Sorgulama Dosyası: Ölüm deyince…

“Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları
ölümü çeker bizim için.”
(İsmet Özel)

Yazarlarımıza ölümü sorduk… “Ölüm deyince…”

***

Cüneyt Dal

Az önce bir kitap bitirdim ve öyle oturdum klavyenin başına. Bu kitabı bitirmeden yazmak istemedim çünkü: Shakespeare’in Titremesi Orwell’ın Öksürüğü. Tuhaf bir kitap doğrusu. Hastalıklar ve ölümlerle dolu bir kitap. Edebiyat dünyasının ulu isimlerinden birkaçının hangi hastalıktan öldüğünü veya ölmüş olabileceğini, hastalıklar ve zamanlarındaki tedavi yöntemleriyle, yanlış kanı veya dedikoduları, bazı anekdotları da sayıp dökerek ele alıyor, izlerini sürüyor. Peki, neden bu kitap? Bana “Neden çocuk edebiyatı?” diye sorulduğunda vermekten zevk aldığım şöyle bir cevabım var: Çünkü hayranlık duyduğum iki şeyin bir araya geldiği alandır da ondan: çocuk ve edebiyat. İşte ne zamandır kitaplığımda duran bu kitabı da tam zamanında ve bu sebeple almıştım elime: hastalıklar, ölüm ve edebiyat. Neden mi hastalıklara, ölüme ilgi duymaya başladım? Çünkü son iki senedir amansız bir kanserle ev arkadaşıydım da ondan. Aslında o, babamın kiracısıydı. Ramazan ortalarında da ikisi bir olup kesin bir kararla uzak bir yere taşınmaya karar verdiler. Bana da kararlarına saygı duymak ve onları hüzünle ve özlemle uğurlamak düştü.

Aslında bu sorgulama dosyası için yazmaya niyetli değildim. Çünkü duygularım oldukça yoğundu. Hatta babamın vefatının ardından, “Babası Öleceklere Tavsiyeler” adında bir kitapçık bile yazmayı düşünmüştüm. Yakın çevremden, ailemden, hastalık sürecine an be an tanık olduğum birini ilk defa uğurlamanın verdiği his, insanın böylesi girişimlerde bulunmasına sebep olabiliyor maalesef.

Sorgulama dosyası için yazılan maile iliştirilmiş şiirden alıntıyı okuyunca şöyle dedim içimden: “Ah sevgili editör, yine yaptın yapacağını! Ölüme dair onca söz, bunca yazı dururken bunu mu buldun iliştirecek?” Çünkü son zamanlarda tam da bu sözler üzerine kafa yoruyordum: “Bize ne başkasının ölümünden demeyiz / çünkü başka insanların ölümü / en gizli mesleğidir hepimizin / başka ölümler çeker bizi / ve bazen başkaları / ölümü çeker bizim için.” Evet, yine dikiliyor karşımızda o itici, rahatsız edici haklılığıyla İsmet Özel. Demek bu durumu iliklerine kadar deneyimlemiş. Yoksa mümkün mü böylesi dizeleri yazmak? Kurguyla uğraşanlar iyi bilirler; hikâyedeki karakterlerden biri ölecekse eğer ve hakkında okura/izleyiciye gerekli ayrıntı verilmediyse, karşı tarafta bu haber herhangi bir duygusal etki yapmaz ve bu, bariz bir hata olur. Şayet bu durumun kendisi hedeflenmemişse… Bir karakterin ölümü karşısında muhatabı hüzünlere gark etmenin veya “oh oldu” derdirtmenin tek bir yolu vardır: o karakterle ilgili yeterli bilgi vererek o kişiyi tanıtmak ve bu bilgiler ışığında karşı tarafta duygusal bir etki bırakmak.

Demem o ki sizler babamı tanımazsınız. Hoş, ben bile babamı tam anlamıyla son iki senede, hastalığı sürecinde tanıdım. Takıntılarını, eksik yanlarını, hayran olunası yönlerini, sertliğinin altındaki o açıklanamaz çocukluklarını… Dolayısıyla babamın ölümü sizler için hiçbir anlam ifade etmez ki bu gayet doğaldır. Nereden mi biliyorum? Kendimden tabii. Böylesi bir kayıp yaşamadan evvel her ölüme, “Allah rahmet eylesin,” her ölü yakınına da “Başınız sağolsun,” der, fazla ilerisine ne kafamı ne de gönlümü verirdim. Hatırladığım kadarıyla bir damla da olsa gözyaşı döktüğüm son kişi, kitaplarda yazarları tarafından kalemleri kırılmış kurgu mahsulü karakterleri saymazsak, rahmetli Tahir Büyükkörükçü hocaydı. O da çokça sohbetlerini izlediğim ve Konya’da öğrenci olmam hasebiyle cenazesine iştirak edebildiğim için… Ama bir baba kaybetmek…

Öyle bir yer ve an var ki insanı onca kitap, ayet, hadis, menkibe ve hikâyenin ortasında yalnız, zavallı ve savunmasız hissetirebiliyor. E herhalde bu da insan olmak tanımı ve doğasına pek de zıt düşmüyor. Türlü klişe sözler ediledursun ne yazmak ne konuşmak ne de susmak fayda veriyor bazen. O yer ve zaman, sanırım gidenin ardından eşyalarıyla ilgilenmenizi gerektiren o tuhaf sorumlulukta düğümlü. O son anlarda… 10 günlük hastane sürecinin ardından kollarımda durmuştu kalbi babamın. O ana dek hep merak ederdim içten içe, acaba nasıl ölür bir insan? O süreç nasıl başlayacak? Kaç kere gece gizlice odasının kapısını aralamıştım da nefes alıp verdiğini anlayınca gönül rahatlığıyla kapatmıştım kapıyı yeniden. Her gün acılar içerisinde eriye eriye yavaş ve sancılı bir ölüme gözlerinizin önünde tanık olmak, sizi asla eskiden olduğunuz kişi olamayacağınız derecede değiştirir. Bunu, kanser gibi hastalıklardan dolayı yakınlarını kaybetmişlerin gözlerine bakarak anlayabilirsiniz. 10 günlük hastane sürecinde kaç kişiyi uğurladım aynı odadan yoğun bakıma. İnsan vücudunun ne hallerine ve mahremlerine tanık oldum. İğneler, kanlar, kokular, gözyaşları, anlayışsız ve asık surat personeller, inlemeler, öte tarafa hazırlık mırıltıları, isyanlar, küfürler, yoğun bakımın önünden iki güne bir yükselen çığlıklar… Babamın kalbi durduktan sonra dışarı çıkarılışım ve içeriden gelecek bir haberi beklerken tarih düşülerek pencere çerçevesine kazınmış şu yazıya gözlerimin takılması: “Artık annem yok, yarın yok!”  

Şimdi onun tespihini çekerken ve onun yüzüğü parmağımdayken düşünüyorum da acaba tanıdığımı sandığım kendimin, Cüneyt Dal’ın ölümü nasıl olacak? Ve o ölüme kapı aralayacak sebep ne olacak? Ve o ölüm nereye kapı aralayacak? Ve… El-fatiha!


İbrahim Aksu

Kavramları kendilerini tamamlayan yahut da yakın ilişki içinde oldukları kavramlarla birlikte değerlendirmek daha sağlıklı sonuçlara ulaşabilmeye yardımcı olabilmektedir. Ölüm kavramı zikredildiğinde hatıra hücum eden yaşam kavramını da bu bağlamda anmak gerekmektedir. Yaşam ile ölüm arasında kurulan farklı ilişki türleri içerisinde benim kayda değer bulduklarım şu iki önerme ile dile getirilenlerdir:

A. Ölüm yaşamı anlamlı kılar.

B. Ölüm yaşamın anlamını ortadan kaldırır.

Bunlar içerisinde benim daha isabetli bulduğum önerme ilkidir. Gerekçelendirmesi oldukça uzun sürecek bu tercihimle alakalı şimdilik dile getirmek istediğim tek şey, insanın sonu gelmeyecek bir şeye değer biçmede pek mahir gözükmediği gerçeğidir.


Feyyaz Kandemir

Ölüm deyince içimi huzur kaplıyor. Her an ölüme hazırlıklı olduğum için mi? Keşke öyle olsa ama değil. Çok yaşamak emeli içimde yer etmemiş. Bu şükrü gerektiren bir durum belki de, bilemiyorum. Yaşadıkça daha iyi bir insan olabilmeyi umsam da buna dair hiçbir emare göremiyorum kendimde. Haram olan ümitsizlik kapısını çalmadım hiç. Hatta ölümü bir ümit kapısı olarak algıladığımı bile söyleyebilirim. Evlad u ıyalimin hali ne olur diye bir endişem de yok, hepimizin sahibi Allah Teâlâ’dır. Azrail aleyhisselamı seviyorum. Nebiler serverinin buyurduğu gibi, rüyadayız, ölünce uyanacağız. Uyumakla aram iyi değildir. Güzel rüyalarla süsleyemediğim bu uykudan inşallah hayırlısıyla uyanmak nasip olur.


Şadiye Sare Kaplan

Ölüm, hayattaki tek kesin ve en gerçek şey. Bir bebek annesinin karnında, henüz dünyayla tanışmamış ve doğacağı, büyüyeceği, yaşayacağı müphemken bile öleceği kesin. Hepimiz, öleceğimiz, herkesin öleceği, gerçeğiyle kol kola yaşayıp duruyoruz.

“İnsan öleceğini bile bile nasıl yaşar? / Ya çıldırır ya da öleceğini unutur.” diyor Nazım Hikmet. Hayatlarımız küçük çılgınlıklar ve büyük unutkanlıklarla sürüp gidiyor.

Ölümün ayrılık değil kavuşmak olduğunu bilmeyi ve ölmeden önce ölebilmeyi diliyorum.


Mehmet Raşit Küçükkürtül

ölmüş insanlar gördüm fakat bir insanı ölürken görmedim. üstelik ölüm rabıtalarım da takatsiz, zayıf, dünya ile dolu… acaba ölüm üzerine konuşmaya ne kadar mezunum? ölümün bu dünyada bıraktığı izler üzerine belki birkaç söz edebilirim. rahmetli babaannem, 1970’lerde henüz genç yaşta, bekâr, “murad almamış” kardeşi alaiddin’in ölümüne şâhit oluyor. anlatıldığına göre bir sene bu ölüme ağlamış. ölenin ağıtçısı, kalanın öğütçüsü kimseler yüzünden midir, yoksa insanın ve eşyanın değişmesi yüzünden midir artık bir kimsenin ardından böyle mâtem tutmalar kalmadı. hatta bir ölüm vakıasına dair acil servisin, mezarlıklar müdürlüğünün, ölüm raporlarının, taziyevlerinin kalıplaşmış hizmetleri bize mahrumiyetler getirdi diyesim geliyor. ölümü kalıplaştırdı, hizaya soktu, bir göz yaşı damlamızı saymadığı kaldı. atomize, tek başına “birey”ler oldukça ölümden de bir şey anlamaz olduk. kendi nefsime nasihatim: bir kere de olsa ölü yıka. kendi nefsime hatırlatma: hiç kimse yokmuş, bu işi yapacak tek sen varmışsın gibi validenin ölüsünü kaldırdığını tahayyül ederek cenaze fıkhını öğren; kefenleme, cenaze namazı kıldırma, gömmeye dair bütün fıkhî incelikleri bil.


Mehmet Emir

Sayılarla katmerlenen ağır tahriğe rağmen yine de ölümü sevdiğimi söyleyemem. Cenab-ı Hak böyle bir iddia ile sınanmaktan muhafaza buyursun. Vasat insan aklının sığlığını, standartlığını gün gibi açığa çıkaran şey budur herhalde. Türlü delişmenliklerle rol kestiğimiz sırada yalnız ölüm bizi bir katara sokuyor. Hep birden ipek yüklü kervancının peşinden hizaya geliyoruz. Yaşlı ağaçlardan tut günü geçmiş takvim yapraklarına kadar ne varsa seviyoruz ve sonra “ötesini söyleyemeyeceğim” oluveriyor. Daha ne diye konuşuyoruz, hayret cidden.

Ölüme mesafe koymuşken rahmetli Hasip amcayı da anlatıp kaçayım. İşinde gücünde Sivaslı bir marangoz. Hem Sivaslılığın hem esnaflığın verdiği coşkun mizaçlılığı habire ihyâ ediyor. Tâ ki ölümle tanışana kadar… Hasbelkader bir hidayetle irkildiği o günden sonra rahat u huzuru külliyen kaçıp gidiyor. Ölüm nedir, nasıl olacak diye araştırıyor, okuyor, dinliyor, düşünüyor. İfratla damgalanınca doktorlara götürüyorlar ama yine de tam istenildiği gibi olmuyor. O da içine atıp ibadete veriyor kendini, çok seccade ve mushaf eskitip kullanılamaz hâle getiriyor. Yaklaşık kırk yıl böyle ölümle yatıp kalktıktan sonra, kalp kriziyle yere düştüğünde ortaya bıraktığı son söz sade bir soru: “Ölüm bu kadar zor muydu?” Allah taksiratını affetsin, tekrar dirildiğinde “Cennet bu kadar güzel miydi?” demeyi lutfeylesin. 

Müslüm Gürses’in, klipsiz olan “Cennet Bahçesi” parçasını Ömer Ertürk’e ısmarlıyor ve sözü daha fazla uzatmadan Celal abiye bırakıyorum.


Celal Kuru

Ölüm deyince hafızamın çeperleri beni dedemin öldüğü güne götürüyor. 10 yaşında, çocukluktan kurtulup ilk gençliğe adım atarken ölümün o soğuk yüzüyle karşılaşmıştım. Daha önce de ölümler görmüştüm ama kendi kanın canın başka. İki nenem için de aynı şeyleri hissetmiştim. Acizlik, boşluk, geriye dönmemezlik… Yaşım büyüdükçe hiç yüz yüze gelmediğim ama ruhen kendime yakın hissettiklerimin ölümü de aynı boşluğu açtı gönlüme. Bu anlarda şairin “Burada bir boşluğa kapı yaptılar beni” dizesini terennüm edip durdum.

Bu sene iki mevtanın defninde bulundum. Birisi 80 yaşında bir kadın, öbürü 16 yaşında bir kız çocuğu. Bu sefer kendi içimdeki boşluğa bakmaktan, ona kapılar açmaktan vazgeçmiştim. Sadece cenaze yakınlarının yüzündeki acıyı okuyordum. Mevta kabre konulup üzerine tahtaları dizilirken, yine aynı boşluğa kapı yapılmanın tedirginliğini yaşadım. Toprak atılmaya başlandığında çıkan ses içimi ürpertti. Hayatın tüm tınısı bu ses miydi? Her şey toprak ve tahta arasındaki o ritimle bitiyor muydu?  Yoksa yeni bir kapının gıcırtısı mıydı bu sesler? Bu kapı acaba nereye açılacaktı? Bütün bu sorular arasında çırpındım durdum.

Artık ölüm deyince enstrümanları toprak ve tahta olan bir melodi geliyor aklıma. İnşallah bir gün o seslerin hakikatte bana ne demek istediklerini de idrak eder ve ölmeden önce ölmeyi becerebilirim.


Ömer Ertürk

İnsanın ölecek olması kendi aleyhine gibi görünür çoğu kez. Dünyada bel bağladıklarının, sevgi beslediklerinin, umutla beklediklerinin hepsini kesip atan ve genelde ani gelen bir engel gibi de bazen… Hep ötekinin ölümüne üzülür, ama içten içe kendisi ölmediği için -en azından ölen yakınları için üzülme hakkı elinden alınmadığı için- sevinir. Ama hayat bazen tüm bu beklentilerin ötesinde dayanılmaz bir sancıya dönüşür. Uykularınız kaçar, tüm dünya size yük olur, ama siz dünyaya sığmazsınız. Pencereyi açıp derin bir nefes çekmek istersiniz ciğerlerinize ama sadece ıstıraptır soluduğunuz. Bütün umutlar, gelecek kaygıları, zirve için kırıp döktüğünüz ne varsa kenara çekilmiş usulca sizi izler ve şunu sorarlar: ölememek ne zor şey değil mi? 


İbrahim Halil Aslan

İnsan ne zaman yaşlanır? Bir süredir kişisel gelişimciler kendini genç hisseden herkesin genç olduğundan bahsediyor. Hem kendimi halen 24 yaşında hissetmeme hem de hakikaten yaşımın henüz 35’e bile varmamış olmasına rağmen yaşlandığımı hissediyorum. Geçen gün aldığım bir ölüm haberi beni buna ikna etti. Artık yeni tanıştığım insanların sayısı, ölen tanıdıklarımdan daha az.

Küçükken ölümden korkardım. Kendi ölümümden değil –çünkü uzun bir süre öleceğime dair bir kanaat oluşmamıştı. Ölüm dediğin başkalarının başına gelen bir şeydi. Sonra bir gün dedem öldü. Çok hastaydı. Yaşlı ve hasta bir insanın ölmesi arkada kalanlara garip gelmiyordu. Ya da ben öyle sanmıştım. Kısa bir süre sonra teyzem öldü. Çok gençti hem de. Bu sefer feryatlar figanda göğe yükseldi. Ama ben dedemde hissettiğimden farklı bir şey hissetmemiştim. Anneannemin ayakları kararmaya başlamıştı üzüntüden. Ölüm, canlıların da rengini değiştiren bir anlam kazanmıştı. Sonra anneannem de öldü.

Ölüm haberinin ardından ne hissedilir halen bildiğime emin değilim. Mesela Sulhi abi arayıp Fedai’nin öldüğünü söylediğinde ne yapacağımı bilemedim. Ortak bir arkadaşımızı arayıp acımızı mı bölüşmeliydik? Ağlamam mı gerekiyordu? Bilmiyorum. Bir şok hali yaşıyordum sadece. Sonra bir anlığına Fedai’nin artık olmayacağını düşüncesiyle birlikte hıçkırıklara boğuldum. Böyle anlarda neden ağlandığını halen bilmiyorum. Bilinçten âri bir şey sanırım. Ağlamak ruhla bedenin arasında doğrudan kurulan bir ilişkinin sonucu olmalıydı, arada bilinç olmadan.

Sonrasında çok yaşlı ve hasta tanıdıklarımın öldüğüne de şahit oldum, Saffet amca gibi. Yakınları gecenin bir yarıları acil servislere gitmekten bitap düşmüştü. Hazırlar sanıyordum. Yani ölürse garipsemeyecekler, evet bekliyorduk, diyecek gibiydiler. Öyle olmadı, aradan geçen yaklaşık bir yılın ardından âdeta yıkıldıklarına şahit oldum. Hayatı bu kadar yakın yaşayan insanların artık birbirinden bağımsız olmadığını düşünmeye başladım. İkisinden birisi ölünce, geride kalan, bir yakınını kaybetmiş gibi olmuyor; aynı zamanda kendisi de bir parça ölüyor sanırım. Geride kalmak ölümün en acı yanı. Öleceğini bilen ve buna hazırlık yapan biri öldüğünde ‘imtihanı bitti’ demek geliyor içimden, kızmasın sevdiklerini kaybedenler.

En son bir ölümle sarsıldığımda şahsen tanımadığım birinin intihar haberini almıştım. Güzel ölmek üzere yaşama gayretinde olan bir adammış. İnsanlara hakkı ve sabrı tavsiye edermiş. Yıllarca koşturmuş, konuşmalar yapmış, kitaplar yazmış. Sonra bir imtihan gelmiş başına. Nasıl olur dedim? Birkaç gün etkisinden çıkamamıştım. Diğerlerini bilmiyorum ama bu adamın ölümü bana çok yakın gelmişti. Çünkü hep şöyle düşünürdüm: ‘eksiğimle, kusurumla Müslüman olarak yaşar, ibadetlerimi yapar, kul hakkına girmekten kaçınırım. Allah’ın merhametinden bana da bir pay düşer elbet. Belki yüksek makam sahipleri gibi olamam ama en azından cennette bize de bir köşe verirler.’ Böylece kendi halimde yaşayıp ölmenin hayali içindeydim bu adamın intiharını duyana kadar. Ya öyle olmazsa diye irkilmiştim. İlk kez ölümden öte nasıl öleceğim korkusu sarmıştı beni.

İnsan, başkasının ölümünü duygularıyla, kendi ölümünü aklıyla karşılamaya muhtaç. Ölüm, duygusal olduğu mesabede insana uzak, bilince bağlı olduğu mesabede insana yakın.


İbrahim Orhun Kaplan

Belirsizlik! Beni çileden çıkaran tek şey o. Akademisi, işi, evliliği, askerliği, tarihi, felsefesi ve hayatın bunlara benzer ne kadar meşgalesi varsa insanı belirsizlik evrenine götürmekle vazifeli sanki. Sonunun nereye varacağını bilmediğim bir yolu yürümek manasız geliyor. Üstelik yanlış bir yolu yürümenin riski de cabası. Risk almaya değer olup olmadığını bile bilmediğimiz bir belirsizlikten bahsediyorum. Tüm bunların çözümü ölümdür. Ölümle yüzleştikçe farkına varıyorum; o aslında benim için değil, tüm sahte belirsizliklerin katili olmak için geliyor. Ölümü düşündükçe bütün belirsizlikler yok oluyor. İhsan Fazlıoğlu’nun dediği gibi: “Telaşa gerek yok, öleceğiz!”


Adem Suvağcı

Sözlerime, Cahit Zarifoğlu’na atfedilen fakat aslında Ayla Aydemir’e ait olan bir şiir ile başlamak isterim. (Bu vesileyle, doğru bilinen bir yanlışı düzelttim!)

“Burası dünya! / Ne çok kıymetlendirdik / Oysa bir tarla idi / Ekip biçip gidecektik”

İnsanoğlu, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren ölüme doğru emeklemeye başlar. Her nefes alıp verme zamandan çalma değil, ölüme yaklaşmadır. Bu yaklaşımın oluşturduğu farkındalık ise kendisiyle beraber korkuyu da getirir. Arthur Schopenhauer’a göre bu korku, tüm bilgilerden bağımsızdır. Din ve felsefî öğretiler temelde bu korkuyu dindirmeyi amaçlar. Ve yine Schopenhauer’a göre tek bir din ve felsefe ölümü soğukkanlılıkla karşılamaya hazırlar. Ölüm en çok korktuğumuz, ona ulaşmamak için sürekli çabaladığımız bir şey olmasına rağmen hayatı anlamlandırma bağlamındaki son noktadır.

Ölüm, kurtuluştur. Burası dünya, burası yol üstündeki bir kervansaray, burası açıkhava cezaevi… Buraya kurulmaya, yerleşmeye gelmedik. Gönderildik.  Kurtulmanın ise bir yolu var: Hayırlı bir ÖLÜM! Rahmetli Sezai Karakoç’un, “Uzatma dünya sürgünümü benim” mısraı derdimizin dile gelmiş hâlidir.

“İşte günlerden bir gün Elâgözlüm,
Yeni bir başlangıçla bitecek ömrümüz.
Amenna ve Saddakna,
Bari hoşça geçse günümüz”


Sinem Çağlancı

Parmaklıkları küflü metal rengine boyanmış zindandır burası, anahtarı ölüm. Ardında kitab-ı kebirin yazarı saklı. Ancak maddî gözle bakmayan kalbin ve aklın iç çatışmasında yaşamı ezdiğimizde anlayabileceğimiz bir şeydir bu. Çünkü içinde bulunduğumuz dünya da başka bir âlemin ahiretidir. O âlemde ölmeseydik şu an bu âlemde olmazdık. Gündüz uykusunda rüyaların art arda ve kısa süreli olması gibi. Ölümden ölüme gitmek için her şey: Hiçlikten Bir’liğe ya da hiçlikten hiçliğe yolcudur insan. Evet: “İnsan, yaşayan değil ölen bir varlıktır. Yani bizim yolculuğumuz yaşama doğru değil, ölüme doğrudur.” Lâkin içinde bulunduğumuz haz ve hız çağı o kadar seri akarken geride kalan ruhumuz bize ölümün olduğunu bile fısıldamaya vakit bulamıyor. “An”ın farkında olmadan kendi ölüm çemberimizde dolanıp duruyoruz. Ve bu çember bizim ölebileceğimizi dahi hissettirmiyor. Geçenlerde bir video da kolonisindeki tek bir karıncaya dahi sonsuz güvenen karıncaların, yönünü kaybeden bir karıncanın izlerini takip etmeye başlaması ve diğer karıncaların da eklenmesiyle bir sarmal halinde kendi etraflarında dönmeye başlamasına şahit oldum. Bu takip öyle bir hal alıyor ki saatlerce bir çember halinde dönüp duran karıncalar yorgunluktan ölmeye başlıyorlar. Çembere dâhil olan yüzlerce karınca, hatta tüm koloni ölene kadar hemen önündeki karıncayı takip ediyor, bu ölüm çemberinden kurtulamıyor. Dünya da yaşanılanlar, edinimler de izini kaybetmiş bir karıncaya takılıp (kâmil bir zata bağlanmak dışında) çemberin etrafında son nefese kadar dönüyormuşuz hissi uyandırıyor. Bu karınca izm kıyafetleriyle batı yönünden gelen bir karınca ya da teknoloji alfabesiyle kendi yazılımını yeniden kodlamaya çalışan karıncalar gibi.

Her devir kendine özel zorluklarla dolu. Dünyevi meşgaleler türlü türlü. Unutmamak için hiçbir sebebimiz yok ölümü. Bir başkasının ölümü dahi kendi ölümüme/ölümümüze davet çıkarmıyor. İsmet Özel’in “Bize ne başkasının ölümünden demeyiz” sözü ölüme bir sayı olarak bakan bizler için bir şey ifade etmemesi ya da bir anlam ifade ettikten sonra anlamın bir nefes kadar kısa sürmesi evi barkı rafa kaldırmamız gerekirken kalbimizi rafa kaldırmışız gibi hissettiriyor. Evet, insan olmak. Kâinatın efendisini görmüş ve iblisin kendisinden övgüyle bahseden Hz. Ömer (r.a) dahi halifelik görevini aldıktan sonra parasıyla bir adam tuttu ve bu adamın görevi her gün, günün belirli saatlerinde Hz. Ömer’in yanına gelerek ona; “Ya Ömer Allah’tan kork, ölüm var!” demekti. Hz. Ömer’in ölümü unutmadığını ama insan olmanın gereği ölümü unutabileceğini, aldanabileceğinin, unutkan yaratıldığının altı çiziliyor belki de bu olayla. Var olduğu makamda adaletli davranabilmesi, toprağın altında bir hesabın olduğu ve gençliğin nabzıyla doğru yoldan ayrılmaması için ölümü hatırlatan birisine ihtiyaç duyuyor. Bu olay kendime merhamet duymama ve ölümü unutabileceğime dair ruhsat vermeme yardımcı oluyor biraz da. Gençlik bir rüzgâr gibi hızlı, anlamın hakikatine ermeden geçiyor. Yaşlılık bu yüzden lütuf belki de. Saçlara konan beyazlıklar sonbaharın habercisidir. Ya hep genç kalıp fark edilmeseydi ölümün yakın olduğu?

Bir de ismini bir kere enfüsi âlemimizde içten bir şekilde geçirdiğimiz insanlar var. Onların ölümleriyle ölüm güzelleşiyor, bir muhabbet kuruluyor yeraltıyla. Güzel olmasa, ölür müydü diye sesleniyor içimizden biri. Ancak onlar sayesinde başka ölümler çekiyor bizi ve imtihan edildiğimiz kadar merak ediyoruz ölümü aslında.


Sulhi Ceylan

En son Bülent Parlak’ın, dostumun cenazesine katıldım. Ramazan ayında, bir anda aramızdan ayrılıverdi. Üç gün önce beraberdik hâlbuki. Yoruldum demişti. Ama yorgunluğu, günün yorgunluğu idi. Ya da ben öyle anlamıştım. Derken bir mesaj geldi. “Bülent Parlak…” Üç gün durup durup ağladım. Cenaze namazında, kabristanda, yolda ve evde. Ağladım benimle aynı yaşta Hakk’a doğru yolculuk eden şaire. Ağladım belki de ölümlü olduğumu bir nebze de olsa anladığıma. Ağlamanın anlamaya kapı açacağına inandım belki de. Sonra gözyaşlarım kurudu herkes gibi.

Geçen gün kendimi Bülent’in Üsküdar’daki ofisinin kapısında buldum. Kapıyı tıkladım ama açan olmadı. Bir daha tıkladım, yine açan olmadı. Son bir kez daha denedim ama nafile. O an anlamıştım bir daha dünya gözüyle görüşemeyeceğimizi. Sessizce kapıya arkamı döndüm, dilimden Fatihalar dökülüyordu. Sonra yavaş yavaş ilerlemeye başladım. Ölümden kaçar gibi değil, ölüme doğru yürür gibi yürüdüm. Ölüme yaklaştığımı hissettim. Şimdi burda ölümü tatsam ne olur, diye düşündüm mü yoksa bunu şimdi mi düşünüyorum bilemiyorum ama bildiğim bir şey var: Hayat ölümü unutma uğraşıdır. Bununla şavaşmalıyız!

 

DİĞER YAZILAR

5 Yorum

  • . , 04/10/2023

    ÖLÜM ve SORGU

  • hilal , 30/05/2022

    Ruhu şerifim için el-Fatiha. Öldükten sonra biri ardımdan dua eder mi bilmiyorum o yüzden şimdiden fatihalarımı topluyorum…

  • vefati , 20/05/2022

    “hayat, ölüme yazılan kasidedir” diyor Tanpınar. Ölüm adına yazılanların, söylenenlerin de çoğu hayatı kutsamak! İnsanlar öleceğinin farkında; bir kısmı hariç hazır değiller ölmeye. Hele ki ölmeden ölmeye…

  • Peder bey , 18/05/2022

    Şiirin devamı da eklenilebilirmiş sn. suvağci:

    “Ölüm bir hatıra gibidir insanda;
    Kâh hatırlanır, kâh unutulur.
    Fakat bir gün, bir gün nihayet
    Gözle görülür elle tutulur…

  • Tahir Tarık , 17/05/2022

    “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…
    Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”
    N.F.K
    Gerçekten de peygamber efendimizin vefatı ölümü güzelleştirdi. Sahabeyi kiram onun ardından ölümü dört gözle bekledi ve aşıklar hâlâ bekliyor!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir