“Arz”dan “Sema”ya

“Dünya”dan yüksekte yer alan “arz”, yani yer-yüzü, yatay düzlemde dikey boyutun kendisini gösterdiği ufuktur. Başka bir ifadeyle “arz”, yatay boyutta dikey boyutun tecelli ettiği idrak kapısıdır. Arz, her şeyden önce Hakk’ın yüzünün ef‘âl (fiiller) ve esmâ (isimler) aracılığıyla müşahede edilmesini sağlayan idrak mertebesidir. Ef‘âl ve esmâ ise hem ilâhî faaliyetleri hem de bu faaliyetlerin dayandığı ilimleri ifade eder.

“Arz”da ef‘âl ve esmâ her bir “şey”de tecelli eder. Esmâ kelimesi, bütün “ilim” birlikleri için kullanılır. Bazen hatalı biçimde Platoncu idealara benzetilse de esmâ, idealardan farklıdır. Platon’da idealar, şeylerin prototipleri olarak “yer” ve “zaman”ın ötesinde, entelektüel bir düzlemdedir. Oysa esmâ, somut olarak “yer” ve “zaman” içinde fiiller aracılığıyla kendilerini gösterir. Esmâ yani şeyleri oluşturan temel bilgi ölçüleri ve birimleri, yer-yüzünde somut hareketle ortaya çıkarlar. Bu sebeple onlar için özel anlamda tecellîler veya tezâhürler demek daha isabetlidir.

Arz, her ne kadar bu “dünya”yı terk ederek gerçekleşse de, bu terk edişin mahiyetini doğru anlamak gerekir. Platoncu felsefe söz konusu terk edişi yerli yerinde ifade edememiştir. Platon’da “terk ediş”, tamamen ayrı iki ontolojik düzey yani idealar dünyası ile duyulur dünya arasında düşünülür. Buna rağmen bu iki düzey arasında bir bağlantı olduğu da varsayılır. Platon, pay alma (metheksis) kavramıyla tümelden tikele doğru ifade edilen bu bağlantıyı, idealar ile duyulur nesneler arasındaki ilişki üzerinden kurmaya çalışır. Bu bağlantının niteliği gereği, duyulur dünyayı terk etmek nihayetinde yalnızca entelektüel bir çaba olarak, “düşünülür” bir tümel dünyaya ulaşmaktan ibaret kalır. İşte bu sebeple Platon’la başlayan Batı metafiziği, bir şekilde entelektüel düşünce olmaktan öteye geçememiştir.

Entelektüel olmasıyla “dünya”yı esaslı olarak terk edememiş, iki “dünya”lı görüş arasında tarih boyunca kararsızca salınmıştır. Platoncu filozof, “duyulur” ve “düşünülür” dünya arasındaki kıskacında, kimi zaman düşüncesine ihanet ederek duyulur dünyada ideaları arar, kimi zaman da duyulur dünyayı aştığını sandığı hülyalar arasında kendinden geçer.

Metafiziğin, felsefe tarihinin sonunda boş hülyalarla meşgul olmakla suçlanması boşuna değildir. Platonculuğa her dönüş projesi bu yüzden baştan başarısızlığa mahkûmdur. Çünkü Platonculuk, nerede olduğu belirsiz ideaların soyut ve boş söyleminden çıkmak istediğinde bile yine bu soyut ve boş söylemin içinde kalmış bir düşünce tarihidir. Platonculuk, Wittgenstein’ın sineği gibi, hapsolduğu şişenin içinde sınırlarına çarpa çarpa dolaşan bir düşüncedir.

“Esmâ” ise, aşağıda olan dünyayı esaslı biçimde terk etmeye götürmeyen Platoncu modelle ifade edilemez. Çünkü duyulur şeyler, zaten kendi düzlemlerinde bulunan hakikatlere binaen vardırlar. “Arz”daki esmâya uyanmak, hissettiğimiz şeylerde bize kendini açıkça gösteren hareket hâlindeki manalara uyanmaktır. “Arz”daki esmâ ile şeyler arasında herhangi bir uzaklık bulunmadığından, aralarında bir bağdan da söz edilemez. “Şey” kim ise olduğu gibi “esma”dır. “Dünya” ile “arz” arasında ise “Varlık” bakımından fark yoktur. Yalnızca ilim ve ahlak bakımından fark vardır. Bu fark da iki ayrı entelektüel ve duyulur düzen arasındaki bir ayrım değil, aynı duyulur alan içerisindeki bilgi düzeylerinin farkıdır.

Her şey, yer-yüzü diye isimlendirilen “mekân”da gerçekleşir. “Dünya” ise bu mekânda bütün şeylerin açığa çıkardığı manaları kimliksizleştiren ve anlamsızlaştıran gaflet tarzından ibarettir. Ontolojik düzlemde iki ayrı “dünya” yoktur. “Dünya”dan “arz”a uyanmak, şeylerin kendi varoluşlarında tecelli eden kimliğin aslında Varlık kimliği olduğunu idrak etmekle mümkündür. Daha önce ifade edildiği üzere “nelik” sorusu, “kimlik” sorusundan farklıdır. Şeylerin özlerine “ne?” sorusuyla yaklaşmak, onlarda zuhur eden kimliği örttüğü ölçüde metafizik gaflete yol açar. Bu gaflet tarzı, Platonculuktan modern bilimlere kadar “dünya”da tamamlanan felsefe tarihinin karakteristiğini oluşturur.

“Arz”, belirtildiği üzere, Varlık’ın kendi kimliğini ef’âl ve esmâ içinde gösterdiği yer-yüzüdür. Buna karşılık sema, arzdan yukarıya doğru yükselen tecelli yoğunluğunun arttığı mertebe olarak, Varlık’ın “sıfat” ve “Zat” şeklinde kendi kimliğini ortaya koyduğu gök-yüzüdür. “Ef’âl”, “esmâ”, “sıfatlar” ve “Zat” birbirini içererek, spiral bir yükseliş halinde tecelli eder.

“Arz”, aslında “dünya”da kalan bütün felsefenin ulaşamayacağı sınıra işaret eder; beşerî hiçbir felsefî söylem kendi sınırları içinde arza varamaz. Çünkü “arz”, insanın nerede bulunursa bulunsun aynı Varlık’ın ef’âl ve esmâsını görmeye başlamasıyla idrak edilir. “Sema” ise, işte bu idrak edilen vahdet içinde, arzdan daha yükseğe doğru açılan idrak mertebesidir. Bu nedenle idrak bakımından arza varmadan semaya yükselmek mümkün değildir.

Bununla birlikte “sema” kelimesinin etimolojisinin “smw” kökünden gelerek “üst”, “yüksekte” yahut “en üstte olan” anlamlarına işaret etmesi hiç de sebepsiz değildir. Zira arz, ef’âl ve esmânın genişliğidir, sema ise sıfatların ve “Zat”ın en yüksek tecellisini ifade eder. Genellikle fiziki anlamda “yer” ve “gök” olarak anlaşılan şeyler de, ancak bu asli anlamlara göre değerlendirildiğinde birer âyet hâline gelir. “Âyet” malum olduğu üzere işaret demektir: “Yer”de ve “gök”te olan her şey, Varlık’ın kimliğinde açığa çıkan bir manaya işaret ettikleri ölçüde âyettir. Bu çerçeveden bakıldığında, “arz”a varmayan “dünya” bilimlerinin neden şeylerin sadece nicelikleri hakkında bilgi verebildiklerini anlarız.

“Arz”da şeylerin ef’âli, bağlı oldukları esmâ aracılığıyla niteliklerini açığa çıkarmaları bakımından daha yüksek bir ilme imkân tanır. Aynı durum gök-yüzündeki şeyler için de geçerlidir. Yer-yüzünde ve gök-yüzünde hiçbir şey, kendisine ihsan edilmiş nitelik dışında zuhur edemez.

Ayrıca yer-yüzündeki her bir nitelik, diğer niteliklerden farklı olmak zorunda olduğu için, hepsi birbirine gönderme yapar ve böylece bir bütün oluşturur. Orada hiçbir şey kendi başına var olamaz. Her bir şey, kendisini mümkün kılan bütünlük içinde koordineli olarak tecelli eder. Her şeyin bu bütünlük içinde zuhur etme zorunluluğu, aslında hepsinin bağlı oldukları esmânın zorunlu olarak birbirine gönderme yaparak var olduğunu gösterir. Zira esmâ, kendi aralarında birbirlerine gönderme yaparak zuhur eder.

Semaya doğru yükselmek, esmânın kendilerinden itibaren tecelli ettiği sıfatların tek tek görünmesine şahit olmaktır. Sıfatlar, esmâdan farklı olarak, bütünlük oluşturan bir gönderme düzeni içinde değil, kendi tekliklerinde tecelli eder. Bu nedenle sıfatlar, Varlık ile vahdet bakımından daha üst mertebede tecelli eder. Sıfatların da ef’âli vardır, ancak bunlar, esmâdaki ef’âle kıyasla daha üstün güçle tecelli eder. Aynı zamanda sıfatların ef’âli biricik ve eşsizdir, esmâ gibi birbirine muhtaç değildirler. Sıfatların eşsizliği, onların tekilliğinde yatar. Sıfatlar, herhangi bir genellemeci mantığın içindeki tikel unsur olarak anlaşılamaz.

Semada ise sıfatlardan daha üstte olan “Zat”, bütün varlığın kaynağındaki birliktir. “Zat”ın tarif edilemez olduğu söylenmiştir. Çünkü “Zat”, her türlü tarifi mümkün kılan, her şeyi kendinde toplayan mutlak Varlık’ın ta kendisidir. Ef’âlden başlayıp esmâya, oradan sıfatlara uzanan ilahî ilim yolculuğu, nihayetinde hepsini kendinde toplayan “Zat”a ulaşıldığında tamamlanmış olur. “Zat”, bütünü kendinde toplamakla sonsuzdur. Buradaki toplama, hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan mutlak bir “cem”dir. Toplayan, toplanmış olana hem içkin hem aşkındır, onu hem içeriden hem dışarıdan kuşatandır.

Sonsuzluğu nedeniyle “Zat” tarif edilemez olduğundan, ona ulaşan ârif-i billâh makamsız ve işaretsizdir. “Zat” mertebesi, bütün esmânın ve sıfatların kaynağındaki Varlık’ın mutlak kimliğindeki yokluktur. Oraya ulaşanın hiçbir tanımı kalmaz, kendisi de artık tarif edilemez. Bu mertebe, İbn Arabî’nin “lâ-makâm” olarak ifade ettiği makamsızlıktır. Bütün ayrımların ve farkların kuşatıcı bir bütün içinde toplandığı, Ebû Saîd el-Harrâz’ın ifadesiyle “zıtların birliği”nin gerçekleştiği bu mertebe tanıma sığmaz. Zıtların birliğindeki idrak, her işin ve esmânın kökeninde aynı Varlık’ın, belli bir hikmete göre zuhur ettiğinin idrak edilmesidir.

Durum böyleyken “Zat” mertebesi, vahdet mertebelerinin en üst noktası olarak Varlık’a yükselen “miraç”ın zirvesidir. “Vahdet”, bu mertebede sıfat mertebesindeki ahadiyetten daha da öteye geçer ve Mutlak “Ben”liğin bütün âlemleri kuşatan birliğine ulaşır. “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın yüzü işte oradadır” âyeti, en yüksek tecellisiyle Zat mertebesinde tam anlamıyla tahakkuk eder, çünkü âlemde O’ndan başka gerçek varlık yoktur. O’ndan başkası sanılan ise sadece vehim ve ilüzyondur. Çokluktaki birlik idraki “arz”, yani “ef‘al” ve “esmâ” âlemine aittir. Semada ise, yani “sıfat” ve “Zat” âlemlerinde, birlik içindeki çokluk idraki başlar. Bu iki idrak arasındaki fark, Varlık’taki vahdet ışığının bir mertebede daha zayıf, diğerinde daha güçlü ve parlak tecelli etmesinden ibarettir. Bütün her şeyin kaynağına doğru yapılan yolculuk, aslında her şeyi görünür kılan ışığın toplayıcı kaynağına yapılan yolculuktur.

Işığın toplayıcı kaynağı, ışığın kendisi olmayıp ışıktan daha ötededir. Felsefe, hakikatin ta kendisi olan bu kaynağa yapılan “miraç” yolculuğu hakkında hiçbir şey bilmez. “Miraç”, entelektüel söylemde işaret edilen “güneş”e doğru çıkılan bir yolculuk değildir. İnsanın idrakinden büyük bir cehtle beşeriyet elbiselerini tek tek çıkararak “ak” kefeniyle hikmet topraklarında “metfûn” olmasıdır. Filozof ise bu meftûn olma halini söylem düzeyinde taklit eder, hatta söylemde ölü taklidi yapan bir söylem cambazıdır. Bu cambazlığını kendisine itiraf bile edemeyecek denli derin gafletin, yani “dünya”nın içindedir. İşte bu sebeple, “hakikat” bize bütün ciddiyetiyle uğrasın diye, felsefeyi terk etmek gerekir.

Şimdi, felsefeyle asla kavranamayacak olan bütün ışığın kaynağı olan “nur” hakkındaki âyeti yeniden düşünmenin vakti gelmiştir: “Allah, gök-yüzü (semâvât) ve yer-yüzünün (arz) Nur’udur…” Sema ile ilgili çoğulluk, sıfatların eşsiz ve tekil çoğulluğudur. “Arz”ın tekilliği ise bütünlükten gelen birliktir.

Dr. Ali Sait Sadıkoğlu

 

 

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • Hüseyin Rahmi , 06/12/2025

    Sağ ol Refik Halidciğim. Mısır’dan selam ederim.

    • Emin Aydın , 07/12/2025

      Whitehead in (principia mathematica nın eş yazarı) sözü geldi aklıma: bugünkü batı felsefesi platona düşülmüş dipnotlarından ibarettir.

  • dizdariyeli zeynel abidin hüdâvendigaroğlu , 06/12/2025

    Dünyânın gaflet perdesinden sıyrılıp basdığımız mahalli Arz olarak, Esmâ-i İlâhiyye’nin tecellîgâhı mâhiyetinde mütâlaa edebilme ufkunu pek beliğ bir lisân ile beyân etmişsiniz. Felsefenin sırf kelâm üslûbunda bir cambazlıktan ibâret kaldığı hâllerden sıyrılıp irfânın hakîkatine rücû etmenin zarûretine dâir kıymetli bir şerh düşülmüşdür. Kaleminiz daim olsun, sa‘y ü gayretiniz meşkûr ola…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir