
Künye: He’nin İki Gözü İki Çeşme – Bir Asaf Hâlet Çelebi Biyografisi, Beşir Ayvazoğlu, Kapı Yayınları, 1.Basım: Kasım 2014, İstanbul.
***
Baki Süha’ya göre; Şair, yazı hayatına otuz yaşından sonra başlamış, yani edebiyatımıza birçok garabet meraklısı cahil gibi elini kolunu sallayarak değil, bilgi dağarcığı tıka basa dolu olarak girmişti. (Sayfa 21)
Oktay Akbal’a göre… Zamanla kendince bir mistisizm yükü taşıyan çok güzel şiirler yazarak İstanbul sanat çevrelerinin vazgeçemeyeceği bir şahsiyet haline gelmişti. Onunla Sahaflar Çarşısı’nda, Beyoğlu’nda, Yüksekkaldırım’da, Boğaziçi vapurlarında her an karşılaşabilirdiniz; efendi gülüşü, sarkık bıyıkları ve koltuğunun altından eksik etmediği kitaplarla hemen dikkatinizi çeker, hele “Mariyya” şiirini edebiyat matinelerinden birinde kendisinden dinlemişseniz, sesiyle, jestleri ve mimikleriyle hafızanıza adeta kazınırdı. (Sayfa 24)
Haldun Taner de duygu ve düşüncelerini Tercüman’daki “Devekuşuna Mektuplar” adlı köşesinde anlatır: Şair, dört yıldır Psikoloji Seminer Kütüphanesi’nde çalıştığı için aynı koridoru paylaşıyorlarmış. Onu herkese her zaman iyi bakan munis gözleri ve dertli zamanlarında bile gülümsemeye hazır dudaklarıyla görmek, insanın içini açıyormuş; çocukluk çağının müşfik dayısını yahut sevimli ağabeyini görmüş gibi… “Dağarcığındaki o miski anber kokulu, o tütsü buğulu masalları, efsaneleri, şark tasavvufu ve felsefesinden süzerek derlediği hikmetleri bir anda önünüze serecek bir sevimli sihirbaz”mış o. Karşısındakine hüzün veren bir tevazu ile “Bir dakikanızı rica edebilir miyim?” dermiş. Bugünkü dille cevap verirse büyünün bozulacağından endişe eden Haldun Taner de “Lütfedersiniz beyefendi, ihya edersiniz!” diye aynı üslupla karşılık verirmiş. Sonra oturur, sohbet ederlermiş. Şair, şekerinin son günlerde yine arttığından, bazı idarecilerin onu herhangi bir kütüphane memuru sanıp incitmelerinden, üzmelerinden, geçimini bir nebze olsun düzeltmek için tasarladığı yeni tercümelerden, şiirlerinden, fizik alanındaki milletlerarası başarılardan söz eder, keyfinin yerinde olduğu zamanlarda da hatıralarını anlatırmış. Yeni yazdığı bir şiirini okuduğu da olurmuş. Son zamanlarında en çok Boğaz’a yapılacak köprü dolayısıyla değer kazanacağını düşündüğü Beylerbeyi’ndeki arsasını sattığı takdirde eline geçecek büyük parayla ilgili hayaller kuruyor, fakat sonunda gözleri buğulanarak “Ben galiba bu arsanın keyfini çıkaramayacağım beyefendi. Ama hiç değilse karımla oğlum rahat yaşasınlar!” diyormuş. (Sayfa 27)
Gökhan Evliyaoğlu yazmıştı.. “Cüneyd şiirini yazdığı günden beri ölüme hazırdı.” (Sayfa 29)
Aslında onunki masal gibi başlayan bir çocukluktu. Büyük odalarında ve geniş sofalarında dadıların, halayıkların, kalfaların gezindiği bir konakta, 29 Aralık 1907’de doğdu. Cihangir’de bu konağı Şair’in baba tarafından büyük dedesi İsmail Nazif Çelebi 18. yüzyıl başlarında yaptırmıştı. (Sayfa 33)
Şair’in Nihat Kuşlu’ya verdiği son röportajdaki şu cümleleri de dikkat çekicidir: “Çocukluğum, benim hiç unutmadığım en güzel zamanımdır. Kendi kendime kaldığım zaman en çok sığındığım yer hep çocukluğumdur. Rüyalarımda hep çocukluğumu görürüm. Eski evimizin sahipsiz olarak, saf, temiz, çok temiz, çok hisli, baştanbaşa muhabbet olan çocukluğum. Bu dünyaya ait olan ilk intibalarım hakikaten çok güzel şeylerdi. Zaten geçince onlardaki güzelliği, safiyeti başka şeylerde bulamadım. Herhalde başka bir hayata hazırlanmak lazım geliyor. O hayat da daha güzel olacak diye düşünüyorum.” (Sayfa 43)
“Aldığı bütün kitapları oturup kendisi yeniden ve çok güzel bir biçimde ciltlerdi. Hakiki bir kitap kurduydu. Çok güzel bir yazısı vardı. Kalem meraklısıydı, kalemlerinin uçlarını zımparayla inceltirdi. Cebinde beş on kalem birden taşırdı. 6-7 Eylül olayları sırasında polis nasılsa Âsaf Bey’i yakalamış. Üzerini ararken kalemleri görünce, herhalde yağmaya katılanlardan biri de budur diye karakola götürmüşler. Âsaf Bey kaleme meraklı olduğunu nasıl anlatsın? Sonunda telefon defterinde önemli insanların isimlerini görünce bırakmışlar. Ömrü yoksullukla geçti. “Âsaf Hâlet değil, ah sefalet!” derdi. Birgün nasıl olmuşsa, şiddetli bir buhran geçirip intihar etmeye kalkışmış. Pijamasının alt kısmını büküp boynuna dolamış, kendini boğmak için iki ucundan asılınca yırtılı vermiş. O kadar eskimiş pijama. Böylece kurtulmuş Âsaf Hâlet.” (Sayfa 56)
İlk gençlik yıllarında babasıyla birlikte sık sık Üsküdar Mevlevihanesi ve Salkımsöğüt Kadirî Dergâhı’na giden Şair’in buralarda tanıdığı Osmanlı bakiyesi aydınlarla samimi ilişkisini Cumhuriyet sonrasında da devam ettirdiğini Defter-i Meşâhirinden anlıyoruz. (Sayfa 62)
Yeni insanlık dergisinde yayımlanan bir röportajında, açıkça “Şiirin sosyal hedefi yoktur!” demişti, “Sosyal gaye sanatın değil, siyasetin mevzuudur. Sanat ve siyaset tamamen ayrı şeylerdir ve ayrı ayrı düşünülmelidir. Her insanın tenha ve gizli tarafları vardır. Sanat bizim bu en yalnız tarafımızın ifadesidir ve olmalıdır. Politikanın ve sosyal dâvâ dediğimiz şeyin ifadesi nutuktur. Sanat değil.” (Sayfa 85)
Şair, Baydar’a verdiği cevapta, “garip” bulunan cümleleri şiirlerinde atmosfer yaratmak için kullandığını söyler. Bu bir çeşit citation, yani iktibastır. Mesela “Kilise” şiirinde papaz dualarıyla kilise havasının kendisinde bıraktığı izlenimi kaydetmek istemiştir. “Sidharta” şiirinde de amacı bir Budist’in tefekkür hâlinde croissance’ı, yani çoğalmayı, bir ağacın tohumdan çıkıp sonsuz kâinat içinde çoğalışını temaşa ederken hissettiği huzuru ifade etmeye çalışmış; şiirinde bu hissi yaşarken kulaklarında çınlayan “Om mani padme hum” duasını onlar gibi tekrarlamıştır. Bu duadaki kelimelerin sözlük anlamlarını aramak, Şair’e göre, beyhude bir gayrettir. (Sayfa 103)
Münevver Ayaşlı, bir sohbetinde Şair’in midesine çok düşkün olduğunu, güzel yemek pişirdiğini, III. Ahmed devrinden kalma elyazması bir yemek kitabındaki tariflere göre yemek yaptığını, mesela et pişirirken yağ değil, süt kullandığını söylemişti. (Sayfa 113)
Tombulca, fakat orantılı gövdesi, esmer teni, sarkık uzun bıyıkları, çevresi mor kara gözleriyle bir Hintliyi andıran Şair, Nevzat Sudi’nin anlattığına göre, Küllük’e yakasında bir karanfil ve koltuğunun altında bir yığın kitapla gelir, herkesi selamladıktan sonra sandalyesinde bir süre dimdik ve Buda heykeli sessizliğiyle otururmuş. Kendisinden şiirlerini okuması isteninceye kadar… Hiç nazlanmadan kahvenin mermer masalarından birinin üzerine çıkar, şiirlerini ciddiyetle ve mübalağalı jestlerle okurmuş. “Om mani padme hum”, “kama pet kama tâ”, “kafamdan beni yut Harpût”, “nûrusiyâaah nûrusiyâahhh” gibi mısraları hep birlikte tekrarladıklarını ve şiir bitince Şair’i alkışladıklarını anlatan Nevzat Sudi, “Kahvenin başka yerlerinde oturanlar, bu alkış sesine kulak kabartır, çoğu da sandalyelerini bizim bulunduğumuz yere yanaştırırlardı. Böylece gerçek bir şiir okuma gösterisi niteliğini alırdı bu tür şiir okumalarımız” diyor. (Sayfa 117)
Edebiyat dünyasında karikatüristlere bol malzeme verenlerden biri de Şair’di. Refik Hâlid gibi, mizah mecmualarının ve karikatüristlerin sataşmalarını hoş karşılar, hatta bunu şiirini tanıtmanın bir vasıtası olarak görürdü. Kınanmaya, alay edilmeye tahammülü, Melâmet neş’esini benimsemiş olmasıyla da açıklanabilir. Zeki bir adamdı; saçları, uzun ve sarkık bıyıkları, tek gözlüğü, yakasından eksik etmediği çiçekleri, çeşit çeşit kumaşlardan kendisinin diktiği kravatları, rengârenk elbiseleri, şiirlerindeki Sanskrit, Eski Mısır ve Rum dillerinden devşirilmiş kelimeleri, cümleleri, mübalağalı jestleri ve bağımsız milletvekili adayı olarak tek başına Tek Parti’ye meydan okuyuşuyla mizah yazarları ve karikatüristler için tükenmez hazine olduğunu biliyordu. Açıkçası, Şair, mizah dünyasına bilerek malzeme veriyor, hem kendi kendisiyle, hem de etrafıyla “dalga geçiyor”du. Mizah yazarları ve karikatüristler, Şair’in bu zekice meydan okuyuşunu ve protestosunu anlayamamış, yani aslında kendileri onun acı ve alaylı tebessümünün muhatabı olmuşlardır. (Sayfa 206)
Vâlâ Nurettin: “Çelebi, yeni şiir şekillerine bütün özenişine rağmen, şarkta asırlarca yaşayıp şimdi nesilleri inkıraza yüz tutan deli midir, veli midir anlaşılması güç o hem munis, hem ürpertici şahsiyetlerdendir. ” (Sayfa 220)
Şair, evliliklerinin ikinci yılında Kâmran Evrenos’a verdiği röportajda “Şimdi kuzinim ile evliyim. Gayet rahatım. Çünkü ikimiz beraber gayet güzel yemekler pişiririz, beraber gezer, beraber eğleniriz. O, hem arkadaşım, hem çocuğum, hem aşçım, hem işçimdir” diyerek adeta “Kadıncığım” şiirini tefsir etmişti. (Sayfa 236)
Eğitimiyle ilgili problemler yüzünden geçimini ömrünün sonuna kadar küçük memur olarak sağlayan Şair’in, çalıştığı bütün kurumlarda, tanınmış bir şair ve bir entelektüel olarak sıradan işleri kendisine yakıştıramadığı için yöneticilerle ve diğer memurlarla ciddi anlaşmazlıklar ve çatışmalar yaşadığı, Türk Tarih Kurumu’na intikal eden özlük dosyasındaki belgelerden anlaşılmaktadır. Daha sonra ciddi bir sürtüşme yaşadığı Belediye Kütüphanesi Müdürü M. Orhan Durusoy tarafından Belediye Müfettişi Mustafa Demirkök’ün 2 Aralık 1953 tarihli yazısına verilen cevaptaki “Deniz Yolları’ndan ayrılmak mecburiyetinde bırakıldıktan sonra dairemiz kütüphane memurluğuna 20. 7. 950 de tayin edilmiş olan” ifadesi, bizi, Şair’in Deniz Yolları’ndan kendi isteğiyle ayrılmadığı, muhtemelen sıradışılığı ve uyumsuzluğu yüzünden ayrılmak zorunda bırakıldığı sonucuna götürüyor. (Sayfa 256)
Erol Güngör’e göre, Şair aslında bir muhafazakârdı, fakat mutaassıp değildi; Budizm’e ve genel olarak Hint mistisizmine duyduğu ilgi yüzünden Budist, yazı ve şiirlerini yayımlayan bazı dergilerin ideolojisine bakarak da solcu olduğunu zannedenler yanılıyorlardı. “Bunlar Çelebi’yi ne yanına küçük Ömer’ini de alarak kıldığı bayram namazlarında görmüş, ne de onun düşüncelerini iyice anlayacak kadar dostluğunu kazanmışlardı. Yakınlarına sık sık bundan bahsederdi ‘Siz beni biliyorsunuz efendim, söyleyin bu adamlara ne olur!’ derdi.” (Sayfa 297)
Psikoloji Seminer Kütüphanesi’ndeki işine devam etmekle beraber sık sık rapor alarak evinde istirahat etme ihtiyacı duyan Şair, ölümünden bir ay kadar önce tekrar hastalanmıştı. 19 Eylül 1958 tarihli sağlık raporunda kırk beş gün istirahatinin uygun görüldüğü ifade edilmektedir. O günlerde Yahya Kemal’in de rahatsız olduğu ve Şair’in eşine, “Nermin, Yahya Kemal gidiyor artık!” dediği biliniyor. Ancak kendisi çok sevdiği şairden önce gidecektir. 13 Ekim’de Beylerbeyi’ndeki evinde kalp krizi geçirerek Haseki Hastanesi’ne kaldırılan Şair, 15 Ekim 1958 Çarşamba günü saat 16.00 sularında son nefesini verdi. (Sayfa 306)
Edebifikir

