Zamana Yergi

Zamanın ölümsüzlüğe ulandığı bir dünyada yaşıyor olmayı ne anlamlı kılar?

Zamana Karşı (2011) filmi yaşlanmanın genetik bir müdahaleyle 25 yaşında dondurulduğu, paranın yerini “zamanın” aldığı fütüristik bir evreni fısıldıyor kulaklarımıza. Bu dünyada zaman sahibi olmak, doğrudan ömür sahibi olmakla eşdeğer. Klasik Hollywood geleneğine sahip bu filmi diğerlerinden farklı kılan şeyse bahsi geçen dünyada yaşanılanları -güç, uyumlanma, yoksulluk, ölümsüzlük, adalet, direniş, estetik gibi- izleyici nezdinde düşünmeye olanak sağlaması.

Filmde ifade edildiği gibi karışık zamanlardır. Anne, oğul, baba ve kız aynı yaştadır. Dünya zaman dilimlerine ayrılmıştır. Zenginler 0 noktasında -Newgreenwich’de- yaşarken fakirler daha ileri zaman dilimlerindedir. Her zaman dilimi sınıfsaldır. Hikâye 12. zaman diliminde başlar ve yaşadıkları dünyayı tanımlayan öğelerle ilerler. Filmin kırılma noktası sonsuz zamana sahip Henry Hamilton’un elindeki tüm zamanı yoksul Will Salas’a bırakarak intihar etmesidir. Will, bir anda sistemin baş şüphelisi olurken aslında kurulu düzenin çarklarına çomak sokan bir figüre dönüşür. Film buradan sonra zengin kız fakir oğlan klişesine kurban edilse de sonuna kadar sistem eleştirisine devam eder.

Will’in annesi Rachel bir akşam iş dönüşü otobüse binecektir, daha dün otobüs ücreti bir saatken bugün artırılmış ve 2 saat olmuştur. Will’in annesinin zaman sayacında sadece bir buçuk saati vardır. Rachel otobüsü kullanan kişiye oğlunun ineceği durakta kendisini beklediğini ve kalan ücreti orada ödeyebileceğini, yürüyerek ancak 2 saatte ulaşabileceğini söyler. Buna rağmen kurallar gereği otobüse alınmaz ve bir nevi ölüme terkedilir. Yaşama şansını koşarak elde edebileceği ihtimali ile hızlanır. Bu koşu son saniyesinde kendini oğlunun kucağına atarak ölümle sonuçlanır. Koşarak yaşamak modernizm insanı güdümlediği yazgı… Kapitalizm en çıplak haliyle görünür: Zenginler zaman biriktirir fakirler zamanı hayatta kalmak için harcar. Bu yüzden filmde ölüm bir yetersizliktir. Niccol’un asıl eleştirisi gerçek dünyada da kapitalizm, yaşamı eşitsiz dağıtır. Parası olan daha uzun yaşar, daha iyi tedavi olur, daha az riske maruz kalır ve bir nevi gelecek satın alır. Filmin amacı bunu daha görünür kılmaktır.

Elbette ki bireyin ölüme karşı tutumu içinde bulunduğu çağın değerlerine göre değişim göstermektedir. Bir zamanlar yaşamın kendisiyle barışık bir parçası olan ölüm, şimdilerde dışlanması gereken korkunç bir edime dönüşmüştür. Arkaik toplumlardan kadim toplumlara süregelen, ölümün inançlar aracılığı ile sonsuzluğa aralanan kapısı modernizmle birlikte anlamını yitirmiş ve farklı mecralarda sonsuzluğa yeni anlamlar yükleyerek daha baş edilebilir şekle döndürülmüştür.

Andrew Niccol’le yapılan bir röportajda, “Milyarlarca dolarlık şirketleri eleştiren bir filmi finanse etmesi için milyarlarca dolarlık bir stüdyoyu nasıl ikna ettiniz?” sorusu yöneltildiğinde verdiği cevapta anlamlıdır: “Bir sunumla gidip ‘Hiçbir karakter yirmi beş yaşından büyük değil ve her sahnede zaman işliyor’ derseniz, ‘Nereye imza atayım?’ diye sorarlar. Senaryoyu okumazlar.

Ölümün üstesinden gelemeyen modernite daha genç görünme referansları ile bireyi ehil bir tüketiciye dönüştürürken aynı zamanda en estetik hali ile toplumun parçası olarak kalabilme lütfunu da sunar. Bir insanın ellili yaşlarda olmasına rağmen kırklı yaşlarda görünmesinin ortaya çıkardığı haz günümüz insanının yaşamla kurduğu bağın ne’liğini de açıklar vaziyettedir.  Sosyal medyada maruz kaldığımız anti-aging kremler, bedensel modifikasyonlar ve bitmek bilmeyen “genç kalma” reçeteleri; yaşlanma korkusunu pazar payına dönüştüren sistemin çarklarıdır. Aslında bütün bunlar, çağımızın bize karşı işlediği suçlardır.

Yönetmen Niccol, popüler kültürün alameti farikalarını kullanıp toplumsal adaletsizliği ve sapmayı görsel bir zeminde izleyicisine sunarak sorgulama imkânı verirken, bir yandan kısmen de olsa sisteme kendi araçları ile başkaldırır. Güç sahibi olmanın ömür sahibi olmakla eşgüdümlü olduğu tarihsel bir sürece tanıklık ettiğimiz günlerden geçerken insanoğlunun ebedi döngüyü kırma yönündeki girişimlerinin ne kadar parçası oluyoruz? Belki de sormamız gereken soru budur.

Selma Kolukısa

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir