
İster evrimsel ister doğuştan deyin, değişen bir şey olmaz: İnsanoğlunun ahlâkı menfaate dayalıdır. Çıkar, yarar, intifa, maslahat veya rant, içten veya dıştan fark etmez pazarlıklı olmayı gerektirir. Düşünerek hareket ettiğimiz her şeyde hesap yaparız. Zaruri ihtiyaçlardan tutun en basit ve sığ eğlence alanlarına kadar arka planda hep kişisel menfaatlerin borusu öter. E hal böyle olunca iki insan arasında sağlıklı bir iletişim meydana gelir mi? Normal şartlarda gelmez. İnsanın kendi yararına olan şeylerden geri durması, vazgeçmesi, revize etmesi veya karşısındakinin iradesine teslim etmesi pek makul ve görülen bir şey değil. Bu nedenle çatışma kaçınılmazdır. Çatışmanın olduğu yerde yaptırımların gücü meydana çıkar. Neticede gönüllü bir vazgeçiş, yalnızca aklın devre dışı kaldığı, ilahi ya da ruhsal birtakım durumlarda görülebilir. Bunun dışındaki yollar bir hileden ibarettir. Mesela tehdit etmek gibi.
Bir insanın başka birini tehdit ediyor olması, ilk elde üstünlüğe işaret eder. Ancak tehdidin işleyebilmesi için tehdidi savuranın elinde gerçek bir yaptırım bulunması gerekir. Yalnız bu yaptırımın gerçekliği, onun nesnel gücünden değil, tehdit edilende bıraktığı etki üzerinden hesaba katılmalı. Aristoteles, bir şeyin anlamını kendi varlığında aramayın, arayacaksanız kendinizde veya muhatabınızdaki karşılığında yani ona yüklediği anlamda arayın diyor. Felsefede buna telos diyorlar. Bizatihi anlam, dayanılan ya da varılmak istenen son ilke gibi bir şey. Bu yüzden bir insanı tehdit edeceğiniz zaman onu neyle tehdit edemeyeceğinizi de bilmek zorundasınız.
Söz gelimi birisine “bunu bir daha yaparsan sana o mavi bardaktan su içirmem” dediğinizde, o kişi bunu işittiği an, o bardaktan su içememenin eksikliğini, acısını duymalı. Kendini, ondan mahrum edileceği için bedbaht hissetmelidir. Yoksa kimin umurunda mavi bardak. Dolayısıyla bir zarar duygusu uyandırmak zorundasınız. Aksi hâlde tehdit boşa gider, ilk elde sahip olduğunuz tehdit etme gücü aleyhinize döner ve surlarınızda bir gedik açmış olursunuz. Söz söylenmiş olur bedelini kendiniz ödersiniz. Machiavelli gibi renkli, ışıltılı ve çok karakterli emsal filozoflar bu konuda çok düşündüler. Vardıkları sonuçlardan biri, insanın ancak kaybetmekten korktuğu şey üzerinden yönetilebilecek bir yapıya sahip olduğu fikriydi. Korkutmak, pıstırmak, sindirmek vb. sadece gerçek bir çıkar kaybı ihtimali varsa işe yarar. Yoksa hava gazı üretmekten başka bir işe yaramaz.
Demek ki tehdit, karşı tarafın değer haritası denilen bam tellerini bilmeyi şart koşuyor. Değerler dünyasının altüst edilmesiyle ele geçen bir gücü temsil ediyor. Kurusıkı tehdidin ne sıradan bir insan için ne de büyük kitleler için anlamı yok. O yüzden neyin vazgeçilmez, neyin önemsiz olduğunu kestiremiyorsanız tehdidi bir silah gibi kullanmaktan kaçının. Burada tehdit edenin menfaatleri ile tehdit edilenin zaafları karşı karşıyadır. Karşınızdaki kişinin zaafı sizin menfaatinizden daha aşağıdaysa buyurun, değilse biraz daha sabredin. Daha etraflıca düşünün.
Öbür taraftan tehdit edilmek durumunda olanların, zaaflarının işaretli olduğu değer haritasını açık etmesi de bahsi diğer. Birinin eline tehdit edilecek malzeme vermek ahmaklık madalyonunun öbür yüzü. Gerçi tasavvuf ehline sorsak, tehdit edilmeye müsait bir yaşantıya sahip olmak ve insanın kendini zarara uğratacak bir pozisyonu işgal etmesinin daha ahmakça daha acınacak bir hâl olduğunu söylemesi muhtemel. El hak iki hal de doğrudur, insan için acınacak bir durumdur bunlar. Neticede insan kaybettiği takdirde zarara uğrayacağı bir şeye müptela olmuş ve bunu başkasının görüş alanına sokarak kendini açık hedef haline getirmişse birçok şeye müstahaktır. Artık bu nokta kendi ipini kendi çekenin asılmayı beklemesinden başka yolu var mıdır?
Şimdi bu tehdit meselesinin başka bir boyutu daha var. Olabildiğince sinsi, olabildiğince kurnaz insanların sabah akşam medyayla, siyasetle, sporla, endüstri sofrasına meze edilebileceği her ne varsa acımasızca kullandıkları bir boyut bu. Devrim, ihtilal veya domine etmeye bile ihtiyaç duyulmayan işletim sistemlerinin varlığını koruması için kullanılan en işlevsel araçlardan biridir tehdit. Büyük kitlelerin neye nasıl karar vereceğini manipüle etmek için kullanılan bir yöntem. İngiliz anahtarı yani.
Tek tek insanlar veya bir arada olmaları nedeniyle etki gücüne sahip kitleler/yığınlar tehdit edilmeden önce, tehdide konu edilen şeye muhtaç olduğu hissine itilirler. Buna inanmalarını sağlarlar. Onsuz olamayacağını, kaybettikten sonra karanlık bir labirentte kendini de kaybedeceğini zannetmelerine neden olurlar. Aslında onsuz da var olabileceği şey, onun tek gerçekliği haline gelir. Gerçeklik ise belli bir süre sonra hakikattir artık. Mesela tuttuğu takımın kaptanına bağlanan taraftarları düşünelim. Kaptanın takım için vazgeçilmez olduğunu hisseden taraftarlar, esasında takımın kangren olan öznesine yapışıp kaldıklarını bilemezler. Tehdit edenin kurnazlığı ne kadar derin ise tehdit edilenin zavallılığı da o kadar aşikârdır aslında ama algıyı ilk manipüle eden kazanmıştır bir kere. Fukocu bir bakış açısıyla diyecek olursak, herhangi bir yerdeki temsil veya güç odağı modern dünyada zorla değil bilakis arzuyla domine, dizayn, tertip edilir. İnsan bu tabloda ihtiyaç, mecburiyet, zorunluluk falan sandığı şeyler üzerinden rol sahibi edilir ve aslında hiç ama hiç alakası olmayan mevzularda yazının girişinde sıraladığım hesap kitap ehlinin ağına düşüverir. Hesap yapan, hesabını iyi yapmıştır. Hesaba düşen ise oraya niçin düştüğünü ancak düştükten sonra fark ettiğinden hesabı ödemek zorundadır.
Benim bu durumun niçinine dair her zaman topu attığım yer modernitedir. İnsanın tehditlere açık hale gelmesini bununla ilişkilendiriyorum. Modernite öncesinde böyle bir şey yoktu demek değil bu. Modernite istisna olarak, bir çıkıntı olarak görülenleri ilke haline getirmiş oldu. Bu insanın kendi evriminden sapmasının kurucu ilke olarak düzenlenmesinin yegâne örneği diyebilirim. İşte bu yüzden çıplak ve savunmasızlık hâlini temsil eden modernite büyük ölçüde adına yeni-dünya dediğimiz diktatörlüğün dayattığı şeffaflıkla izah edilebilir ancak. Şeffaf olmak daha gerçekçi ifadesiyle şeffaf muamma –insan özünde bir muammadır- olmak, kaygılarını, korkularını, beklentilerini, planlarını ve hatta zevklerini görünür kılmak demektir. Oysa eski dünyada bu kadar açık olmak ayıplanan bir durumdu. Çünkü insan sabit değildi. Sürekli değişir, bir o yana bir bu yana koşuşturur, halden hale girerdi. İyi anlamda her değişim bir öncekine istiğfar, bir öncekine göre kötü duruma düşmek ise nedamet doğurabilirdi. Bu değişkenlik bilinçli şekilde ifşâ edildiğinde ise insan kaçınılmaz olarak riyakâr, gösteriş ehli, zıpçıktı öte yandan ise çelişkili, tutarsız ve hafifmeşrep olarak damgalanırdı. Bazı filozofların ancak görünür olanın denetlenmeye açık olduğu tespitini hatırlarsak modernitenin ne kadar pornografik olduğunu ve dokunmadığı yerimizin kalmadığını daha iyi kavrarız. Mesela mobeselerden kurtulma şansımız var mı? Aplikasyonlar marifetiyle tüm görünürlüğümüzü kendi elimizle sunuyoruz. Bundan duyduğumuz rahatsızlığımız bizi bu verileri sunmaktan alıkoyuyor mu? Küresel markaların çekiciliğine ne kadar karşı koyabiliyoruz? Dıronların, turistlerin bir türlü cebine sokmadığı kameraların, veri bağlantısı yoluyla elde ettikleri mahremiyetin diktatörlüğünden nasıl kurtulacağız?
Bu soruya da içtenlikle geleneksel tatlardan vazgeçmeyerek cevabını veriyorum. Mesela kimsenin iç âlemine karışmamak, iç âlemini de kimseye açmamak gibi tatlar. Şeyhler, dervişler ve efendiler “sır” kavramını korunması gereken bir emanet olarak gördüler. Çünkü yaslandığın her hakikat ya da kişisel zevklerin, değer haritaların ve gizli kalması gereken huyların sende kalmak zorunda. Bunları paylaşıma soktuğumuz da zaafa dönüşerek tehdit edilecek pozisyona düşüyor ve başımıza iş açıyoruz. Zincirleme dost tamlaması diye bir durum var. Bu yüzden söyleme sırrını dostuna, dostunun dostu vardır o da söyler dostuna demişler. Bunun bir halkası olmayı niye isteyelim? Tehdidin kişisel veya toplumsal dolaşımından rahatsız olanların sıkça başvurduğu bu bilgeliğe yaslanalım.
Bir de şu var, “Allah, kalplerinizdekini bilir.” Dış, için aynası olduğu gibi iç de dışı içeren bir ayna. Görünen ve gören aynı hakikat sınırının içinde. Hepsi aynı dükkânın müşterisi. Burada ötekinin yeri yok. Haliyle meselemiz tehditten öte tehdit edilecek pozisyondan beri de kalmaktır. Konunun da başlıkla hiçbir alakası yok.
İbrahim Orhun Kaplan
12 Recep 1447
ibrahimorhunkaplan@gmail.com


2 Yorum