Kutsal Olan Acının İçinden mi Yükselir? Tutku: Hz. İsa’nın Çilesi Filmi

Mel Gibson’ın 2004 yapımı Tutku: Hz. İsa’nın Çilesi, başrolünde Jim Caviezel’in yer aldığı, Aramca ve Latince dillerini perdeye yediren, sinemanın kutsalı temsil etme iddiasını belki de en çıplak ve en şiddetli haliyle başaran filmlerden biridir hâlâ. Hz. İsa’nın yaşadığı son 12 saate odaklanan film, Hristiyan ikonografisiyle taşan bir ağırlığa sahip. Yönetmen, acıyı ve işkenceyi estetik malzeme gibi yoğururken, ışığı bile İsa’nın çektiği çileye göre parlatır. Öyle ki, seyirciyi hem tarihsel bir sahnenin içine çağırır hem de onu inanç sınavına sokar. Ama film, yüzeyde görünenin çok ötesinde bir hesaplaşmaya sürükler seyircisini… Çünkü burada acı, karaktere bilhassa indirgenmiş duygu olmaktan çıkıp ideolojik dile dönüşür. Gibson’ın kamerası, metafiziği fiziksel olana esir eder. Ruh, bedenin imtihanında sıkışır ve ilahiyat, etin yarılmasıyla sınanırken çile, teolojinin yerine geçer. İsa’ya atfedilen kutsallık, bedeninin parçalanmasında ve akan kanının damlalarında aranan sır gibi sunulur. Dolayısıyla iman, şiddetin içinden geçerek var olmaya zorlanır.

Gibson, hikâyeyi rûhânî bir yükselişten almaz, somut ve maddi yıkımın kapısından giriş yapar. Filmin ilk sahnesinden itibaren çilenin bedensel boyutu acımasızca büyütülür. Sanki İsa’nın öğretileri değil de, onun insan oluşunun kırılganlığı anlatının omurgasına yerleştirilmiştir. Bir tür ilahi beden tasavvurunu paramparça eden yaklaşıma dönüştürmeyi amaçlamış gibidir. İsa, filmde Tanrısal özünden ziyade, kırılan kemikleriyle ve parçalanan etiyle görünür. İnsanlara ulaştırmaya çalıştığı mesajı, şiddetin içinden geçerek duyurur. Bu noktada insanın aklına şu sorular gelir: Kutsal olan gerçekten acının içinden mi yükselir veya acının içinden yükselmek zorunda mıdır?

Çileyi Abartmak mı, Kutsalı Büyütmek mi?

Filmin en tartışmalı tarafı, şiddeti bir tür sinemasal ritüele dönüştürmesi. Bazı eleştirmenlerin şiddet pornografisi dediği bu yaklaşım, acıyı kutsallığın merkezine oturtur fakat aynı anda o kutsallığı görünmez de kılar. Çünkü ne kadar çok kan gösterilirse, o kadar az anlam görünür hâle gelir sanki. Bir sembol olması gereken acı, birebir görselliğiyle sunulduğunda, sembolik olanı öldürür ve çile, mesajın kendisine dönüşür. Sanki kutsallığı zorunlu kılan şey, peygamberin çilesidir. Dolayısıyla filmde, sevgi ve merhamet gibi hasletlerle öne çıkaduran İsa anlatısının temel kavramları, anlatının kıyısına itiliverir.

Filmde zaman zaman İsa’nın öğretileri flashbacklerle verilse de izleyicinin zihninde “İsa ne öğretti?” sorusundan çok “İsa ne kadar acı çekti?” sorusunun öne çıktığı görülür. Bu da filmin, bilinçli tercihle acıyı merkeze alan bir anlatım kurduğunu göstermektedir. Çünkü Gibson’ın koyu Katolik inanç dünyası, film boyunca kendini duyurur. Hatta direkt şöyle denilebilir ki, İsa’nın acısı anlatılmaz, mutlaklaştırılır. Katolik mistisizminin ağır sembolizmine yaslanan film, kanın kefaret olduğuna, acının kurtuluşun tek yolu sayıldığı eski anlayışa dayanır. Dolayısıyla Gibson çileyi merkeze alarak Hristiyan anlatılarındaki İsa çeşitliliğini daraltır, seyirciyi tek bir teolojik çerçeveye sıkıştırır ve kutsal olanı acının miktarıyla ölçer. Bu daralma, filmin politik tartışmalarını da körükler.

Siyaset ve Ötekileştirme

Filme yöneltilen en ciddi eleştiri, açıkça antisemitizmi vurguladığı yönündeydi. Bu durum, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinden asırlar sonra bile devam eden köklü tarihsel soruna işaret ediyor. Gibson’ın anlatısında Yahudi otoritelerin rolünün abartıldığı, Roma yönetiminin ise yer yer aklandığı yönündeki eleştiriler, filmin politik katmanını görünür kılar. Çünkü dinî bir anlatı, tarihsel bir öteki yaratma riski oluşur çoğu zaman. Film de bu riskin kenarında yürür, zaman zaman içine düşer.

Sinemanın politik gücü, temsil üzerinden işler. Bir grup ne kadar öfkeli, ne kadar sert, ne kadar zalim gösterilirse, izleyicinin bilinçaltında o kadar yer tutar. Bu nedenle film, kendi dini mesajını büyütmek isterken, farkında olmadan yeni bir ötekilik üretir. Bu ötekilik, modern dünyanın hâlâ mücadele ettiği ayrımcılık formlarına bir katkı sunar. Kutsal bir hikâye anlatırken bile, temsilin politik sorumluluğu ortadan kalkmaz çünkü. Film, bu sorumluluğu tam olarak taşıyamaz. Çünkü filmi izlemeye başladığınız ilk andan itibaren Yahudilerin nasıl gaddar, tanrı tanımaz, peygamber katili oldukları düşüncesine kapılabilirsiniz. Gibson bu anlatıyı çok uçlarda anlatmayı tercih ederek Hristiyanlık inancını Roma üzerinden temize çıkarırken Yahudiliği ise barbarlık ve gaddarlık üzerinden temsil eder. Hem de tam bir Yahudi temsili oluşturmuş diyebiliriz çünkü 7 yaşındaki çocukların gaddarlığından 70 yaşındaki ihtiyarların zulmüne kadar hepsi filmde gözler önüne serilir. Hatta Gibson, sinema tarihinin en etkili ve dehşete düşürücü şeytan tiplemelerini de Yahudiler üzerinden aktarır.

Gibson’ın anlatısı, güçlü bir dindar izleyici duygusuna yaslanır. İnançlı izleyici için film bir tür ibadet anına dönüşür. Çilenin uzunluğu, acının ağırlığı, gözyaşının akması ritüel gibi sunulur. Fakat inançsız seyirci için film çoğu zaman yorucu bir şiddet gösterisine ve teolojik anlatıdan çok, duygusal baskı kuran anlatıma dönüşebilir. Bu nedenle film, geniş kitleye hitap eden anlatı sunmaz; daha dar hedefe seslenir. Kurtuluşu acıda arayan, imanını kefaretle besleyen seyirciye… Ve belki de bu yüzden filmin mesajı, evrensel olmaktan çok, çile teolojisinin sınırlarında dolaşır.

Tutku: Hz. İsa’nın Çilesi, sinemanın dini temsil etme çabasının hem en iddialı hem de en tartışmalı örneklerinden biri olarak varlığını sürdürür. Görsel olarak etkileyici, teolojik olarak tartışmalı, politik olarak hassas bir filmdir. Seyirciyi rahatsız eder, sarsar ama çoğu zaman mesajını acının ağırlığında boğar. İsa’nın öğretilerinin merkezinde duran sevgi, merhamet, bağışlanma… Bütün bu kavramlar, filmde kendilerine ancak gölgede yer bulur.

Adem Suvağcı

 

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir