
Künye: Ömer Seyfettin – Ülkücü Bir Yazarın Romanı, Tahir Alangu, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. 3. Baskı. 2020.
***
“Ömer’in Harbiye hayatı bir dönüm noktasıdır. Burada geçen bir hadisenin, onun şahsiyetini göstermesi bakımından, büyük değeri vardır bence. Bedenen de çok canlı olan Ömer Seyfettin, Edirne Askerî İdadisinin birinci sınıfına kadar çok afacan bir çocuk olduğu hâlde, hiç vukuat çıkarmamıştı. Burada çıkan bir olay, altı yıl sonra Harbiye’de neticelenecekti. Orada, Edirne Askerî İdadisinin birinci sınıfındayken, mektebin kabadayılarından ve kuvvetli delikanlılarından, iriyarı, sivri fesli, yumurta ökçeli, bileği veşimli ve gerdanı gümüş muskalı bir Mustafa Rize vardı. Pehlivanlık da ederdi. Ömer’in kimseyi incitmeyen tatlı şaklabanlıkları vardır. Bunları anlamamış ve içerlemiş olacak ki, Ömer’in o sevimli, beyaz, çopur suratı budur diye bir tokat aşk etti. Ömer, mukabele etmek istedi. Fakat karşısındaki meydan vermedi. Bir tokat daha, derken bir daha… Ömer, bir müddet düşündü, üç adım geri çekildi, herkes kendisine bakıyordu.
– Aşk olsun Mustafa Rize, şimdi sen benden kuvvetlisin, beni dövdün. İlerde dost olsak bile, ben seni mutlaka döveceğim. Bu günden başlıyarak da buna çalışacağım. Nasıl olsa seni adamakıllı, faizile döveceğim, cancağızım, dedi.
Mustafa da dahil, buna hepimiz gülüştük. Ömer o günden başlıyarak spora girişti. Fındık, üzüm yiyor, duş ve idman yapıyor. Bir yıl sonra spora tatbiki alanlara çevirdi. Hepimiz o vakayı unutmuştuk bile. Mesela bakardı, etrafta kabadayı geçinen, eli ve ayağı iri kim varsa, yanına yanaşır, kemâl-i saffetle:
– Cancağızım, gel seninle dövüşelim.
derdi, o gelmezse yeminler eder;
– Ben, seni döversem, vallahi kimseye söylemem. Sen beni döversen, istediğine söyle, cancağızım.
diye teminat verirdi. Edirne Askerî Lisesi’nde bu hâl üç yıl devam etti. Sonra hep birlikte Harbiye’ye geçtik. Mustafa Rize ile gayet dosttular. O da arada geçen hadiseyi çoktan unutmuştu. Ömer de artık sandav, gülle, barfiks, halter idmanlarına başlamıştı. Yine Harbiye’de bir gün, birinci sınıf kuvvetlilerinden sayılan Horoz Mustafa’yı kavgaya davet etti. Horoz Mustafa da kabul etti. Ve ilk hamlede tavuk gibi yere serildi. Mustafa Rize ile dövüşe girmeden önce uzun müddet idmanını tecrübe etmişti. Harbiye Mektebi’nin iç avlusunun ortasında büyük bir havuz vardır. Etrafı da dört köşe demir parmaklıklarla bölümlere ayrılmıştır. Her bahçeyi bir sınıf tutar ve bakardı. Demir parmaklıkların uçları ezilmiş yaprak hâlindeydi. Ömer, bilek ve pençe idmanlarını burada yapardı. Bu parmaklıkların ucunu bir bu yana eğer, bir de öteki tarafa kıvırır, kırardı. Kitap ve iskambil kağıtları ile de idman yapardı. Elli ikilik bir iskambil destesini veya kalın bir kitabı büker ve yırtardı. ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorunca da, hokkabazlık yaptığını iddia ederdi. Odun tartan çeki taşını yakalayınca yerden bir karış kaldırır, yedi sekiz adım götürürdü. Hiç unutmam, son idmanını Kâzım Köprülü üzerinde yapmıştı. O, bizden üstün sınıflardaydı. Harbiye’yi bitirip erkan-ı harp sınıfına geçince, birdenbire değişmişti. Hareketlerine bir kabadayılık bir külhanilik gelmişti. Orada âdet olmayan kılıklara girdi. Kırmızı kuşak sardı. Bir omuzu aşağıda, bir omuzu yukarıda. Erkân-ı harp sınıfından bir kimse böyle hâller takınsın! Aralarında bir şey yok iken, bir gün Ömer bunu yakaladı. Kâzım’ın sağ omuzu bir yanda, sol omuzu bir yanda bir gezişi vardır. Harbiye’de bir dövüş geleneği vardır. Âdeta boks maçı gibi. Ömer, buna dövüş teklif etti:
– Aramızda bir şey yok, ama seni son derece şiddetle döveceğime kaniim. Sebebi külhanbeylik, kabadayılık değil. Benim bir idealim vardır, sen bilmezsin. Ayrıca yüksek erkân-ı harp sınıfında bir külhanbeyi olamaz. Sana, bunu anlatmak istiyorum. Seni döversem, omuzların düşecek, o zaman erkân-ı harpliğini anlayacaksın.
Kâzım, Manastır’dan gelmişti. Manastırlı arkadaşları teşvik ettiler.
– Sana bak, bir de Ömer’e bak, haydi!
dediler. Kâzım kaçtı. Ama kıyafet ve tavırlarını da değiştirdi. Edirne’de geçen olayın altıncı senesiydi. Bir gün Ömer, Mustafa Rize’nin karşısına dikildi.
– Mustafa Rize, vaktiyle sen beni haksız yere dövmüştün. Ben de sana söz vermiş, bir gün karşılaşacağız, demiştim. Sözümü tuttum, hatta o kadar tuttum ki, sen bana az geleceksin. Güvendiğin iki arkadaşınla gel. Karşıma yalnız çıkma Mustafacığım. Çok fena yapacağım cancağızım.
deyince, 3.370 mevcutlu Harbiye içinde birinci safta gelen Mustafa, önce bunu şakaya aldı. Ömer’in tavrından ve sesinden tonundan işin ciddiyetini anlayınca, iki arkadaşıyla kavga yerine geldi. Biri orta hâlli, öteki kuvvetliydi. Kavga, bodrum katındaki erkân-ı harp dershanelerinin altındaki teneffüshanede olmuştu. Ömer çevikti. Üstüne hücum edilince, yere yıkılıyor fakat yıkılması ile kalkması ve karşısındakinin kafasını çatlatması bir oluyordu. Ömer, yarım saat içinde üçünü de hurdahaş etti. Zabitler haber almışlar. Başta dahiliye müdürü Miralay Kalafat İbrahim Bey olduğu hâlde teneffüshaneye üşüştüler. Ömer’i dahiliye odasına, ötekileri de hastahaneye götürdüler. Amcam o zaman orada sertabipti. Hastanede nöbetçi imiş. Biz de gittik. Ömer’in burnunun, kaşının kenarına, bir iki yerine hafifçe tentürdiyot sürdüler. Ötekilerin kafaları ise, ilaç, pamuk içerisinde idi. Mektep içinde bu mühim bir mesele oldu. İmtihanlara bir iki ay vardı. Ağustos ayındaydık. İkinci nazır Rıza Paşa vardı, “Suyolcunun Rıza” derlerdi. Kabadayı bir adam. Bunları huzuruna çağırdı. Ömer’e sinirleniyor, ondan fazla da dayak yiyenlere sinirleniyor.
– Nasıl oldu da bu hâle geldiniz? Sonra şunun boyuna bosuna bakın, bir de kendinize bakın.
diye bunlara çıkıştı. İçlerinden birisi:
– Efendim, elinde alet-i câriha vardı.
dedi. Bizde sustalı, kol demiri (karyola), muştu gibi şeyler vardı. Eğer bu tahakkuk ederse, Ömer, haklı bile olsa alaya çıkardı. Ömer:
– Elimde bir şey yoktu. Ben alet-i câriha kullanmasını bilmem. Bunlar yalan söylemiyorlar. Fakat sersemlikten öyle görmüşlerdir.
deyince, Rıza Paşa da :
– Elinde bir şey olmadığını nasıl ispat edersin? Baksana kafalarına!..
– Baş üstüne, emir buyurun, huzurunuzda ispat edeyim. Müsaade buyurun, her yumruk atışta kafalarını bir yerinden patlatmazsam, o zaman alet-i câriha vardır dersiniz.
dedi. Paşa durdu, sonra Kalafat’a dönerek sordu:
– Demir parmaklıkları kıran birisi vardı, Ömer Kocamustafapaşa…bu Ömer, o mudur?
– Evet efendim, Şükrü Efendi Yenibahçe ile bu ikisi… Bir de Bağdatlı var.
– Ben onun cezasını çektim, paşam, şimdi artık kırmıyorum. Yalnız istirham ederim, davanın esasını kaybetmeyelim, paşam, müsaade buyurun da iddiamı ispat edeyim!
diye atıldı Ömer. Rıza Paşa da güldü, nazır olmasa, neredeyse ‘Haydi yapınız bakalım!’ diyecek. O zaman Mustafa Rize atıldı:
– Hayır efendim, elinde bir şey yoktu, vurunca yarıyordu.
dedi. Rıza Paşa da:
– Sizin canınıza okurdum, ama bunun yumruğunu dua ediniz. Zaten lüzumu kadar cezalanmışsınız.
dedi, bunları hapse attılar. Arkadan divan-ı harbe alacaklar. Ömer alaya çıkacak diye bekliyorduk. O zaman alayda yedi sene askerlik yapmak var. Hepimiz acıyorduk. Heyet-i tahkiyeden sonra divan-ı harbe çıkarırlardı. O sırada birdenbire Makedonya karıştı. Bundan dolayı 1310’luları ‘sınıf-ı müstâcele’ diye imtihansız mezun ettiler. Bu kavgadaki üç kişiden Mustafa ve Şevki, Balkan Harbi’nde kabadayıcasına şehit oldular… Her sene muntazaman sınıf geçen, derslerde muvaffak olanlar sonradan hep enti püften çıktı. Ne orduda, ne de hayatta muvaffak olamadılar. Az çalışan, ama haşarı ve dövüşken olanlar bütün işleri yüklendiler ve başardılar…”
(Aka Gündüz’le konuşmalar: 7 Ağustos 1953 / Keçiören: Ankara, s. 67 – 71)

