
Yeni sorgulama dosyamızda yazarlarımıza; “Heves nedir? Kursakta nasıl kalır?” diye sorduk.
Sorunun kendisi kadar, cevabının da kursakta kalmaması için küçük bir tedbir aldık. Hevesin tabiatı malum, uzadıkça dağılır, dağıldıkça savrulur. Bu yüzden yazarlarımızdan ricamız netti: Cevaplar en az 99, en fazla 259 kelime olacaktı. Ne bir kelime eksik ne bir kelime fazla. Heves ölçüsünü aşarsa taşar, ölçüye girerse metne dönüşür diye düşündük.
***
N. Cihan Karakurt
İnsan kanımca iki ergenlik, bir erginlik yaşıyor. İkinci ergenliğe otuzlu yaşların başında giriyoruz. İlk ergenlikte her şeyi yapabileceğimizi ve istediğimiz ne varsa olacağını zannederken, ikincisinde bunlara gerçekleşme ihtimaline göre yaklaşıyoruz. Buradan baktığımızda heves olgun insanların işi değil. Aslında hevesin ne olduğu değil de ne olmadığı önemli ama illa ne olduğuyla ilgileneceksek, heves kursağımızda kaldığında hissettiğimiz şeydir. Kursakta nasıl kaldığı da dünyanın kendisiyle cevaplanabilecek bir soru. Bir şekilde ortaya çıkan mâniler o şeyi olmaz kılar ve o şey olmayıverir. Dünya mânilerin toplamıdır ve basit, geçici isteklerin sonucu da basittir. Bir şeyin heves olarak kalması için ise tam gerçekleşecekken bozulması gerekir. Uzak bir hayal ya da imkânsız şeyler kursakta kalmaz. Erginliğe gelirsek, ona kemâl yaşı olan kırkta ulaşıyoruz. Neticede büyüdükçe heveslerimiz azalıyor ve yerini hayal kırıklıklarına bırakıyor. Kırklara gelince insan, kursağında kalanlarla yaşamayı öğreniyor. Heveslerin azalıp kabulün başladığı yaşlardır bu yaşlar. Yani kırklı yaşlarda olanlar bilir, ben henüz gencim.
İbrahim Orhun Kaplan
Her ne kadar erkeğin de heveslenmek gibi bir duygusu hatta -Helenci bir bakış açısıyla- hakkı olsa da heves kadın işidir. Erkek hevesle hareket etmez. Sorumlulukları falan olur ve onun için gereken neyse onu yapar. Başarılı veya başarısız olur. Erkek için önemli olan iş bitirmektir. Heves meves etmek değildir. Esasında iş de onun için birtakım amaçlarla sınırlıdır. Amaçlar da şartlara bağlı olarak sürekli değişir. Kafası atar çalıştığı devlet kurumundan istifa eder, gider duttan pekmez yapar satar, yetmez varını yoğunu ticari sermaye olarak ortaya koyup iş kurar, tam batıracakken küllerinden yeniden doğar. Neşesini de hiç kaybetmez üstelik. Öte yandan birinin kronik can sıkıntısı vardır, parayı pulu sallamaz, çalıştığı kurumdan ayrılır, evine kapanıp akşama kadar Abdurahman Tatlıcı’dan aldığı kakaolu fındık ezmesini yerken okuduğu kitabın dört yüz ellinci sayfasında, o ay ki altmış dördüncü yazısını nasıl yazacağını falan düşünürken bir yandan da ballı hardallı gong bağımlısı insanlarla uğraşır. Son tahlilde erkek için amaç bitmez. Dolayısıyla Antik Stoacı N’Golo Kante’nin de dediği gibi heves ödev ahlâkının son sırasındadır. O da kadına lâyıktır. Kursakta bırakma işiyse erkeğin amaçlarındandır.
Ömer Can Coşkun
Her eylem bir hevesle ortaya çıkıyor, yerine ulaşırsa mutlu oluyorsun, o da bir yerde geçici, ulaşmazsa kursakta kalıyor, öyle diyorlar. Bu heves denilen şey denizde bir dalga gibi. Sörfçünün uygun dalgayı araması gibi. Kalbin içinde küçük bir sallantı olarak başlayan heves duygusunu doğru zamanda yakaladığınızda kıyıya kadar çok keyifli bir yolculuk yapıyorsunuz. Bir zamanlama hatası yahut ani bir dengesizlik sizi denizin dibine gönderebiliyor. Sonra ne kadar güçlüyseniz o kadar hızlı çıkıyorsunuz yüzeye. Yüzme biliyorsanız yüzüyorsunuz kıyıya, bilmiyorsanız bağırıp çağırıyorsunuz, kıyıya ulaşabilmek için. Kıyıda biri varsa belki… yoksa? Tek başınızayken nasıl heveslenilir ki, bu heves duygusu toplumsal ilişkilerden ortaya çıkmaz mı? Beklenti, heyecan, kendini gösterme, iyiliğini gösterme, kötülüğünü gösterme; bunlar hep birbirimizden ötürü. Toplumun içindeki bireyin toplumda kabul veya reddedilişi üzerinden herhangi bir davranışa heves etmek, içten gelen bir şey. Her şey içinizden geliyorsa işler yolunda gidiyor gibi. İçinizden gelmiyorsa…
Bir gün hevesle girişilmiş bir eylemin ardından başarıya ulaşan ve çok mutlu olan arkadaşım “Bu an hiç bitmesin” demişti. “Bu an” biteli on yedi yıl oldu. Şimdi nerededir onu bile bilmiyorum. Bütün kontrolün bizde olduğunu düşündüğümüz dünyada eriştiğimiz mutluluğu dahi sonsuza kadar tutamıyoruz. Bu sonsuza kadar kelimesine de ayrı ayar oluyorum. Sonu olan bir dünyada “sonsuza kadar” iddiası! Bu da bir heves işte. İnsanın en büyük hevesi dünyada sonsuza kadar yaşamak, diğer tüm hevesler bu hevese bağlı. Bir ana heves etrafında toplanan hevescikler… Hepsi sonuçta kursağa.
Sonsuza kadar…
Hülasa;
“Kursak” kelimesinin TDK’deki karşılıklarından biri “mide.” Bu dünyada yolu mideye çıkan her şey geçicidir. Fazlası zarardır, açlığı yararlıdır.
Dr. Ali Sait Sadıkoğlu
Dilimizdeki “heves”; “heva” kelimesine bağlı olarak herhangi bir şeye “istek”, “arzu” veya “dilek” gibi çevrilebilir mi? İçlerinden zaman zaman bizim tercih ettiğimiz “arzu” çevirisi ancak belli bir şart altında kabul edilebilir. Bu şart, İbn Arabi’nin Fusûs’ta Harun Fassı’nda andığı ayete göre belirlenmiştir: “Hevasını kendisine ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Furkan Suresi, 43). Şartlı kullanım açığa çıkar böylece çünkü “heva” ilahların, mabutlarına en büyüğüdür. Ancak bu şartla “arzu” kelimesine müracaat edilebilir. Zira Nuri Gencosman’ın Fusûs çevirisinde müteakiben şu satırları okuruz: “Şu halde heva, mabudun en büyüğüdür. Çünkü herhangi bir şeye ancak onun şevkiyle kulluk edilir. Heva hakkında ben şu mısralan terennüm ettim: Aşk ve muhabbet hakkı için muhakkak heva sevginin sebebidir. Kalpte aşk olmasaydı Heva’ya ibadet olunmazdı.”
O halde nefsin düğüm noktası “heva” içinde saklıdır. Çözülecek bu düğüm noktası hakikat meselesine özünden bağlıdır, ama aynı zamanda çözülmezse gaflete vardırır. Çift yönlü, ters çevrilebilir, birbirlerini dışlayan ama paradoks uyarınca birbirlerine bağlı iki anlam ve hareket söz konusudur.
“Hevâ”nın kulluğun bir şartı olduğu, aşkla kökensel bir bağ taşıdığı açıktır. Ancak hevâ, ilk anlamı ve hareketiyle tanınıp idrak edilmediğinde insanı putperestlik gafletine sürükler. Buna karşılık, ikinci anlamı ve yönelişiyle kendi membaına, dolayısıyla aslında kimi aradığına arif olunabilirse, Hakk’a vasıl olmada insanı hakikate götüren bir yol olur.
Aşkın terbiye edilmesinde kendisi üzerine dönen yani “rücu” eden hareket sürecinde “Heva” reddedilmez. Ama onun kaynağına ve kime yöneldiğine habirlik yani Ariflik, yolu açar: “Habirlik de zevk ile olur. Zevk ise tecellidir. Tecelli de suretlerdendir, bu hale göre suretlerin varlığı zaruridir. Onları gören kimsenin de aşk ve muhabbetle onlara ibadet etmesi gereklidir. Eğer bu nükteyi anladınsa hakikat böyledir. Yolun sonu Allah’a varır.”
Cüneyt Dal
Kelime
Nişanyan Sözlük’ten;
Heves: Arapça hws kökünden gelen hawas هوس “.1. gelip geçici ruh hali, fantezi, cinnet, 2. boş şeylerle oyalanma” sözcüğünden alıntıdır.
Kursak: Eski Türkçe kuruġsak veya kuğursak “mide, özellikle kuşların sindirim organı” sözcüğünden evrilmiştir.
Kal-mak: Eski Türkçe kal- “konulmak, bırakılmak, baki olmak” fiilinden evrilmiştir.
Deyim
TDK Sözlükleri’nden;
Hevesi kursağında (veya boğazında veya içinde) kalmak: istediği, imrendiği şeyi elde edememek.
Anlam
Şimdi, anlaşılan o ki heves diye bir şey var. Ve ne hikmetse bu şey, yenmek isteniyor. Artık karın doyurmak için mi yoksa sırf aç gözlülükten mi, bilinmez! Hâlbuki besin zincirinde de yeri yok. E zaten deyim oluşu da bundan sanırım. Her neyse, işte bu heves denen şeyden beklenen, kalması değil, zıt anlamı olarak geçmesi, gitmesi. Nereden? Kursak denen yerden. Buraya kadar sorun yok, yediğimiz şeyin orada kalmasını istemeyiz sonuçta. Geçmeli, sindirilmeli, kana karışmalı, mutlu etmeli. Kalırsa ne olur? Ne oluru var mı; hayatî tehlikeye kadar yolu var. İyi de bunca kelimeye, kavrama, deyime, anlama ne gerek var! Yemeksek ölmeyiz ya şu hevesi? Yiyip de doyan mı var? Yemeyip de aç kalıp ölen mi gördük? Burası ayrı konu. İdeal olanı, öyle her gördüğümüzü ağzımıza atmama tutumu; “hevessizlik”! Hevessiz beslenmeli tüm bu hesap kitaptan kurtulmak için. Heves diyeti denginde bir öz-memnuniyet talimi yoktur. Öyle bilmem kaç kalorilik veya bir kibrit kutusu falan değil, azaltarak bilmem ne hiç değil; tek seferde kesmeli hevesi. Niye mi? Çünkü kalıyor bu körolası. Kalmasa da kalma tehlikesi var. Virüs mübarek. Dıştan baksan ne güzel, görünmez etmez. Ama bir mercekle falan yaklaşsan, aman ya Rabbi, uzaylı mı desem canavar mı, cin mi yoksa Al Karısı mı, bir yerlere tutunup da kalmak için sayısız çengeli, iğnesi, halatı… Tam teçhizat kalmak üzere silahlanmış bir ucube. Ama neyse, konu onun eni boyu değil, nasıl kaldığı.
Deneyim
İşte bakın, o kadar heveslenmiştim yazıyı nihayete erdirmeye türlü örneklerle. Bir fark ettim ki 259 kelime sınırına tam 53 kez tecavüz etmişim. Acilen diyete başlamam lazım!
Sinem Çağlancı
Heves, donmuş toprağın derinliklerinde görünmez bir elin bıraktığı bir tohum gibidir. Öyle sessiz ve öyle derindedir ki, varlığı ancak için için bir hareketlenme başladıkça hissedilir. O ısınmayla birlikte, katı ve soğuk olan şey –ister toprak ister kalp olsun– yumuşamaya, çatlamaya başlar. İşte tam o çatlakların arasından tohumun filizlenip hem o yumuşayan kabuğu hem de altındaki tüm sertliği delip geçeceğine dair o tartışmasız inanç, insanın içinde bir titreşim oluşturur. Kökleri henüz yere değmese de göğe uzanacakmış hissiyle dolar içi. Tüm büyük başlangıçlar, bu yalnız ve derin anda için için uyanan tohumdan filizlenir.
İnsan bu, hevesin sadece kendine ait olduğunu sanır. Onu özenle alır, güzel bir saksıya yerleştirir. Büyüyecek olan çiçek için en verimli toprağı arar, en iyi aşıları getirir. Evinin –kalbinin– en aydınlık, en güzel köşesine koyar. Artık her şey hazırdır. İnsanın önünde sınırsız bir olasılık uzanır: Çiçek zamanı geldiğinde muhteşem açacak, etrafa ışık saçacak, bir görsel şölen sunacaktır.
Fakat burası dünyadır.
Saksı, kişi tarafından seçilmiş olsa da, içindeki toprak hevesinin toprağı olmayabilir. En güzel köşe, çiçeğin ihtiyaç duyduğu ışık yeri değildir. Özenle seçilen aşılar, saf filizi beslemek yerine, gün be gün yavaşça çürütür. Heves, içte bir tohum olarak saklıyken insanındır. Ama filizlenip gerçeğin toprağına düştüğünde iş değişir. Artık hevesiyle insanın arasına rüzgâr girer, toprak girer, mevsimler girer. Hevesin kursakta kalması burada başlar sanırım.
Oğuzhan Yılmaz
Heves bir telaş biçimidir. İnsan telaşlandığı zaman acele eder. Acele ettiğinde ise nasıl düşüneceğini kestiremez. Heves bu nedenle bilinçsiz bir yönelişin ilk adımıdır. Çoğu zaman heveslerimiz yüzünden kendimize yön tayin ettiğimiz yanılgısına kapılırız. Hevesle atıldığımız eylemler başımızı öylesine döndürür ki yaşadığımız baş dönmesi yüzünden yol aldığımızı zannederiz. Hâlbuki böyle bir hal içindeyken ilerleyemez, yerimizde sayarız.
İnsan heveslerine eşlik eden bilinçsizlik halinden uzaklaşmadığı müddetçe iradesizdir. Hevese bilincin eşlik etmesi ise onu artık heves olmaktan çıkarır. Bu sayede heves içinde iradenin bulunduğu bir talep haline dönüşür. Talep ise insanı eyleme sevk eden arzunun adıdır. Hevesin getirdiği telaş talep etmenin içinde bulunmaz. Talep süreklilik ister ve sabırla beklemeyi, değişmeyi göze almayı gerektirir. Heves sadece sahip olmak isterken talep içinde olmanın derdini taşır.
Bu yüzden hevesin kursakta kalmak gibi bir özelliği vardır. Hızla, telaşla yenilen bir yemek nasıl ki kolayca sindirilemiyorsa hızla ve telaşla yutulan heves de sindirilmeden yutulur ve kursakta kalır. Aslında kursakta kalan hevesin kendisinden ziyade onun vaat ettiği ancak vaat edileni veremediği duygudur. Çünkü heves çoğu zaman gerçeklerle herhangi bir ilişkisi olmamasına rağmen insanda umut hissi uyandırır. Ve nihayetinde gerçeklerle ilgisi olmayan vaatler birikerek hayal kırıklıklarına dönüşür. İnsan ise kursağında biriken hayal kırıklıklarına heves der.
Şadiye Sare Kaplan
Heves, bir kuştur uçuvermek için doğru zamanı kollayan. Önce gelir konar badi parmağımıza, hep orada duracak sanırız, içimiz titrer ona bakarken. Sonra hiç gelmemiş gibi uçar gider. Ardından, gidişine değil de hiç gitmeyecekmiş gibi bir süre orada kalışına içerleriz. Ya da belki ona hiç gitmeyecekmiş gibi durduğu anlamını yükleyen kendimize. Nihayetinde kursağımızda dopdolu bir boşlukla yahut bomboş bir dolulukla kalır, “geri dönecek mi?” sorusuyla boğuşuruz. Soru bizi yutar da yutar, artık kuş belki de sadece yanılsamadır. Buradan yakın zamanda üç gün üç gece salya sümük ağlama cezası almış biri olarak seslenmek istiyorum. Ey badi parmağımızda azıcık konaklayan sevgili kuşlar… Konduğunuz ilk anda biraz sonra uçup gideceğinizi kulağımıza fısıldasanız olmaz mı?
İbrahim Halil Aslan
Bulana durula akıp gitmekte olanı seyrederken, sararmış yaprağın kendini akışa bıraktığını gördüğünde, katılaşıp cisme gelen dürtü, bir çubuk parçası buldurur. Heves budur. Yaprak suya teslim mi olmuştur yoksa acı mı çekmektedir? İşte bu muğlaktır. Onu çekip almak merhamet mi yoksa zulüm müdür? Bu da muğlaktır. Fakat dürtü sahibi mutlak hakikatiyle yüzleşemez, dürtüsü bizatihi hakikattir onun için.
Çubuk suya uzanır. Yaprağa değer ve bir merhaba sunar: haydi, kurtaracağım seni! Yaprak büyümeye başlar. Embriyodan cenine döner. Kolları, bacakları, yüzü ve ağzı vardır artık. Kaşları çatılır. Kasları bir gevşer bir kasılır. Çubuğu yutar. Çubuğu tutan kolu yutar. Kolun sahibini yutar.
Su bulana durula akıp gitmektedir. Heves kursakta kalır.
Sulhi Ceylan
Heves, arzunun küçük kardeşi olup yönelişten ibarettir. İradeyle evlenemediği için kararlılık gelinliğini giyememiş bir yöneliş… İradeyle yolu kesişmediğinden insanı ansızın terk edebilecek kadar hafif aynı zamanda. Her ne kadar hevesi insanı terk eden bir şey gibi, insandan ayrı bir gerçeklik olarak dile getirsek de, hakikatte heves insanın kendisidir. Biraz derinleştirirsek, hevesi imkanla ilk duygusal temas olarak da tanımlayabiliriz. Fakat elinden niyet tutmadıkça iradeyle evlenemez. Kırılganlığı da bundandır.
Hevesin kursakta kalması, her zaman kırılmaya teşne olmasından. Kendini, kendine yeterli gördüğü anda kırılır. Bu kırılma ya derinleşmeye ya da vazgeçmeye sebep olur. Hevesin tam yerini arzu ile akıl arasındaki eşikte konumlandırabiliriz. Olabilir olana yönelen insan yani heves, bu haliyle eksiklik içindedir. Eksikliğin, henüz gerçekleşmemiş olanla kapanacağı umulur. Öyleyse hevesi düşüncenin ve de eylemin başlangıç eşiği olarak da görebiliriz. Fakat tam kapıdan içeri gireceği anda vazgeçebilme ihtimali taşıdığı için, çoğu zaman kursakta kalmakla anılır. Kısacası heves, kursakta kalmakla meşhur bir yöneliş olup çoğu zaman kıblesini bulamaz. İnsan gibi.
Edebifikir


2 Yorum