Sorgulama Dosyası: Ansızın Yola Çıkmak

Hiç nereye gideceğinize dair bir plan yapmadan yola çıktınız mı? Gideceğiniz, kalacağınız yeri bilmeden… Acaba yola çıktığımızda istikameti biz mi tayin ederiz, yoksa yol mu bizi çağırır? 

***

Nazlı Nesibe Kılıçoğlu

Bu kısa sayılabilecek hayatımda yine de uzun denebilecek yolculuklarım oldu. Bütün yolculuklarıma elimde azık bildiğim planlarımla çıktım. Oysa onların hepsi kendi planlarını oluşturdu. Sonrasında değil gideceğim yol için plan yapmak, yola çıkmak kararı dışında hiçbir şeyin benim irademde olmadığının bilincine vardım.

Yine de önce kadere sonrasında yola güvenmeye alışmak pek de kolay olmadı. Bunun en büyük derslerinden birini Dahab’a Kahire’den on küsur saatlik yolculukla vardıktan sonra aldım. Günlerce sessiz sahil kıyısında, yerlilerinin sokak düğünlerinin ve cenazelerinin arasından bisiklet sürdükten sonra sürekli sırtımı döndüğüm Kızıldeniz’e bakmaya cesaretimi topladım. O an yolun kendi planladığı bir oyuna çoktan dahil olmuştum ve elimde ona karşı koyabilecek ne güç ne de cesaret vardı.

Gece sahildeki halk kütüphanesine uğradığımda aylardır aradığım kitabı gördüm: Kavafis’in Arapça divanı. Bana parayla bile vermezler inancım içimde, yine de kavruk tenli genç adamın yanına gidip kitabı isteyince bana kitabı vakfetti. Kızıldeniz’in bana mahcup bakar sandığım bakışlarının sunduğu daveti kabul edip divan elimde, yan odasında Ürdün’de yaşayan ve buraya gemiyle gelen Filistinli kızın kaldığı kiralık evime geçtim. Hayat o kızı, İskenderiye’den Kavafis’i ve beni bir araya getirme nezaketinde bulunmuşken… Bacaklarım bisiklet sürmekten mecalsiz bir halde, sonraki hafta hasta yatacağımı çok iyi bilerek, gecesinde küçük bir servise atlayıp Sina’ya geçtim. Toplamda on iki saatlik yürüyüşün ardından dilimde Musa’nın duası ve Harun’un yalnızlığıyla koca bir dağı çıkıp inmişken buldum kendimi. Dağın en tepesine kadar kulağımda Tevbe suresinin tekrarıyla günün ilk ışıklarının aydınlattığı taştan dağları seyrettim. Ayaklarım titreyerek indiğimde, Harun’un olduğu söylenen mezarla göz göze gelip elimle göğsümü yokladım. Atan kalbim, tozlu yol, Musa’nın kırgınlığı ve Harun’un yalnızlığı, Filistinli kız, yolcu gemileri, ortadan ikiye çatladığı artık belli olmayan Kızıldeniz… Yolun bir kaderi var, Allah da büyük dedim. Yine de Kızıldeniz neresinden yar(at)ılmıştır acaba?


Bahadır Dadak

Kalabalıklar içinde yalnızım. İçimde sebebini bilmediğim bir sıkıntı var. Başımı alıp kimsenin beni tanımadığı sahillere yelken açmak istiyorum, emekli olduğumda deniz kenarında bir köy evinde, bla bla bla… Yetersizlik ve aşırılık karşısında ifade kabızlığı çektiğimizde, yaşanmamış hayatlarımızı kurtaran üç büyük klişe… İlkinin sağlamasını yapmak için kibrin özgül ağırlığı ile yüzümüzün eğimi arasındaki açıyı hesaplamalı, yalnızken gönül rahatlığıyla işlediğimiz günahların karekökünden çıkarmalıyız. İkincisi buz gibi münafıklık, apaçık yalan kokar. Ancak seneler içinde, disiplinli manevi detoksla, genişliğin bir izdüşümü olarak ele geçen kabz haliyle, küçük, yuvarlak, kahverengi gözenekli lavaş ekmeğine benzeyen can sıkıntısı karıştırıldığı için, sıkan şeyin katalizör maddesi boşluğun kimyasına peşkeş çekilir. Tek tırnaklı sentorlar geviş getirmezler, dolayısıyla aklıselim sahibi insan -eğer bir sütçü beygiri değilse- sıkıntının kaynağını muhakkak bilir. Üçüncüsü, sorgulama dosyasının cevabı olacak ki, ister yola çıkmak, ister yoldan çıkmak, isterse yolda kalmak olsun, sanıyorum, insanın eylemlerine yön veren hiçbir duygu durumu ‘ansızın’ gerçekleşmez. Usul usul sıkışarak, ağır ağır birikerek, özenle preslenerek, dışarıdan güler yüz, içeriden sıkı pazarlıkla, yavaş yavaş gerçekleşir. Keza planlı kötülük yapıp yediği herzeleri kitlesel iyilik formuna dönüştürebilen yegâne faydalı mikrop, biricik endemik tür insandır. Ve hayır, son derece planlı yaşarım. Çorabımın yeri bellidir. Düzensizliğim bile düzen içindedir. Daha az çalışmak, kıymet verdiğim üç-beş dostum istisna cümle insandan uzak kalmak için mükemmel plan yaparım. Ne zaman yola çıkacak olsam karnıma ağrılar girer. Yeni yerler keşfetmeyi hiç sevmiyorum. Bugün, otuz yedi yıllık bir uçurumdan aşağıya baktığımda, Neal Cassady’i, Jack Kerouac’ı, Ballard’ı falan geç ergenliğin doğum sancısıyla kıvranan sivilceleri olarak görüyorum. Yanılma hakkımı saklı tutmakla birlikte, Sarte şerefsizi bu terli, iri kıyım Amerikan gorillerinin arasından pörtlek gözlerini çıkarıp şöyle sesleniyor: ‘’Yanılmıyorsun Bahadırcığım. İnsan özgürlüğe tutsaktır…’’


İbrahim Orhun Kaplan

Açıkçası tüm detayları hesaplayarak çıktığımız bir yolculuk ile tamamen plansız atıldığımız yolculuklar, barındırdığı konfor ve mağduriyet ihtimalleri bakımından birbirine denktir. Her iki senaryo da kendi doğası gereği sürprizlere ve öngörülemez gelişmelere tâbidir. Bizden bağımsız koşullar üzerinde mutlak bir kontrolümüz olmadığı, olamayacağı için yapılan planlar daima eksik kalır. O nedenle kontrol edebileceğimiz tek şey olaylara, başımıza gelenlere ya da gelecek olanlara karşı takındığımız tavırlara yönelmek. Hayatta ve soru bağlamında düşünürsek yolculuk sırasında “mutlak belirlilik” aranacak bir vasıf olmamalıdır bu yüzden. Bilakis belirsizliğin doğal akışına önem vermeliyiz. Uyum yeteneğimizi sınamak için de iyi bir fırsattır bu. Öğreticiliği de cabası. Daha önce her şeyin belirsiz olduğu üç dört yolculuk yaptım. İnsanın eli ayağı titriyor böyle durumlarda, alışık değilse. Hiçbir şey bilmediğim şehirlerde yolda kalmak çok korkutucu bir şeydi. Ancak her seferinde de planlı gelmiş olsaydım yaşayacağım imkânlara kavuştum. Ya da öyle varsaydım bilemiyorum. Çıkardığım sonuç şuydu: Hesap yapan da yapmayan da bir şekilde yolun istikametine uygun sonuçlar elde edebiliyor. Evet, yolun istikameti… Pratik tecrübelere bakıldığında mutlak planlamanın körleştirici etkisini sorgulamalıyız. Her ne kadar yolculuğa çıktığımızı sanıyor olsak da, oysa bizi içine alan yolculuğun kendisidir nihayetinde. Öyle ya da böyle hesap yapan da yapmayan da yolun kendi dinamiklerine tâbi olmak zorunda. Başka seçeneği yok. Yolun dinamiğini, istikametini ne belirliyor peki? Planlı, plansız tüm yolculuklarda süreç de, sonuç da niyete ilişkin. İnsan yola hangi niyetle çıkmışsa, yolda karşılaştığı sürprizleri ve belirsizlikleri de o niyetin uzantısı saymalı, farkında olmasa bile… Kısacası niyet istikameti döller ve yol, o niyetin çocuklarına gebe kalır. Gerisi aklın vehimlerinden ibaret.


Fatmanur Petek

Her şeyi düşünerek inşa ettiğimiz bir yer mi vardığımız? Hayır en fazla işçisiydik, mühendisi bile değil. İki şıklı bir sorunun üçüncü şıkkıydı. Evet, çalışmadığımız yerlerden gelmişti cevap.

Bir yolculuk eksiksiz hazırlıklarla başlar sanırız, yanımıza almadığımız bir poşet ayağımıza dolanmadan evvel.

Not ettim yanıma alacaklarımı: şarj aleti, terlik, çorap, kulaklık, üşüntü şalı, bunaltı yelpazesi, şiir toplama defteri ve kalem. Abibliyofobiklerin ikinci kitap alışkanlığı, mendil (bir de ıslağı), e kolonya elbette (salgın sonrası yaşam biçimidir). Mest giy mest, İslam kolaylık dinidir. İnternet olmayabilir türkü ve ilahi listeni indir, o da cepte. Su! Neyse onu yoldan alırız, biraz da kervan yolda düzülmesin mi?

Her şey tamam, haydi; yol mu büyük ben mi? Latife ediyorum, en büyük ikimiz de değiliz ve sıralama yapmak manasız. Hayli küçüğümdür genelde. Anlamadığım nokta ise şu, nasıl her şey tamam sandım da otobüsün tekeri olarak bile varamayacaktım varılacak olana? Tebdili mekânda ferahlık var ama kişi kendini unuttuğunda ferahlık dolduramıyormuş gidemediği yerden, bavuluna.

Gardayım. Babamla vedalaşıp yürüdüm gişelere.

“Otobüsçüler otobüsçüler; şifa niyetine bir bilet.”

“T.C.?”

“Ne zaman?”

“15 dakika sonra.”

“Günahımız ne?”

“500 TL.”

El, çanta, cüzdan… Alışıldık sıralama. Bir dakika, üçüncü seviyeye geçilemiyor. Rota yeniden oluşturuluyor. 200 metre sonra kavşaktan ikinci çıkışa girilemiyor. Yok. Kavşak tam bir dönek çıktı baba. Cüzdansızım. Bavulumda terlik var ama cüzdanım yok. Ödemeyi terlikle yapabiliyor muyuz? Elimde çok iyi bir Scrikss kalem var, 700 TL’ye bırakırım. Babamı aradım.

Beni bana vermesi gereken bir yolculuktu bu, kendimi falan tanıyacaktım. Otobüs gitti. Gar dağıldı. İnek nerede, dağa kaçtı.

Çantamda bir şey fark ettim. Haddinden fazla şahane tedbirlenmekle vasatı ıskalayan Frenhofer’ın mahvettiği tabloydu bu. Astım alnıma.


Ömer Can Coşkun

Bir gün telefonum çaldı. Bilmediğim bir numara arıyor. Bilmediğim numaralar genelde internetimin bittiğini haber veriyor. Açmıyorum. Ancak bu numaralar deccal gibi bir defa arıyor. İkinci defa ararsa yine açmıyorum. Üçüncü defada açıyorum karşıdaki kesin robot değildir diye. Üçüncüde açtım telefonu, eski bir öğrencimdi. Hukuk fakültesinde okuyormuş, kocaman adam olmuş. Telefonunu kaydettim. Profil fotoğrafında yolun ortasında silindir biçiminde sarılı yatak, çanta, başında balıkçı şapkası ile gülümsüyordu. Tekrar aradım. Yazları bir iki günlük kamplar yaptığını zannettiğim için gittiği güzel bir yer varsa biz de öğrenelim belki yolumuz düşer diye. Otostopla dünyayı geziyorum hocam dedi. İçimden biri telefona doğru uzanıp ‘Öleceksiiiiiiin!’ diye fısıldadı. Onu susturup bunu nasıl yaptığını sordum. Yolun kenarında başparmağınızı havaya kaldırırken kalan parmaklarla yumruk yapıyor… Böyle demedi tabii ki. Biraz para biriktirip yola çıkarım bu para bir iki günlük veya acil ihtiyaç içindir geri kalan zamanlarda gittiğim ülkelerde otostopla devam ediyorum, genelde nereye gittiğimi bilmem dedi. Bazen para ihtiyacı oluyor tanımadığım insanların yanında günlük yevmiye ile çalışıyorum sonra yola devam dedi. Büyük cesaret dedim. Bu sakin hayata o kadar alıştım ki şehre dönemiyorum, dedi. Dönemezsin tabii dedim. İnsan alıştığı güvenli hayatı bırakıp nereye gidiyor öyle, diye öğrencime bunu bir daha yapmaması gerektiğini annesinin babasının belki çok üzüldüğünü falan anlatt…. Hiç konuşamadım ya. İmrenerek dinledim onu. Helal olsun dedim. Utanmasam tezahürat yapacaktım.

Telefonu kapattım. Okuldan eve evden okula yürürken bir çılgınlık yapar ve her zaman kullandığım sokaklardan değil başka sokaklardan yürürdüm, bu sayılır mı? Başımı alıp bir yan sokaktan yürümek…

Tamam tamam, ben de bilmediğim yollara çıktım birkaç kez. Mesela hiç bilmediğim, daha önce görmediğim okullara tayin oldum. Sonunu düşünmeden navigasyonu açıp gittim okula kadar. Gitmem lazım maaş yatmaz, ne bu artistlik derler.

Yola çıkmak isteyen arkadaşlara iyi şanslar, ben evdeyim. Arayın, evden yardımcı olurum. Yormayın beni. Bu soruyu gördüğümde aklıma hemen: “Her insan dünya sahnesinde aslında bir yolculukta değil midir, hani sonunu bilmediği bir yere doğru giden…”, “İnsanı bir yola çıkaran yolun bilinmezliği değil, bulunduğu yerin boğuculuğudur…”, “Başımı alıp bilinmeze gidiyorum derken bile üzerine üşürüm belki diye ceket, cebine para alan insan gerçekten bilinmeze mi gidiyordur?” gibi cümleler de geldi. Ama yazmadım.

Dipnot: Birden, bilmediği bir yola doğru hesapsız çıkan bekardır!


Nur Cihan Şeker

Gideceğim ve kalacağım yeri bilmeden, buna karar vermeden hareket edebilecek esneklikte birisi değilim. En azından şimdilik böyle. Yoksa hepimiz, belli şartlar altında bir şeyler ve birileri olabiliriz. Bu yüzden tecrübe ettiğim kadarıyla konuşacak olursam bugüne kadar plansız programsız yola çıktığımı söyleyemem. Çünkü yolculuğa çıkmadan önce, nereye gidip nerede kalacağıma büyük ölçüde karar veririm. Belirsizliktense bu daha iyi hissettirir. Buna rağmen, gittiğim yerde öngöremediğim şeyler yüzünden rotamı yeniden belirlemek zorunda kaldığım zamanlar da oldu. Fakat böyle zamanlarda bile her zaman küçük büyük fark etmez bir plan söz konusuydu bence. Burada planın en küçüğünün ne yapılacağına yeniden karar vermek, en büyüğünün de ihtimalleri düşünerek yola hazırlanmak olduğunu düşünebiliriz. Yani karar vererek irademizi, yola hazırlanarak tedbirimizi bir şekilde kullanırız. Ancak hayatta her zaman irademiz, yani isteğimiz doğrultusunda hareket edemiyor, tedbirimizde isabetli olamıyoruz. Allah’ın bizden muradı daha farklı olabiliyor. Plan yapamadan, kendimizi “ansızın” yolda bulduğumuz zamanlar da oluyor. Fakat yine de yola çıktıktan sonra bile olsa yönümüzü tayin etmeye yönelik bir hamlemiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü çoğu zaman karar vermeye, irade etmeye hazır bir yanımız var. Bu yüzden yolun sonuna varalım ya da varamayalım bir istikamet düşüncesiyle hareket ediyoruz. Zihnimizde düzenleyip durduğumuz planlarımız oluyor. Yoldaki davranışlarımız buna göre şekilleniyor. Bu yolda, kazaya, kadere ve Allah’a inanıyoruz. Yolun bizi çağırması ise, daha çok buna olan inancımız ve zannımızla ilgili bir durum gibi geliyor bana. Çünkü bazen sadece nefsî temayüllerimize kılıf arıyoruz. Yolun bizim seçimimiz mi olduğu, o yola aslında sevk mi edildiğimiz konusu bize açık olmadığı hâlde buna hükmetmek… Bilemiyorum. Düşününce garip geliyor. Pek anlayamıyorum.


Oğuzhan Yılmaz

“İnsan: Mecburen özgür varlık: Bir taşı yukarı fırlatsak ‘iradem ile çıkıyorum’ derdi.”
(İbn Arabi)

“İnsan surette muhtar, hakikatte mecburdur.”
(Ahmed Amiş Efendi)

Öyle sanıyorum ki plan yapmak insanın belirsizlikten korktuğu için örmeye çalıştığı bir duvar. Ördüğümüz duvarlar ise bize güvende olduğumuz hissi veriyor. Yol ördüğümüz bu duvarları yıkan ve hesaba kitaba gelmeyen hakikatin adı. Yani aslında nereye gideceğimize dair bir plan yapmak ve yapmamak arasında hakikatte bir fark yok. Evet bunlar büyük laflar. O yüzden söze büyüklerin sözleriyle başladım. Belki de insanın kendi eliyle ördüğü duvarlar yüzünden manzarasının kapandığını ve seyrine kendi elleriyle engel olduğunu kabul edeceği bir idrake kavuşması gerekiyordur. Yol yine bildiğini okur. İnsan ise bildiğini okuduğunu sanır. En nihayetinde insan seyrini ya kolaylaştırır yahut zorlaştırır. Surette muhtar, hakikatte mecbur…


Feyyaz Kandemir

İyi bir yoldaşın varsa planın ve kalacak yerin önemi azalır. İnsanın tayin edeceği istikametin ne kadarlık bir hükmü olabilir?

Kendim için tayin ettiğim istikametler beni bir yere ulaştırmadı. Geriye baktığımda hikâyemin başarısızlıklarla dolu olduğunu görüyorum. Oysa insan ileri doğru her adım attığında, geçmiş yeniden inşâ olunur. Elde edilecek ilk kayda değer başarıda, geçmişin başarısızlıkları o başarıyı sağlayan yapı taşları olarak yeniden konumlandırılır. Başarı, tırmanılması gereken ama üzerinde durulmaması gereken bir basamaktır; yerleşilecek bir yurt değil. İnsan yanılgı ve yenilgilerinin çocuğudur ve acı çekmeden iflah olamaz.

Başlangıç ile sonuç dudak dudağadır. Hatta sonuç bazen başlangıcın ensesinde soluklanır. Bütün yolların ölüme çıkması mukadderdir. Kim doğarken plan yapabilir ve kim dünyaya çağrıldığını iddia edebilir? Her birimiz tabir edilmeye muhtaç karmaşık rüyalarız.


Tahir Tarık Balıkçı

Sulhi abiden ret yiyen yazılarım birikmişti. Son yazım için Tahir Tarık, “Enis Batur mu ki her yazdığı okunsun?” demişti. Sırf bu eleştiri için kaç kere sitem ve espri yüklü bir yazı yazmaya niyetlensem de içimden bir ses “Edebifikir eski Edebifikir değil!” diyordu. Sanki o şakalaşmalar, yazarları birbirlerini iğnelemeleri, dostane günler son bulmuş gibiydi. Bilgiden ziyade hisle yaşayan benim gibi insanların çok fazla yanıldıklarını bilmekle beraber, hiçbir somut veriyle tutarlılık arz etmeyen hislerime yine de kayıtsız kalamıyorum. Bazen duymak istemiyorum fakat kaçamıyorum. Mesela mevzubahis Edebifikir olunca içimdeki ses sürekli şu cümleyi tekrarlıyor: “Edebifikir ihtiyar heyeti eskiden şaka yollu bu ismi kullanıyorlardı fakat bu bir realite. Onlar artık ihtiyar. Bunca yılın yazma çabası, düşünme safhası, hayatın doğal akışı ve gerçekleri onları şakaya daha az müsamahalı ve daha fazla ciddi yaptı. Edebifikir gitgide Ketebe Yayınları’nın Teklif Dergisi gibi oldu. Bir sürü ağırbaşlı ve ciddi yazı… Arkadan gelenlere ‘Buradan başlayın’dan ziyade ‘Bir yerlere var da öyle gel’ der gibi bir hava… Hadi ben Sulhi abiyi seviyorum; fırça yemeye de reddedilmeye de alıştım. Peki, ter ü taze çocuklar ne kadar dayanabilir?”

Eğer yazmak da bir yolculuksa, bu hesapsız plansız bir yolculuk oldu. Hikâyelerimi yazarken çoğunlukla başı ve sonu zihnimde oturduktan sonra arada kalan kısmı tamamlıyordum fakat bu yazıya başlarken zihnimde hiçbir planlı cümle yoktu. Hatta saat tam 07:29’da sorgulama cevabı yazmaya da niyetli değildim. Sabahın serinliğinde masama oturmuş, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın İhtiyar Muharrir hikâyesini okuyordum. Okuduğum bir cümle beni durdurdu. O ihtiyar muharriri hep yazarın kendisi gibi okurken -çünkü yazarın hayatına paralel bir hayatı vardı- bir anda bir cümleyle kendimle, hayatımla karşılaştım. İçimde bir acı yuvalandı! İki dakika kala kalmışım; sonra hikâyeyi olduğu gibi bırakıp bu yazıyı kaleme almaya başladım. Diyeceklerim bu kadar fakat şimdi bu yazıyı sorgulama konusuna bağlamam lâzım. Lâkin yukarıda söz ettiğim “yazmak bir yolculuksa” ifadesine tutunmaktan başka çare göremiyorum. Evet, eğer yazmak insanın kalp ve fikir dünyasında bir yolculuğa çıkması ise ben hesapsız kitapsız çıktım. Yolun başında ben ve kalemim, yolun sonunda Sulhi abi ve Edebifikir var! Aradaki yolculuk da bu yazı!


Sulhi Ceylan

Ansızın yol çıkmak fikri bana hiçbir zaman cazip gelmedi. Bu sebeple nereye gideceğime dair plan yapmadan yola çıkmadım. Gerçi yola çıktığım da sayılıdır. Seyahati sevmem. Otobüsle seyahati hiç sevmem. Yeni yerler görmek ve yeni insanlarla tanışmak gibi fantezilerim olmadı nedense. Niçin yeni bir yer görmeye ihtiyacım olsun ki! İçimin dehlizlerinde yaşayan bir sürü ben var. Çoğu da korkunç ben! Bunlarla yüzleşmek ve yerlerini tespit etmek varken, başka birileriyle tanışmanın cazibesi yok benim için.

Seyahat insanlarını bir türlü anlayamadım. Gideceği ve kalacağı yer bilmeden yola çıkanları ise hiç… Gerçi insanlar türlü türlü… Kimi sefere çıkarak kendinin farkına varıyor olabilir. Doğrudur, bir şey diyemem. Ama bu kadar fazla şey gören ve haliyle dikkatini dışarıya yoğunlaştıran biri içinin farkına nasıl varsın ki? Belki de varıyordur, dediğim gibi, her insan ayrı bir dünya. Bana zor gelen başkasına gayet kolay gelebilir.

Ayrıca yolun insanı çağırması değil de insanın yola revan olması daha doğru sanki. Yol gittikçe açılan, açıldıkça uzayan bir şey olabilir. Gerçi yolun uzunluğu yolcunun psikolojisi ile ilgili. Kimine uzun gelen yol, kimine kısa gelir. Ama her hâlükârda yolun gerekleri vardır ve yola çıkan bunları yerine getirmek zorundadır. Belki de bu zorunluluk sebebiyle yolu sevmiyorum. Yolun insanı özgürleştirdiğini iddia edenleri duymazlıktan gelmiyorum. Ama özgürlüğün yolla ilgili olmadığını, kişinin kendiyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Kısacası odada ve elimde kitaplarla zihnen ve ruhen yolculuk yapmak benim için her zaman daha çekici oldu. Bu arada otobüs terminallerini ve dinlenme tesislerini de hiç sevmiyorum. Sevenlerden de uzak durmak doğruymuş gibi geliyor. İnsan işte, her ne ise onun mahkûmu…

 

 

 

 

 

 

 

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • Aynur MACİT , 15/04/2026

    Seyyahlık bir ruhtur. İnsanın içine öyle bir yerleşmiştir ki, zamanı gelince içinde debelenip durur. Tek ilacı seyahat etmektir. Benim seyyah ruhum, canım dostlarımın seyyah ruhuyla birleşince çok güzel rotalara plansız çıkmışızdır. İyi bir yoldaşınız varsa bu hayatta şanslısınızdır. Mesele bir yere varmak değil aslında yolda olmaktır. Biz ekip olarak bu yolda olma halini, temaşa etmeyi, ibadet sayar, şükrümüzü arttırırız. Bir sabah ansızın düşülen yollar ne kıymetlidir ah bir bilseniz. Arabaya bindiğinizde rotanın neresi olduğunun belli olmadığı ama yanında olanlarla neresi olursa gidebilirim dediğin yerler. Hiçbir telaşın olmadığı, hiçbir planın yapılmadığı, sadece gerçek keşfin olduğu yolculuklarda insan en çok kendine yaklaşır. Bildiğin yer konfor alanındır. Bildiğin yerden uzaklaştıkça içindeki bilinmeyene doğru yol alırsın. Gezerken fark ettiğin en önemli şey ise asıl varılması gerekenin bir yer değil, insanın kendi içi olduğudur. Atalarımdan gelen göçmen ruhum, ancak seyahatle can buluyor. Benim beslenme kanalım seyahatlerim ve kitaplarım. Belki de bütün yolculuklar insanın kendi içine varabilmesi içindir. Ne zaman kalbim daralsa seyahatle rahatlarım. Seyahat etmenin bir şehirden başka bir şehre gitmek olmadığını idrak ettiğin gün gerçek seferin başlıyor. Unutmayın ki; “Arayan bulamaz, ama bulanlar sadece arayanlardır.” Yola düşün, yolda pişin, yolda olun…
    “Dünya bir kitaptır ve seyahat etmeyenler onun sadece bir sayfasını okur.” (Augustinus ), diyerek yorumumu bitiriyorum.
    Tüm yazarlarımızın kalemine sağlık. Hepsini keyifle okudum.

  • Süheylanın Amcasının Oğlu , 14/04/2026

    Planlanmamış telaşlardan ve otobüs terminallerinden o tekinsiz uğultusundan hazzetmeyen adamları sıkıcı bulurum. Yine de bazıları şeydir. Fena değil gibidir. Yol yürünse yürünür. Gidilse gidilir ama bir dayak da atılır yani ona arada. Öyle gibidir.

  • Okur , 14/04/2026

    Hayır, hiç yapmadım öyle şeyler. Plansız olan hiçbir şeyim verimli olmuyor. Plansız geçen günlerim unutmak istediğim, hatırladıkça canımı sıkan günlerim oluyor. Bir kaç yıl önce şu vakit gelsin de ansızın şu şehirlere gideyim demiştim ama görüyorsunuz plansız yapmayı düşündüğüm yolculuk dahi bir plana tabi. Kaldı ki o vakit gelince de gitmedim o şehirlere. Ama bazen böyle şeyler yapmak istiyorum. Bilmediğim bir otobüse binip bilmediğim yerlere gitmek illa şehir dışı olması gerekmiyor şehir içi de olur ama bunu bile yapmadım. Kendi adıma yola çıktığımda istikameti kendim tayin ediyorum ama hayat farklı yerlere savurabiliyor. Buradaki yolu imge olarakta düşünebilirsiniz diğer türlüde, her iki anlamda kastettim.
    Genel olarakta zihnimde sürekli bir plan var ve artık bu hesap kitaplardan yoruldum. Nereye yetişmeye çalışıyorum diye soruyorum kendime. Yetişmem gereken bir yer yok ama zihnim rahat bırakmıyor.

    Şimdi aklıma bir anım geldi konuyla azıcıkta olsa alakalı. Plana tabi bir yolculuğum vardı. Ama yola çıkacağım şehir farklı bir şehirdi. Fakat dönüşümüz geceyi bulacakmış bunu bilmiyordum, döndüğümüzde gündüz olur ve bilet alır kendi şehrime dönerim diye düşünüyordum. Gece varacağımızı öğrenince ne yapacağım diye düşünmeye başladım. Aklıma bir kaç çözüm geldi ama pek güvenemedim o çözümlere. Sonra birlikte yola çıktığımız biri evinde kalmamı teklif etmişti. Beni rahatlatacak bir kaç bilgi verdi. Mecbur kabul ettim. Gece o yolculukta tanıdığım kişinin evinde kaldım. Sabah o arkadaş işe gitti, bende bilet almıştım ve bir kaç saat sonra kendi şehrime döndüm. Böylece planlı yolculuğum planlamadan farklı şekilde bitti.

Okur için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir