Metro Günlükleri – 2

1 Temmuz 2025 Salı

“Döndüm ki döndüğüm yerde değilim”

Gözümü metroda açmış gibi uyandım bugün. Vagon kapısı, beklemenin mecrasını bir giyotin gibi ikiye böldüğünde kendime geldim. İnsanın idraki keskinlikle karşılaşmayınca uyanmıyor bazen. Metro hareket ettiğinde ben de Şule Gürbüz‘ün dediği gibi kendimi trene bindirmiş, kalanımla onu uğurlamış gibiydim. Şaşkınlığımı metro camındaki aksimde okudum. Kimse hiçbir şeyin farkında değildi. İnsan bazen sırf kendiyle baş başa kalmamak için kalabalık arıyordu. Metro tam da bunun için tasarlanmış mekandı sanki. Kısa bir süre için de olsa aynı yolun yolcusu olduğum bu kalabalık beni kendimle baş başa bırakmamak için benimleydi. Bir yaşlının kendine yer bulmak için etrafı kolaçan etmesi, ekranı vücudunda bir uzuv gibi taşıyan kimseler, Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okusaydı daha iyi hissedeceğimi düşündüğüm vampirli roman okuyan liseli kız ve son ses video izlemekten asla rahatsız olmayan orta yaş birinin halleri gibi birçok hal ve tavır zihnimi kurcaladı, kurcaladıkça kendimi kalabalığa eklemledim ve kendime mesafem arttı. Metro ineceğim durağa yaklaştığında kendimle baş başa kalmamak için hızlıca kalabalığa karıştım. 

2 Temmuz 2025 Çarşamba

Yeraltında hayat yalnızca iki yönlü devam ediyor. Mecrasını arayan bir nehir gibi ileri ya da geri… Bazı zamanlar yorgunluğun verdiği hisle sırf oturacak yer bulmak için ters akıntıya bırakıyorum kendimi. Metronun içinde zaman uğultu ve sarsıntıdan ibaret oluyor artık. Her ne kadar eve varmak istesem de evden uzaklaşıyorum kısa bir süre. Metro son durağa yaklaştıkça önceki ağırlığımı kaybediyor, bedenimin hafiflediğini hissediyorum. Metro artık akıntıya direnen bir taş gibi bana rağmen değil suyun üzerindeki bir yaprak misali benimle akıyor. Makinistin ani freniyle zihnimdeki tüm mana etrafa saçılıyor. Bir metroya bu kadar mana yüklemek de yorgunluğumu dindirmediği için hiçbir manayı toplamıyorum. Eve geldiğimde tekrar eve dönmeyi özlüyorum. 

4 Temmuz 2025 Cuma

Yan yatmış bir kuyu burası. Tünel diyorlar. İnsan, metropollerde düşecek bir kuyu bulmakta zorlanmıyor böylelikle. Kulağımızdaki uğultuyla duraklar arası deveran ediyoruz. Bu uğultu sebebiyle kimse kendi iç sesini bile duyamıyor muhtemelen. Durakları aştıkça düşmek içimizde büyüyor. Her gün aynı tekrara düştüğüm için hangi kapıdan inersem nereye çıkacağımı ezberledim, zaman kazanmak ve kalabalıktan sıyrılmak istediğimde tek bulabildiğim yol bu. Ezbere yaşayıp fazla yorulmuyorum böylece. Yüzleri silikleşse de bir yığın kalabalığın yorgunluğu hafızama yer ediyor. Tahammülsüz oldukları her hallerinden belli. Her 5 durağa en az 4 tartışma düşüyor. Tüm bu kargaşa ve uğultu sonrası varacağım yere düşüyorum. 

9 Temmuz 2025 Çarşamba

Metroya yetişemeyip peronda kalanların, içeridekilere mahcup bir şekilde baktığı bir an var. O an metroyu kaçıran kişinin olay mahalinden hızla uzaklaşmak için bir yön seçmeye çalıştığını seziyorum. Aslında onda sezdiğim şey sadece o anın içinden kaçma isteği. Metro sakinleri ise çoğu zaman bunu fark etmiyor bile. Fark etse de ilgilenmiyor. Biz de başka bir durakta aynı şeyi yaşadık belki, ilgilenmiyoruz artık. İçerideyiz çünkü. Bu manzara bana, hayatta bir şeyleri kaçırmakla ilgili bir şeyleri hatırlatıyor. Sosyal medyayı tıpkı bin bir vagonlu tren gibi aşağı yukarı olarak yönünü ve akışını bizim belirlediğimiz şekilde kullanıyoruz. Bak şu vagona tatilde birileri, biri doğum gününü kutluyordu gördün mü, işte biri mezuniyet cübbesiyle geçti az önce, bir diğeri yeni evinin anahtarıyla el sallıyor dışarıdakilere, ne kadar da mutlu hepsi, vagonlar geçtikçe mutluluk katsayısı artıyor sanki, ama nasıl?

Geçen vagonlarda mutlu kimseler mi var, yoksa yalnızca mutlu görünen mi? Sürekli bir akış hali… Geçen her sosyal medya vagonu kendi geç kalmışlığımızı büyütmekten başka bir şey ifade etmiyor. Vagonlara bakış süremiz uzadıkça hayatı kaçırmış olma hissimiz perçinleniyor. Perçinlendikçe kendimize karşı mahcubiyetimiz artıyor. Bizim dışımızda olup biten tüm bu akış vagonlarla aramızdaki mesafeyi içimizde büyütüyor, mesafe büyüdükçe içimize yük oluyor. Görünmez bir camın arkasından vagonlara bakmakla yetiniyoruz. İçeride ne olduğunu tam göremiyoruz ama orada olmamanın eksikliğini derinden hissediyoruz. Hâlbuki biz de artık kendi etrafımızda neler olup bittiğiyle ilgilenmeliyiz belki. Geç kalmak, yetişememek insanın yanılgısından başka bir şey değil sanıyorum. Hangi zamanda değilsek başka bir zamanın tam kucağına düşüyoruz halbuki. Dışarıya bakmaktan kendi vagonumuzda olan biteni unuttuk, içinde olduğumuz vagona dikkat kesildiğimizde kim olduğumuzu belirleyenin kaçırdığımız vagonlardan daha fazla içinde bulunduğumuz vagon olduğunu idrak edebiliriz sanki.

Oğuzhan Yılmaz

 

 

 

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • araftamıyım ne , 10/09/2025

    Bir metroya insan neler sığdırabilir? Bir metro seferi insanı hangi ufuklara götürür? karanlığın içinde amma sanki kendi içimizde akan bir yolculuk serisi. başlıkları gördüğüm halde uzun süre tıklayıp okumadığım yazılardı. en fazla ne yazılabilir ki diye bir önyargı beni engelliyordu. Nasıl bir yanılgıya düşmüş olduğumu okudukça idrak ettim. Teşekkürler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir