
– Tık tık tık!
(Bir misafir daha mı çağırmıştım acaba? Ya Rabb’el âlemin! Gelen ya Hızır olsun ya Azrail aleyhisselam, yoksa bu hatunun elinden beni kimse kurtaramaz! Bacanağı eve davet edip nasıl da unutmuşum… Eşhedü en lâ… Bacanak da cenaze namazına imam olur artık. Cemaat de hazırken…)
– Babaa! Babaaa! Kapıyı açsana kelime şehadet getireceğine! Bak valla bir dahaki deneme sınavında çok iyi yapacağım. Zaten dershanenin son üç taksiti kalmış. İkiydi üç oldu, öderiz değil mi babacım?
(Dershane parasıyla spor ayakkabı aldığımı mı duydu yoksa? Kelime-i şehadet getirdiğine göre annem canına okuyor! Ya da gerçekten kıyamet kopuyor. Annemin yeni sildiği yerlere mi bastı acaba babam? Neyse en azından servis aidatıyla internet kafeye gittiğimi bilmiyorlar. Tabii eğer halam görmediyse…)
– Hasaaaan! Kim gelen? Sizin kız gece vakti mi geliyor eve?
(Hasan, siz hele bir köye gelin de o zaman anlarsınız dünyanın kaç bucak olduğunu. Bu saatte kız evladın dışarıda ne işi var? Amcan dediydi, pek çok dünürcüsü varmış da istemiyormuş hanımefendi. Neymiş efendim, üçüncü kez üniversite sınavına hazırlanacakmış. Evde kaldım demiyor da… Eee, olacağı buydu yavrucuğum! Armudun sapı, üzümün çöpü dersen bizim köydeki Keloğlan’a kalırsın. Vaktiyle yengeniz olarak sana ne iyi bir dünürcü bulmuştum. Annenin fesatlığı tuttu da görüştürmedi bizim çobanla. Ne güzel koyun kuzu otlatır, geçinir giderdiniz. Beş kilo süt, iki yüz lira olmuş. Beğenmedi ki annen, oğlanın boyu da pek kısa sayılmazdı. Sigortası bile vardı amma… Nasip…)
– Hele şükür kapıyı açtı babam. Anneee! Yağmur duasına mı çıktınız? Niye bütün köy burada?
(Bayramda ettikleri yetmedi, bir de evimize kadar gelmişler. Daha geçen bayram küs değiller miydi? Allah bilir, köyden hangi şaşı çobanı buldu da dünürcü diye getirdi? Annem nasıl oldu da eve kabul ettiyse… Babam annemle köşe kapmaca oynadığına göre kesin habersiz çağırdı, ah baba ah! Yine başlayacaklar: Kaça geçtin, niye geçemedin? Mezun olmadın mı daha… Niye kazanamadın, niye atanamadın? Yaşın geldi daha evlenmiyor musun? Sen mi beğenmiyorsun, onlar mı beğenmiyor? Eviniz kira mı niye TOKİ’ye girmediniz? Kurbanda ne kestiniz, nereden aldınız, kaç kilo et çıktı? Arabanız yok mu, niye otobüsle geliyorsunuz, neden uçak almadınız? Tarlayı niye ekmiyorsunuz, toprak çok değerlenecek, kime oy verdiniz?..)
– Eh eh ehehhehe! Nasıl da şakalar yaparmış amcasının gülü. Hele bak size fıstıklı baklava getirdik, en pahalısından.
(Bi’ şu şehirli dut kurusuna bak bir de benim akıllı karadutlarıma bak! Şu bacanağının bebeleri vallahi bundan hayırlı. Hasan oğlum, olmamış bu kız. İnat. Köyde işe yaramaz. Eli iş tutmaz. En iyisi, bacanağı Nureddin’in aklına girip köye yerleştirmek! Çocuklarına da köyden hayırlı birer kısmet bulduk mu benden mutlusu yok… Abdestli namazlı çocuklar; babaları hacı, anaları kurt ama ona da sabrederiz gayrı. N’idelim bizim gelinin bacısıdır, sokağa atacak hâlimiz yok. Onu da idare ederiz, kümesin yanında iki göz ev veririz. İçim içime sığmıyor, hatuuun bak hele şu çocuklara nasıl da mazlumlar… Oooo, bizim hatun çoktan gözünü dikmiş de birileriyle eşleştiriyor. Hadi inşallah… İnşallah bizim baklavadan da ikram ederler. Pahalısından almıştık.)
– Hasan, telefonun çalıyor! Bi’ mutfağa gelsene!
(Eyvahlar olsun, bizim hanım sonunda delirdi. Dar ağacını mutfağa kurdu, yargısız infazla beni asıverecek! Allah’ım sen aklıma mukayyet ol. Ölmek için daha çok gencim. Daha çok ekilecek tarla tapanım, güdülecek koyunlarım, örülecek duvarlarım var! Tövbe estağfirullah ne diyorum? Arabanın taksitini bitiremeden göçersem hanım beni mezardan çıkarır! Alalı birkaç ay oldu, sefasını da süremedim. Hele şu ipek halılara ayağım daha yeni alışmıştı. Yeni kanepeleri örtüsüz göremeden mi göçüp gideceğim? Biriktirdiğimiz altınların çın çın sesi… Harcayamadan mı! Ya çocuklar, onların kokusu… Mutfaktan yanık kokusu mu geliyor? Bizimki kurban eti pişirmekten vazgeçti de beni mi kurban edecek?)
– Babaaa! Telefooon! Oyunum durdu, babaannem arıyor! Telefon dondu, oyunda puan kasıyordum! Babaaa! Açıyorum hoparlörü!
– Bizim oğlan da gelinin sözünden çıkmıyor! Allah bilir gelin yine ne dedi de telefonu açmıyor şu oğlan? Köye gelip gitmez oldular. Torunların yüzünü bayramdan bayrama görüyoruz. Yolda görsek bebeleri tanımayız zaar. Pek güzel iş tutar dediler de kızı aldıydık bizim oğlana. Huyum kurusun, böyle de merhametliydim işte… Rahmetli ebem ne güzel derdi: “Dut kurusu ile yâr sevilmezmiş.” Ne yapalım, oğlanın hatırına katlanacağız bunlara… Alo… Alo… Oğluşummm…
Z. Rumeysa Topal
Hikâyenin İlk Bölümü: Buralar Eskiden Hep Dutluktu
Hikâyenin İkinci Bölümü: Dut Yemiş Bülbül

