
Geleneğimiz, acı çekmenin kişinin gerçeği fark etmesini ve olgunlaşmasını sağladığını söyler. Hatta insanı, acılarının toplamı olarak tanımlar. Sorun şu ki kimse acı çekmek istemez. Bilakis hayatlarımız acıdan kaçmak üzerine kuruludur. Rahat bir hayat, dert ve tasanın olmadığı günler hayallerimizi süsler. Mutluluk en büyük rüyamızdır. Fakat, bütün kaçınmalarımıza rağmen acı bir şekilde gelip bizi bulur. O andan itibaren eskisi gibi olamayız. Bu, hem duygu hem de zihni anlamında böyledir. Acı her ne kadar istenmeyen bir durum olsa da insanı gerçekle yüzleştirir ve hayatın hayallerden ibaret olmadığı anlamamızı sağlar. Bu yüzden olsa gerek Meister Eckhart “Seni bütünlüğe en hızlı taşıyacak kısrağın adı: acı çekmektir” der. Acının bu fonksiyonu kişinin kendi gizil güçlerinin ya da bilkuvve yetilerinin farkına vardırmasında saklı. İnsan her ortama uyum sağlayabiliyor. Zorlandığı zaman kendini aşabiliyor. Acının, insanın kendi sınırlarını aşmasını sağlayan bir gücü var. Kısacası acı, insanın kendinde devrim yapmasının lokomotif kuvvetidir. Çünkü insan kendinden (fazlalıklarından) soyundukça kemale erer.
Aklın artması ile mutluluk arasında ters bir ilişki olduğu söylenir. Mutluluk, aklın eşlik etmediği bir duygu durumudur. Bu sebeple acı çekmek hem mutluluktan uzaklaşmak hem de akla yaklaşmaktır. Çünkü acı tanımlandıkça çekilebilir bir hal alır. Tanım ise kişinin akli yetilerini kullanması ve sıkıştığı odadan bir çıkış yolu bulma uğraşıdır. Çünkü acı çekmek önce acı üstünde yoğunlaşmaya, sonra yoğunlaşılan acı üstünde tefekküre yol açar. Tefekkür ise insanın sınırlarından kurtulması âdeta kanatlanmasıdır. Mutluluk haz doğururken, acı çekmek bilgi elde etmekle sonuçlanır.
Acı çekmenin en önemli getirilerinden birisi maskeleri düşürmesidir. Gerçeği çıplak olarak görmenin yegâne yolu belki de acı çekmektir. Acı çekmek, kişinin öncelikle durduğu yeri sorgulamasını sağlar. Sorgulama, insanın olduğu halden (şimdiden) memnun olmamasıdır. Her sorgulama, inanılan değerlere “acaba?” sorusunu yöneltmektir. Yılların getirdiği anlayışların, önyargıların, varis olarak elde edilen bilgilerin sorgulanması için acı çekmek gerekmektedir. Burada acı, “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diye kendine haykırmaktır.
Bir düşünür “Huzur, ruhun bataklığıdır” der. Çünkü huzur hali, mutluluk gibi düşünce yetilerinin terk edilmesi ve kişinin kendinden memnun olmasıdır. Kendinden memnun kişi ise her türlü sorgulamadan uzaklaşır. Hâlbuki sorgulanmayan hayat, taklit günleri, birbirinin kopyası yargıları çoğaltır. Bakış açısının değişmemesinin sebeplerinden biri de kişinin huzurlu ve mutlu olmasıdır. Sorun yoksa arayış da yoktur. Ama durgun suyun tek kaderi vardır: Kokmak.
Her insan kendine bir konfor alanı oluşturur. Evlerimizi sevmemizin bir sebebi de budur. Tenkit edilmek ve küçük görülmekten uzak olan evlerimiz, bizi düşünmenin sokaklarından koruyan bir kale gibidir. Acı çekmek kişinin konforunu bozar, rahatını kaçırır. Dünyanın kendi etrafında dönmediğinin farkına vardırır.
Alışkanlıklar, aklın eşlik etmediği fiillerdir. Sürekli tekrarlandığı için üzerinde düşünülmez. Sadece yerine getirilir. Acı çekmek ise bu alışkanlık bataklığından çıkmak için en büyük fırsatlardan biridir. Acı çeken insan alışkanlıklarını sorgulamaya, altında bir neden aramaya başlar.
Marcus Aurelius, hayatta üç farklı olayla sürekli olarak karşı karşıya geldiğimizi söyler. Bunlar; insana bağlı olmayıp, ondan tamamen bağımsız oluşan olaylar, kısmen insana bağlı olaylar ve kontrolün tamamen insanda olduğu olaylardır. Her insan bir şekilde bu üç hal ile yüzleşir. Önemli olan ise kendi kontrolümüzde olmayan olaylara katlanma becerisini elde ederek kaçınılmaz acıları anlamlı hale getirmektir. Acılar tanımlanıp anlamlı hale getirilince insanın üzerindeki etkisini kaybeder. Bu durum ise insanın aydınlanmasını yani dünyaya farklı bir bakış açısı ile bakmasını sağlar. Böylece yüksek idrak seviyesine ulaşılmış olur.
Jung, akıl hastalıklarının temelinde meşru acıları yaşamayı reddetmenin yattığını söyler. Acının reddi yani kabul edilmemesi acının görmezden gelinmesi demektir ki bu da akıl hastalığıdır. Var olanın reddidir çünkü. Hâlbuki acılar yüzleşilmedikçe insanın üzerindeki değerlerini kaybetmezler, bilakis sürekli olarak büyürler. Zamanında başı çıkılmayan küçük acılar zamanla büyür ve çığa döner. Hayatımızın üstüne düşer.
Tasavvuftaki “çile” kavramının da acı eğitimi ile ilgisi vardır. Çile; dervişin nefsini dizginlemek, şehvetini kontrol altına alabilmek ve böylece kalp huzuruna erişebilmek için gerçekleştirdiği çeşitli uygulamalardır. Aç kalmak, az uyumak, insanlardan uzaklaşmak, yalnız başına bir odada günlerce kalıp ibadetle vaktini değerlendirmek, iftarsız oruç tutmak, et yememek, çok soğuk ya da sıcak yerlerde saatlerce durmak, mezarlarda sabahlamak ve evlenmemek gibi pek çok çile pratiği vardır. Amacı ise dervişin kendine hâkim olabilmesini sağlamak, yetkin ahlaka ulaşmak ve gelip geçici şeylerin etkisini üzerinden kaldırmaktır. Bütün bu uygulamalara baktığımızda çilenin içinde, acının insan üzerindeki etkisinin zayıflatılması olduğu açıktır. Çile, bedenin ruh üzerindeki saltanatına son verme eylemidir. Dergâhların çilehane denen ve gayet küçük odalarında yalnız olarak kırk gün boyunca ibadet ve tefekkür eden dervişler böylece kendinden Allah’a giden bir okumaya girişmiş ve bedensel isteklerinden vazgeçerek acı ile yüzleşip kendilerini disipline etmişlerdir. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri “Biz şu tasavvufu dedikodu ile değil, aç kalmak, dünyayı terk etmek, hoşa giden ve alışılan şeyleri kesinlikle bırakmak suretiyle tahsil ettik.” diyerek tasavvufta çile çekmenin önemini vurgulamaktadır.
Acı çekmek aslında bir kuluçka dönemine girmektir. Kişinin kendindeki manalara ulaşması, doğum yapabilmesi için acı çekmesi gerekir. Başka bir deyişle acı çekmek kabuğun kırılmasıdır ki bunun sonucu öze ulaşmaktır. Nitekim Spinoza, “…acı da iyi bir duygudur, çünkü incinen kısmın henüz çürümemiş olduğunu gösterir” diyerek acının bir başka özelliğine dikkat çekmekte ve kişinin kendinden ümidi kesmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır.
Son takdirde acı da kadere dâhildir. Allah’tandır. Acının merkezini bilen isyan bayrağını çekmez, bilakis sabır suyunu içer. Bela ve musibet, insan sabrettiği takdirde kişiyi Allah’a yaklaştıran vesileler haline gelir. Ama unutmamalı ki bela ve musibet istenmez, gelince sabredilir. Yaşıyor olmak sürekli yeni bir acı ve imtihan içinde nefes almaktır. Tarih de, insanlığın yaşadığı bu acı ve geçirdiği imtihanların yazımından başka bir şey değil…
Sulhi Ceylan


1 Yorum