına rağmen tavanı tutması konusunda kendisine şans verilmiş bir kalasın altında yatar. İkram’a göre o kalasın tavanı taşımaya hiçbir etkisi yoktur. Sökülse yeridir hatta. Üzerinde çatlaklar bile vardır. Bir ışık kırılmasıyla büyüyen çizgilerdir hepsi. Sağına döner sonra. Döşeğin de en sonunda yattığı için sağ tarafı divanın altına denk gelir. Sofra altına konulan kasnak durur hep orada. Uyuyana kadar tahta kasnağın üzerinde elini gezdirir. Ne yaparsa yapsın eli hep aynı yere varır. Hep aynı, ince kalasın altında. Sonra odadaki küçük sesler kesilir. Baba, horlamasıyla tüm eşyalara, oturun oturduğunuz yerde, demiştir çünkü. Tüm eşya müezzin minareden sabah ezanını okuyana dek olduğu yerde durur.

Bazen uykusunda döne döne kendini divanın altında bulur İkram. Kimse onu aramaz. Uyanınca kendiliğinden çıkar divanın altından. Yanında kasnak yoktur, döşek toplanmış, yorganlar katlanmıştır. Sobanın üstünde kaynayan çaydanlık cızır cızır ses çıkarır. İkram sessizce sobanın yanında oturur bir süre. Soba diğer yerlere göre yeterince sıcaktır çünkü.

İkram, abisi ve kız kardeşleri gidilebilecek tek okula giderler, hepsi aynı sınıfta okurlar. Birleştirilmiş sınıf dedikleri çiçek buketinde her türden öğrenciye ders vermeye çalışılır. Sınıf fark etmeksizin herkesin eşit olduğu dünyada İkram abisiyle aynı sırada oturur. Öğretmen, abisi ve abisi gibi yaşı büyüklere ders anlatmaktadır. Bir soru sorar öğretmen, sınıfta herkes sessizce düşünür. Öğretmen biraz daha bekler sonra İkram’ın abisine soruyu tekrar yöneltir. İkram’ın abisi gözünü tahtadan ayırır İstiklal Marşı’na bakar biraz. Sonra pencereden bakar, baktığı yerde aynı dersi yıllardır işleyen bir ağacın dalları görünmektedir. Dallara tüneyen kuşlar bir tehlike hissetmiş gibi ağaçtan mezun olurlar. Gökyüzüne doğru bir uçuş başlar. İkram’ın abisinin yanından bir el yavaş yavaş göğe doğru uzanır. Bu, İkram’ın elidir. Öğretmen İkram’a söz hakkı verir. İkram soruya doğru cevap verir. Öğretmen yaşından büyük bu cevabı tebrik ve takdir eder. İkram sevinir, halasının, iyi ol oğlum, dediği gibi olur içi. Okul biter eve dönerlerken üzerine yığılan bir abinin altında kalır İkram. Benim cevaplamadığım soruya abinin yanında nasıl cevap verirsin, anlamına gelen yumruk ve tekmelerin arasından gökyüzünü görmeye çalışır. İkramın tebrik aldığı ilk ve son olaydır bu. İlerde bu olay aklına geldiğinde göğsünün üzerinde hissettiği bir ağrıyla beraber yüzüne bir mutluluk yansıyacaktır.

Tüm bu sessiz hengamenin arasında İkram sadece halasının evinde rahattadır. Halası İkram’ı kapıda karşılar, gülümseyerek içeri alır. Odanın en rahat minderleri altında ve sırtındadır. Halasının evine girdikten sonra İkram kendisini kocaman kavuğuyla tahtında oturan bir padişah gibi görmeye başlar. Önüne konan meyveleri halası elleriyle doğrar. Yeni sağılmış sütten bir bardak… Tatlı tuzlu hamur işi… Doydum dedikçe yenisi gelir önüne. Yemek içmek yanında halasının anlattıkları, gülüşmeler, kahkahalar…

İkram’ın halası da evlenmiştir zamanında. Allah’ın evliliği nasip ettiği ama çocuğu nasip etmediği kullarından olmuştur. İmtihanın bu kadarı da yetmemiş, kocası birkaç sene sonra bırakıp gitmiştir. İkram’ın halası birken iki olurum evlenince, sonra üç, belki dört, belki de… diyerek hayalini kurduğu dünya evinin içinde ayağı tökezlemiş, ileri doğru gidememiş, bir’den ikiye çıktığı gibi tekrar ikiden bire düşüvermiştir. Geriye düşünce gördüğü gökyüzüne gülümsemiş, yüzünün halini bir heykeltraşın mermere kazıdığı gibi kazımıştır. Herkese gülümser, kızana da gülümser, sevene de gülümser ama en çok İkram’a gülümser. Hatta en gerçek İkram’a gülümser. İkram, çocuk olmasaydı, halasının gözlerinin içinde görürdü; kırılmak nedir, kırılanı örtmek nedir, üstü örtülenin bir daha açılmaması için örtünün her yanına raptiyeler basmak nedir ve tüm bu yapılanlar kırılmak kadar acı verici midir? Anlam veremez ama. Çocuktur çünkü. Halası, sen iyi ol oğlum, der. İkram’ın içine bir ferahlık gelir. Ferahlık gitmesin, ister. Ferahlık gider. İkram evine döner. Yedinci kalasın altında, bir eli divanın altındaki kasnağın üzerinde deveran ederken uyuyakalır.

Bu sürahi, Saliha halana gidecek, demişti annesi İkram’a. Sürahi’nin gideceği günden çok önce Saliha halası ziyarete gelmişti bir akşam. Uzun uzun oturulmuştu. İkram’ın babası ilk defa “yatağımı yapın” dememişti. Bu uzun oturuş çok uzun sürmüş, çocuklar oldukları yerde uyuyakalmıştı. Tüm çocuklar uyuyakaldığında kimse uyanmasın diye fısıltı ile konuşulmuştu. Bu uzun konuşma sabahın ilk ışıklarına kadar sürmüş, belli bir saatten sonra sese hiç alışık olmayan ev, suspus olmuş evin içindeki konuşmaları dinlemişti. Sabah ezanına yakın Saliha halanın evden çıktığını belli eden kapı sesi ile İkram ve kardeşleri uyanır gibi olmuştu. Hiçbiri gözlerini açmadı. Sağına doğru uyuyan soluna döndü. Sırt üstü yatan yüzünü döndü, üstü açık olan yorganı başının üstüne çekti. İkram da divanın altına doğru gitti.

Sabah olduğunda İkram divanın altından çıktı. Babasını bir çuvalı dışarı taşırken gördü. Ne çuvalı olduğunu merak etmedi. İkram otururken kardeşleri babası ile yine çalışmaya gitti. İkram’a kimse seslenmedi. Onlara yetişmek için hareketlendiğinde annesi, otur sen, dedi. İkram tek odalı kocaman evde annesi ile birlikte oturdu uzun uzun. Evdeki sessizlikten başka bir şey konuşmadı uzun süre. Sonra annesi İkram’a bakmadan, halanın çocuğu yok İkram, kadıncağız tek başına, dedi. İkram annesinin ona bakmayan yüzüne doğru baktı. Arada ben gidiyorum, yalnız değil ki, dedi. Annesi evde tek başına konuşuyormuş gibi devam etti. Çocuğu da olmadı ki, hayırsız kocası da bıraktı gitti, dedi. İkram annesinin ona bakmayan yüzüne doğru baktı. Bir an için sesinin kısıldığını düşündü İkram. Konuştuğumu sanıyorum, sesim çıkmıyor, annem duymuyor diye düşündü. Sözünü kendisinin de duyacağı şekilde yavaş yavaş tekrar etti.

– Arada… ben gidiyorum… yalnız değil ki…

Annesi uyuşan bacağını divandan aşağı uzattı. Ağrıyan yerlerini ovdu. İkram’a döndü. Sanki ilk defa görüyormuş gibi baktı yüzüne. İkram, Saliha halanı sever misin, diye sordu. İkram, halamdır niye sevmeyeyim, hep iyi davranır bana, dedi. Evin içi tekrar sessizleşti. Dışarıdan bir köpeğin uluması duyuldu. Ulumadan rahatsız olan diğer hayvanlar da kendi dillerinde bağrışmaya başladılar. Hava biraz serinledi ya da İkram öyle hissetti. Sobanın yanına gitti ısınmak için. Sobanın yanında ısındı biraz ya da İkram öyle hissetti. Çünkü soba yanmıyordu. Annesi ayaklarını tekrar toparladı.

Bu sürahi, Saliha halana gidecek, dedi annesi İkram’a. İkram uzun süredir pencere önünde duran, kimsenin neden orada duruyor diye sorgulamadığı, içinde azıcık bir su birikintisi bile kalmamış, eve davetsiz giren börtü böceğin su içmek umuduyla içine düştüğü, bu düşüşün ardından hayattan beklentileri kalmadığı için düştükleri yerde yaşamaya devam ettiği sürahiyi iki eliyle tuttu. Kapıyı ayağıyla itti. Açılan kapıdan yavaş yavaş yürüdü.

Güneş sürahinin içindeki tozu, pisliği İkram’a sunuyordu. İkram aynı güneşin ensesine yaptığı eziyeti hissediyordu. Elindeki sürahi ile gölgesini takip ederek uzun uzun yürüdü İkram. Yol üzerinde kimseyle karşılaşmadı. “İkram ve Boş Sürahi” adlı bir masalın içindeymiş ve kahraman sayısı az tutuluyormuş gibi, bir patikadan yürüyen ve başına gelecek maceranın ne zaman başlayacağını merak eden masal kahramanı gibi az gitti. Uz gitmesine gerek yoktu. Uzak değildi halasının evi. Alçak duvarlarla çevrili, kırık dökük bahçe kapısını geçti. Bahçe içindeki evin kapısı açıktı. Sinek böcek girmesin diye yalandan kapıya asılmış tül perde arada bir rüzgarla birlikte açılıyordu. Kapıya yaklaştığında esen rüzgarla birlikte tül içeriyi gösterecek kadar açıldı. Halası çocuk elbiseleri katlıyordu. Çocuk elbiselerini bir çuvaldan çıkarıyordu, çuval sabah uyandığından babasının elinde gördüğü çuvaldı. İkram kapı eşiğine takıldı. Elindeki sürahi İkram’dan önce düştü parçalara ayrıldı. İkram parçaların üzerine düştü, her bir parça bedenine saplandı.

Saliha halası bir çığlık koparıp yanına geldi. Mutfaktan getirdiği yağı cam parçaları giren yerlerine döktü. İkram ağlama, dedi halası. Şimdi daha rahat çıkar, hepsini çıkaracağım tek tek, merak etme. Sen iyi ol, oğlum.

“Oğlum” sözü eskiden söylediğinden farklıydı. Hakikaten “oğlu” olduğu için söylüyordu bunu. İkram, halasının onu oturttuğu tahtında padişah olmuştu tekrar. Her tarafı cam kırıklarıyla doluydu sadece. Halası, tüm cam kırıklarını tek tek çekiyordu vücudundan. İkram’ın vücuduna bir rahatlama geliyor, sonra bir ağlama geliyor, sonra yine bir rahatlama ve bir ağlama ile kasnağın üzerinde gezer gibi deveran ediyordu. Tüm camlar çıktığında ve birkaç gece uykusundan sonra İkram yüreğinin ortasında başlayan ve vücuduna yayılan bir huzurun içinde buldu kendini. Yaraları kapandı. Bir müddet sonra Saliha’nın oğlu İkram oldu adı. Kimse geride kalan ailesinden saymadı onu. Halası hep en sevdiği yemekleri yaptı. Öz evine göre rahatı yerinde idi. Yediği, uyuduğu yerden razıydı. Ama yine de içinde bir yumruk büyüyor yeterince büyüdüğünde göğsünün orta yerine arada bir vuruyor, nefesini kesiyordu. Halası mı istemişti İkram’ı eve geldiği gece, yoksa anne babası bize bu çocuk fazla mı demişti soğukkanlılıkla. Sana da arkadaş olur mu demişlerdi. Neden İkram’ı seçmişlerdi? Yıllarca kardeşlerinin yerine halasına daha çok gönderilmesinin, evde neredeyse yüzüne bakılmayan bir çocuk olmasının sebebi bu muydu?

Aklına düşen soruların hiçbirini ne halasına ne de ailesine sordu ikram. Gönderilirken İkram’a sorulmamıştı. Sormadan yapılan tüm eylemlerin soruya kapısı kilitli oluyordu. Bir emir gibi sunulmuştu İkram’a bu hayat. İkram, “Eve Sürahisiz Dönen Çocuk” masalındaki kahraman olmak istemedi bir süre sonra. Bunun için uz gitmesi gerekiyordu. Ailesinin evi uzaktı çünkü.

Büyüdüğünde, sormak istediği sorular ve almak istediği cevaplar da eskidi, gerek duymadı. Uzun yıllar sonra bir sızı hissetti vücudunda, halasının bütün camları çıkaramadığını o zaman anladı. Saliha’nın oğlu İkram; kalktı, yürüdü, yıllardır görmediği anne ve babasının arasına oturdu. Ellerini bir kasnağın üzerinde gezdirir gibi sağ ve solundaki toprak yığınının üzerinde gezdirdi. Hesap sorma zamanı gelmişti İkram için. Ağlamadı, bağırmadı, konuşmadı. Günlerce aynı iki mezarın başında tek kelime etmeden, tüm sessizliğiyle hesap sordu anne babasından ya da sorulan hesabı dinledi. Günler sonra ayağa kalkıp az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek, altı ayla bir güzde, bir arpa boyu yol gitti…

Ömer Can Coşkun

 

 

 

DİĞER YAZILAR

2 Yorum

  • Lacrima , 24/01/2026

    Güçlü bir metin, tebrikler.

  • İsmen , 05/12/2025

    Güzel, güzel bir hikaye. Ne uzak ne yakın; ne yabancı ne tanıdık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir