Muhammed Enes Topgül: “Yolculuk yoksa ilim yok denebilir.”

Muhammed Enes Topgül ile, bir muhaddisin ilim serüvenini anlattığı “Râvî” kitabı hakkında söyleşi gerçekleştirdik.

***

Edebifikir okurları için kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Öncelikle söyleşi talebinize teşekkür ediyorum. 1984’te İstanbul Fatih’te dünyaya geldim, ortaokul ve lise eğitimimi Kartal Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nde tamamladım. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde İlahiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra yüksek lisans (2010) ve doktora (2015) derecelerimi Marmara Üniversitesi’nde aldım. Bir sene süreyle (2012-2013) Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) çalıştıktan sonra 2013 senesinde Marmara Üniversitesi’ne intisap ettim. Tübitak desteği ile alanımda araştırmalar yapmak üzere bir sene ABD’de bulundum (2018-2019). 2015’ten bugüne kadar da fakültemizde Hadis Anabilim dalında lisans ve lisansüstü dersleri vermekteyim. Ayrıca evliyim ve iki evladım var.

Kitabınızın şimdiden hadis çalışmaları arasında önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum, aynı zamanda bir anlatı metni olarak hemen hemen herkes tarafından okunup anlaşılacak bir üsluba sahip. Siz metninizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

Açıkçası metni zihnimde taşıdığım yıllar boyunca ve yazıya döktüğüm süreçte, tam anlamıyla bir yere oturtamadım. Neyi nasıl yapacağımı uzunca düşündüysem de sonucun neye benzeyeceğini tam olarak kestiremiyordum. Sunum tarzı olarak akademik bir metin hedeflemediğimden emindim ancak kalemi akademik metin üretmeye alışık (belki de yazgılı) biri olarak pür edebî bir çalışma ortaya koymak da formasyonumu zorluyordu. Sonuçta hayli gelgitten sonra zihnim hedef kitle ve metnin kurgusu hakkında biraz daha netleşti ve bunun gereği olarak ara bir dil arayışına girdim. Bu üslup arayışını, metni rahatlatacak birtakım ek unsurlarla da desteklemeye çalıştım. Her hâlükârda metin, edebî olan ile akademik olanın arasında bir yere kendi kendine sıkıştı. Bilemiyorum ama belki de kendine bu ikisi arasında mütevazı bir yer açtı. Mevcut konumuyla hâlâ yaygın okuyucu kitlesinin metne bazı açılardan intikalde zorluk çektiğini sezinlesem de doktor, avukat, işletme müdürü, muhasebeci, öğretmen vb. farklı mesleklerden pek çok kimse kitaptan etkilendiklerini belirten emailler attılar veya doğrudan bana ulaştılar. Bazı kimseler de akıllarına takılan hususları sordular. Bu durum herhâlde yaygın okuyucu nezdinde bir şeyler ifade ettiğini gösteriyor. Hedef kitlem olan ilahiyat akademisinden de genelde olumlu dönüşler alıyorum. Beni tanıyan tanımayan pek çok meslektaşım kitabı yardımcı ders kitabı olarak okutacaklarını bildiriyor ki bu durum, metnin kaleme alınma amacına doğru bir şekilde ilerlediği anlamına geliyor.

Kitabınız, çoğu ders kitabından daha öğretici… Yazarken böyle bir amacınız var mıydı?

Tabii ki öğreticilik en temel hedefimdi. Belirttiğim üzere hedef kitlem gereği metnin en temel derdi buydu. Ancak edebî tercihin bir diğer nedeni de metni ilahiyat çevrelerinin dışına taşımak ve özellikle de hadis/sünnetle ilgili asgari düzeyde bilgi sahibi olan (ya da olmayan) kimselere bu ilmî faaliyetin mutfağını göstermekti. Ders kitaplarının soğukluğu böyle bir metnin kaleme alınmasını gerektirdi aslında. Hadis tarihine tahsis edilmiş kitapların genelde bol dipnotlu akademik metinler olması (ki genelinin ne oranda pedagojik olduğu ayrıca tartışılmalıdır) ve okuyucuyu içine çekemeyen ve bundan dolayı da hadisle/hadis pratiğiyle okuyucu arasında mesafeyi kapatamayan bir forma (hem bilgi hem sunum olarak) sahip olması kanaatimce ciddi bir eksiklik. Bu eksikliğin Râvi tarzında ara bir metinle bir ölçüde de olsa giderilebileceğini düşündüğüm için çalışmamı kaleme aldım. Eğer okuyucular kitap bittiğinde hadisin derlenme sürecine ve muhaddisin zihin/gönül yapısına dair temel izlekleri yakalayabiliyorsa bu benim için yeterli.

Açıkçası ilahiyat fakültesinde okumama rağmen kitabınızı okuyana kadar bir muhaddisin ilim yolculuğu dikkatimi çekmemişti. Kitabınızı okuduktan sonra râvi figürü ve serüveniyle beraber birçok meselenin kavranabileceğini düşündüm. Bu fikir sizde nasıl oluştu?

Az önce söylediğim gibi bu kitap bir ihtiyacın sonucu. Çünkü yıllardır hadis tarihi derslerine giriyorum ve bazı hususları öğrencilerime aktarmakta, 1200-1300 sene önce yaşanmış olayları onların gündemine sokmakta zorlanıyorum. İşin doğrusu, bunu bir özeleştiri olarak söylüyorum, öğrencilerimize bol miktarda didaktik okuma yaptırarak veya birtakım kavramları ezberleterek aslında hiçbir şey elde etmiyoruz. Öğrenci sınav öncesinde bazı şeyleri ezberliyor, sınav kâğıdına bilgileri boca edip puanını alıyor, sonra da ezberlediği bilgileri tamamen zihninden çıkarıyor. Yani gerçekte bir öğrenme ve içselleştirme süreci yok burada. Hâlbuki bizim hadis öğretimiyle hedeflediğimiz bir husus da hadis hakkında kaliteli bilgiler vermenin, tarihini, usulünü, anlaşılma tarzlarını öğretmenin, yani hadisi bir tarihî realite olarak sunmanın yanı sıra kadim ulemanın gayretlerini belirleyerek hadis/sünnete güven duyulmasını da sağlamak. Çünkü Müslümanlar hadis/sünnet bilgisine sadece akademik bir olgu olarak bakamazlar, sünnet bilgisini bize ulaştıran hadisleri tahlil edip öğrenmek, tüm hayatımızı güzelce inşâ etmenin ve en iyi örnek olan Peygamberimizi (s.a.v.) izlemenin yegâne yolu. Bu husus ise sadece bilgi ile mümkün değil, duygudaşlık da gerekli. Sanıyorum Râvi hem bir hadis talebesinin hem de olgun bir muhaddisin gözünden hadis pratiğini görmeye ve hadis/sünnet bilgisinin değerini tespite imkân veriyor. Kitap belli bir tarihî dönemi bir muhaddis tipi üzerinden sunarak hem pek çok olay, şahıs ve şehir hakkında okuyucuyu bilgilendirmeyi hem de hadislerin derlenme ve nakledilme süreci hakkında tasvirler yaparak ilm-i hadise niçin güvenmemiz gerektiğini göstermeyi hedefliyor.

Kitabınız bir anlatı, kurgu metni de olsa tarihî bir gerçekliği de içinde barındırıyor. Bu sebeple kurgunun ötesinde bir kitap olmuş. Sanıyorum edebî eserlere ayrı bir ilginiz var. Bize okuma geçmişinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Evet, karınca kararınca düzenli olarak edebî okuma yapıyorum. Ancak bunun çok daha sistemli bir arka planı olduğunu kaydetmeliyim. Kartal’daki yıllarımızda Türkçe ve Edebiyat hocalarımız (ki bu bağlamda Ekrem Ali Altuntaş ve Zeki Gezer’i hürmetle ve hayır duayla anmalıyım) bize bol miktarda kitap okuttular. Dolayısıyla Türk klasiklerini ve temel Batı klasiklerini çok erken yaşlarımda okumuştum. Evde de aile kaynaklı olarak bu okumalar berdevamdı. Sonrasında okuma faaliyeti (yakınlarıma göre hastalığı) hep devam etti. Lisans yıllarımda düzenli bir roman okuyucusu olduğum gibi akademik kariyerimin şu ana kadarki sürecinde de edebî okumalara hiç ara vermedim. Hatta bazı yakın öğrencilerimle birkaç sene özel meclislerde roman müzakereleri de yaptık. Herhâlde odama yıllardır gelip de benden “haftada 2-3 kitap okuyun, biri mutlaka edebî metin olsun” sözlerini işitmeyen kimse yoktur. Edebî okumalar hem hayal gücünün gelişimi hem de yazı pratiğine temel oluşturma ve edebî/akademik üslup kazanma için gerekli. Daha özele inecek olursam benim okumalarım yazar yazar, ülke ülke, dönem dönem devam ediyor. Başladığım yazarı tüm metinleriyle okumaya çalışıyorum. Bundan dolayı bazen bir sene boyunca aynı yazar gündemimde oluyor.

Hadis öğrenmek için yapılan yolculuklara rihle deniyor. Kitapta da bunun anlatısını görüyoruz. Günümüzdeki rihle anlayışı ve dönüşümü hakkında bilgi verir misiniz? Günümüzde de ilim öğrenmek için rihle şart mı?

Aslında yolculuk yoksa ilim yok denebilir. Bugün de aynı. Lisans ve lisansüstü eğitimler için şehir şehir geziyoruz, farklı projeler veya dil çalışmaları için yurtdışına çıkıyoruz. Yolculuk teması mahiyetinde bazı değişiklikler varsa da tarih boyunca sürekli izlenebilir. Zaten kitabın merkez anlatısının rihle oluşu da bundan kaynaklanıyor: okuyucunun, erken ilim pratiği ile bugün arasında irtibat kurmasını temin etmek. Sorunuzun cevabını da vermiş oldum sanırım. Kesinlikle yolculuk şart! Farklı kültürler görmek, diller öğrenmek, mekânlar gezmek insanın ufkunu genişletir.

Kitabı okurken hiç zorlanmadım, oldukça akıcı bir dile sahipsiniz. Anlaşılıyor ki akademik literatüre sıkışmamış bilakis edebî bir zevke sahipsiniz. Akademi düzeyinde böyle metinleri görmek oldukça zor, sizin yazdığınız metnin örnekleri var mı?

Yurtdışında ve ülkemizde meslek olarak akademisyen olup aynı zamanda roman yazan pek çok kimse var tabii ki. Bunun yanı sıra akademisyen olmadığı hâlde akademik ciddiyetle çalışarak roman kaleme alan birinci sınıf yazarlar da var. Ancak sanıyorum bahsettiğim ilk tipoloji ilahiyat akademisinde çok yaygın değil. Dil akıcı, kurgu olabildiğince hareketli olsa da benim metnimin edebî olandan ziyade akademik olana yakın olduğunu da belirtmeliyim. Bunun temelde iki nedeni var: 1- Edebî olana biraz daha kaydığım takdirde bazı hususları tam olarak anlatamayacağımı düşünmem. 2- Edebî formasyonumun teknik bazı açılardan iyi bir romancının doğal olarak altında olması. Ayrıca özellikle sosyal medyada pek çok kişinin böyle bir metni yazmayı/okumayı hayal ettiklerine dair beyanlarını da gördüm. Bu husus beni sevindirdi doğal olarak. Demek ki aranan metin buymuş dedim kendi kendime. :)

Son olarak bize yeni kitap projelerinizden bahseder misiniz?

Râvi tarzında bir kitap hazırlığımın olmadığını hemen söyleyeyim. Çalışma alanımın gereği olarak isnâdla ilgili bir kitap hazırlığım var. Kitabın yazımı bitti, meslektaşlarımın tavsiyelerinin ardından bir iki ay içerisinde neşredebileceğimi umuyorum. Uzunca bir zamandır okuma/notlamaları devam eden bir “hadis ve siyaset” dosyam var. Belki iki sene zarfında olgunlaşacak. Bunların yanı sıra devam eden Tübitak projeleri ve tercüme dosyaları da var önümde.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Ahmet Yusuf Çetin

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir