Restore Edilmiş Notlar VI: Konuşur gibi Yazmak ve Herkese Uygun Kitaplar!

1.

Konuşur gibi yazmak. Daha konuyu söyler söylemez tuzağa düşüyoruz aslında. Çünkü gerçek konuşma kötüdür. Kendini tekrar eder, yarıda kesilir, döner dolaşır. Herhangi bir konuşmayı olduğu gibi kâğıda geçirsek karşımıza okunması güç bir metin çıkar. Tuhaflık da burada. Yazı, aslında dağınık bir şey olan konuşmanın iyisine, muntazam olanına özenir. Peki konuşur gibi yazmak bir üslup, bir biçim meselesi mi, yoksa bir duruş meselesi mi? Önce bunu ayırmak gerekiyor, çünkü ikisi aynı kapıya çıkmıyor. Biri ritimle ilgili, nerede durulduğuyla, cümlenin devrik olup olmadığıyla. Nurullah Ataç’ın bütün ömrü buna gitti, devrik cümleyi neredeyse Türkçenin konuşma dilini yazıya sokmanın yegâne yolu saydı. Öbürü ise tavırla ilgili, karşıya bir muhatap alıp ona dönmekle. Düşünür gibi değil düşünürken yazmak, kendiyle çelişmek, lafı dağıtıp yeniden toplamak, hepsi bu tavrın içindedir. İnsan böyle yazdığında hep birine, görünmez bir muhataba anlatıyordur.

Konuşur gibi yazmak edinilmesi zor bir kabiliyettir. Konuşma dili ayrı, yazı dili ayrıdır çünkü. İkisini birbirine mezcetmek göründüğünden çetindir. İpin ucunu kaçırıp bir şey söylemeden sayfa dolduran metinler az değil. Medium, Substack gibi yazının öne çıktığı mecralarda yazarlar bir araya geliyor mesela. Orada çoğunluğu, konuşmasını olduğu gibi yazıya aktaranlar oluşturuyor. Usta kalemler de var elbette, ama parmakla sayılacak kadar. Geri kalanların, konuşur gibi yazmaya çalışanların satırlarında ise bir tat, bir işve bulmak zor. Edebî bir dil kurulamadığından yazılanlar da yavan kalıyor. Bunu biraz açayım. Kanımca asıl sebep, yazının anlık olması. Kalıcı olsun, bir fayda sağlasın, okura bir şey teklif etsin diye değil, çoğu kez kitleyi elde tutmak yahut statü kaygısıyla yazılıyor bunlar. Haliyle bir birikimin, bir taşmanın ürünü olmuyorlar. Yine de takipçi bu tür paylaşımlardan hoşlanıyor. Belki bugünün metin dili de bunu istiyordur.

2.

En çok Refik Halid okurken hissediyorum bunu. Bugünden birini örnek verecek olsam, İsmail Kara’nın eserlerini söylerim. Gelgelelim Refik Halid’i yahut İsmail Kara’yı, serbest yazıya heves edenlerle yan yana koyduğumuzda hangisine eser diyeceğimiz ayan beyan ortadadır. Substack gibi yerlerdeki yavanlığın kökü de aslında konuşur gibi yazmaları değil de taşıracak bir şey biriktirmeden musluğu açmaları. Boş kovadan dökülene taşma demiyoruz sonuçta, sızıntı diyoruz. Üstelik bu, en baştaki nitelik meselesine bağlanıyor. Yazarın sesi yalnızca anadan doğma bir kabiliyet meselesi midir? Oysa Refik Halid de anlık yazdı. Ömrünün büyük bölümü gazete köşesinde geçti. Fıkra yazdı, güncele yazdı, kitleye yazdı. Ne var ki fark, kovanın doluluğundadır. İyi nesir hakikaten biraz nazlanır okura. Refik Halid’de işte o naz vardır, her şeyi okurun önüne bir çırpıda dökmüyor ama zorlanmadan akan, capcanlı bir İstanbul Türkçesiyle yazıyor. Yahya Kemal onun Türkçeye yeni bir çeşni kattığını, yazdıklarını merakla okutabildiğini söyler.

Konuşur gibi yazanın sesi de bir hünerdir elbette ama kazanılmış, üstünde uzun uzun çalışılmış bir hüner. Çokça yazan, aynı zamanda çokça düşünen insandır. İkisini birden yapan, fikrini serdederken kolay takılmaz, duraksamaz, ayağı daima yere basar. Böyle bir yazar, düşüncenin ve müktesebatın verdiği güçle eser verir. Yazı dilinin sınırlarını da bildiğinden laubaliliğe düşmez, ölçüyü elden bırakmaz.

Hâsılı, emek ürününden söz ediyoruz. Refik Halid’in sade lisan dediği şeydir zaten konuşur gibi yazmak. Hatta kendi devrindeki yazarlar için “Yalnızca muharrirler değil kalem efendileri bile resmî üsluplarını bizimkine benzetmek hevesine düştüler” diyor. Çünkü o devirde devletin yazısı bambaşka bir dildi. Secîli, terkipli, ağdalı bir kâtip diliydi. İşte bu sade lisan, yani konuşur gibi yazmak, içinde daima bir tavır taşır. Dolu olan, okura bir fikir teklif eden yazıdan söz ediyorum tabii. Tavırsız bir metin, ne kadar konuşur gibi olursa olsun, ona dolu bir yazı diyebileceğimizden emin değilim.

3.

Bir yayıncı olarak, herkesin okuyabileceği, her yaşa ve her ilgiye birden hitap eden kitaplar bulunduğunu ben de birçok okur gibi düşünmüyorum. Ne var ki son yıllarda yayın sektörü, altından kalkamadığı basım maliyetlerinin ve sair giderlerin acısını, ortak bir zevk imal edip muhtelif okuru aynı noktada toplamaya çalışarak dindirmeye uğraşıyor. Bir genelleme bu tabii, çizgisinden şaşmayanları tenzih ediyorum. Yayın piyasası kitapları ekonomik endişelerle öldürüyor olabilir ama aranan iyi kitaplar ölmüyor, sadece köşeye çekiliyor. Nokta atışı bir hedef kitle gözeten, edebî zevki öne alıp nişe ve çeviriye yönelen butik yayınevleri de var elbette. Fakat o kadar az ki, yeterince görünür olamadıkları, dolayısıyla gelir sağlayamadıkları için her biri dört beş kitabın ardından ortadan kayboluyor. Sermayenin medya gücünü elinde tutması okura hep benzer kitapları göstermekle, ona aynı şeyleri okutmakla kalmıyor, sözünü ettiğim nitelikli ama azınlıktaki yayınevlerini de birer birer öldürüyor.

Ayrıca yayınevi çeşitliliğinin verdiği, üzerine pek konuşmadığımız o renk de yavaş yavaş yerini birkaç etikete bırakmaya başladı. Eskiden yayıncı denince akla kitap adamları gelirken, bugün logolar, sloganlar, hatta sosyal medyada üretilen içerikler daha çok konuşuluyor. Yayıncı, kitap sevdalısı olmaktan çıkıp bir tür varlık yöneticisine döndüğünde de ilk feda edilen, güzelim kitaplar oluyor. Üstelik mesele basım maliyetinden ibaret değil. Rafın, görünürlüğün, dağıtımın aynı birkaç büyük elin tekelinde olması bu sorunu büyüten unsurlar. Hâsılı, küçük yayıncı en güzel kitabı yapsa da göremiyoruz, çünkü görünmesini istemeyen dev algoritmalara yenildik.

Evet, herkese birden uyan kitap yoktur, olmaması da kusur değildir. Çünkü herkese birden uymaya çalışan eser, hiç kimseyi yakalayamayan soluk, vasıfsız bir eserdir. Kimseyi incitmemek uğruna yontula yontula inceltilen eserler umumiyetini eksiltmeyle kazanır. Her türlü farklılıktan sıyrılıp aynılığa soyunan her şeyse değersizleşir. Peki klasik sayabileceğimiz nice kitap neredeyse herkese ulaşıyor, buna ne diyeceğiz? Dikkat edilirse bu eserler herkese aynı şeyi söyledikleri için değil, herkese ayrı bir şey söyleyebilecek kadar zengin oldukları için alıcı buluyor. Kitaplarda, hatta bütün sanat eserlerinde iki türlü evrensellik var zannımca. Biri eksiltmekten doğan sığlık, öbürü taşmaktan doğan bolluk. Biz de yukarıdaki mevzuyu, “her insana uygun bir kitap var mı” şeklinde sorup, “arayan herkese bir yerlerde uyacak kitap vardır”, diye cevaplayalım ve bitirelim.

N. Cihan Karakurt

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Ferdi Kılıç , 15/07/2026

    Eyvallah.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir