Bir Yıldızın Sönüşü

Gözlerini açtı. Bir yolda yürüyordu. Üzerindeki uzun paltosuyla hızla ilerliyordu. Nereye gittiğini biliyordu.

Bir eve girdi. Aynı koku, gerçekliğin küflü ve tanıdık kokusu. “İnsan yıllarca dikkat etmediği şeylere son kez göreceğini bilerek baktığında nasıl da görev bilinciyle, dikkatle bakıyor” diye düşündü. Gözleri ne kadar köşedeki tekli koltukta olsa da aklı başka yerdeydi. “Tek bir şey alıp çıkacağım” dedi kendi kendine. Dokuz senedir yalnız yaşadığı bu evde ilk defa sesli konuşuyordu. Kendini ikna etmek, kararını duyarak emin olmak istiyordu. Tek bir eşya. İsmini içinden bile söyleyemediği tek bir nesne, bir araç… bir günah. Arkasına bakmadı, bir daha geri dönmemek üzere evden çıktı.

Dışardan bakıldığında küçük bir lokantada oturan iki adamdılar.

“İçindeki öfke,” dedi. “Seni diri tutacak.”

Bu cümle Reha’nın kafasında yankılanarak sanki tüm lokantaya dağıldı. Buraya tam on yedi sene önce dört kişi gelmişlerdi. Geriye kalan yıkıntılara bakmak için yan masada kocaman bir ayna olsaydı da Reha dönüp bakamazdı. Görmeyi umut ettikleri gerçekliğin kıyısından bile geçmiyordu.

“Hayır,” dedi “İçimdeki öfke beni öldürüyor.”

Bazı cümleler hep eksik kalır. Biraz daha sürebilseler, hemen noktayla yaralanıp can vermeseler; tamamlanmış çıkabilirler mi? Reha cümlenin devamını getirmedi çünkü biliyordu. Hiç doğmayan kelimeleri, tamamlanamamış cümleleri kendi elleriyle karşısındaki adama anlatacağını biliyordu.

Geçmiş aralarında bahsi geçmeyen bir tiyatro oyunuydu. İkisi de bu oyunu harfi harfine biliyordu. Bütün replikler, tiratlar, eşyalar, mimikler, olaylar ezberlerindeydi. Ve sanki aralarındaki boşlukta; tüm o anılar, işlenen günahlar, kayıplar öylece havada asılı duruyor, onlar da bu engellerin arasından birbirlerine bakıyor ya da baktıklarını zannediyorlardı.

Sessizliği bölen babası oldu. “Öfke nedir biliyor musun?”

Reha verebileceği onlarca yanıta rağmen sessiz kaldı. Babası ne zaman onun için önemli bir konuyu konuşacak olsa önce karşıdakine uzun uzun bakar, sanki onu olduğu yerde sindirir, öyle konuşmaya başlardı. Yine öyle oldu ve Reha sabırla bekledi.

“Zamanında genç bir oğlandan dinlemiştim.” Reha’nın omzunun üzerinden belli belirsiz bir noktaya takılmıştı babasının bakışları. “Senden de genç, ilginç bir çocuktu. Kısa bir zaman tanıyabildim onu ama çok çabuk etkilenen, nasıl desem, hayatın ufak bir rüzgârla savurabileceği narin bir çocuktu. Ama ne zaman içine dokunan bir şey anlatacak olsa sanki on yıl yaşlanıyor, hareketleri bile ağırlaşıyordu. Babasını anlatmıştı bana. Zaten ne zaman babasından bahsedecek olsa ‘o adam,’ diye bahseder, gözleri koyu koyu bakmaya başlardı. Anlattıklarının çoğu önemsizdi ama aradan geçen yıllara rağmen bu anlattığını unutamadım. Çocuk daha küçükken babası balık tutmaya götürüyor öğretmek için. Çocuğun ilk seferi, babasına kendini kanıtlayabileceği ilk fırsatı belki de. Çocuk babasının öğrettiklerini çabuk kapıyor, beceriyor da. Sevinçli, gururlu, bir yandan da babasını izliyor göz ucuyla. Bir takdir, onay bekliyor. Adam tek kelime etmiyor, eve dönüyorlar. Çocuk sevinci kursağında, sürekli babasını gözlüyor. “Bir şey diyecek,” diye düşünüyor ya da en azından balıkları pişirecek, sessizce oturup yiyeceğiz. Adam çocuğu yanına çağırıyor. Tuttuğu balıkları çöpe basıyor. Çocuk ağlıyor, gururuna yediremiyor ama ağlıyor. Çünkü daha dokuz yaşında. Babası “Bugün öğrenmen gereken tek ders buydu,” diyor. Çocuk tüm bunlara o sırada anlam veremiyor, yaş aldıkça da türlü türlü anlam çıkarıyor. Babasının ne anlatmak istediğini, neyi öğrenmesi gerektiğini hiçbir zaman öğrenemiyor ama içinde tek bir şey o yıllardan beri canlı kalıyor: Öfke.”

Reha farkında olmadan konuştu. “Önce öfkenin tohumlarını ekersin. Sonra eline onu büyütecek parçalar verirsin.” Bulunduğu andan koptuğunu fark etti. Bunları söyleyen sanki o değildi ve gözlerini yeni açmış gibi babasına baktı. Her zamanki gibi, sanki içini görüyormuş ve orada bir çukur kazıyormuş gibi bakan gözleriyle karşılaştı.

“Güce, yalnızlığa, ayakta durmaya yetecek parçalar” diye karşılık verdi babası. “Karşında bir canavarın yansımasını da bulabilirsin, yıkılmış bir enkaz da…” Sanki Reha’nın kafasının içinde konuşuyordu. Mesela şu yan masadaki çift, onlar duyabiliyor muydu bu adamı? Onun duyduklarını başka duyan var mıydı?

Reha çaresizliğin gittikçe büyüyen bir dalga gibi yavaş yavaş ona yaklaştığını hissetti. “Ben sende kendimi görmek istedim. Öfkemi dönüştürdüğüm bir miras bırakmak istedim” dedi babası. Reha “Miras” diye kendi kendine fısıldadı. Babası onu duymuyordu. “…ama arkamda ancak bir enkaz bırakabildim.” Ve enkaz. Miras ve enkaz. Arkasına yaslandı ve bu iki kelimeyi zihnine kazıdı. Henüz doğmuş bu kelimeleri kendi elleriyle karşısındaki adama anlatacaktı. Tek bir manevrayla, içine gömdüğü kelimeleri ona anlatacaktı, planı buydu. Hayatında ilk defa babasından bir adım önde hissetti.

Reha “Kaçamıyorsun değil mi?” diye sordu. Sorular Reha’ya hep çaresiz gelirdi; bir cevaba muhtaç, yarım cümleler… O yüzden cevabı olmayan sorular sormayı severdi. Öyle muhtaç değil, verilebilecek tüm cevapları kendi içinde yutan, güçlü sorular. “Geçmişin yakanı bırakmıyor.”

Babası güldü. Reha gibi duygusuz gülmezdi o. Acımasız, karşısındakini görmeden gülüyordu. “Sen kaçabiliyor musun?”

Cevabı olmayan sorulara verilebilecek en iyi yanıt: Yeni bir soru. Reha yeniden gözlerini kaçırdı. Ona baktıkça geçmişin suları zihnine sızıyor ve her defasında acı hatıraları önüne getiriyordu.

Yeniden geçmişe gitti. Zihni; gövdesi kalın, büyük ağaçlarla dolu, ıssız bir orman gibiydi. Bu ormanda yürüyordu. Parmaklarını ağaçların kabuklu gövdelerine değdiriyor, o dokunuşta geçmişi buluyordu. Bir ağacın önünde durdu ve ihtiyatla ağacın gövdesine dokundu. Başta parmakları daldı geçmişe. Sanki her an ağacın gövdesi ellerinden kayıp gidecekmiş gibi dikkatlice avucunu da yasladı. Avucunun içinde hissettiği o ağaç kayboldu. Onun yerine bir adam belirdi. Geçmişi hatırladığında, doğduğu andan itibaren bir gölge gibi hayatına peyda olan hüznün ruhunu ele geçirdiğini hissettiğinde zihninde beliren bu adam yorgundu. Gözlerinin kenarlarındaki kırışıklıklara gizlenmişti yorgunluğunun izleri. Geçmişin kavurucu pişmanlığını bu yorgunluktan sezebiliyordu. O adam şu an karşısındaydı. Orada öylece oturmuş karşısındaki adamı izlerken zihninde bir soru belirdi. “Bizi buraya getiren neydi?” Bir masada karşılıklı oturan baba ve oğlu, lokantanın uğultusu, neredeyse uzanıp dokunabilecekleri bir huzursuzluk… Cevapları kendi içinde çürüten bu soruyu her zaman yaptığı gibi zihnindeki topraklara gömdü.

“Oğlum” dediğini duydu. Masaya bakan gözleri aniden ona yöneldi. Sesindeki sahte merhamet öylesine rahatsız etmişti ki tam o saniyede çıkıp gitmek; tasarladığı planını, anlatacağı tüm kelimeleri kendine saklamak istedi.

“Beni hayatından çıkaramazsın. Ben ölsem bile içindeki öfke dinmeyecek.” Reha masanın altında tuttuğu ellerini sıktı. “Beni tam şu an, kendi ellerinle öldürsen bile yetmeyecek.” Babasının bakışları sanki sarf ettiği kelimelerle boyanarak kararıyordu. Gövdesini masaya yaslayarak Reha’ya biraz daha yaklaştı. “İçindeki ateş ne yaparsan yap sönmeyecek. Ne kadar görmezden gelmeye çalışırsan o kadar büyüyecek. Tâ ki son yaşam kırıntını da alıp seni yok edesiye dek.” Dudaklarında sinsi bir gülümseme belirdi. “Benden ne kadar nefret edersen et seni ben var ettim. İçindeki ateşin ilk kıvılcımını ben yarattım.  Hayatına devam edebiliyorsan, hâlâ bir şeyler hissedebiliyorsan bunu bana borçlusun.”

Reha dikkatle onu izlerken bakışları babasının ellerine takıldı. Ellerini yumruk yapmış, neredeyse titreyerek konuşuyordu. O an babasının bedeninde öfkenin bir yılan gibi dolandığını, zihninden sinsice sürünerek geçtiğini ve gözlerini Reha’nın üzerinden ayırmadığını gördü.

O anda bir anıyı hatırladı. Bu anıda babası yoktu. Annesiyle eskiden yaşadıkları evdeydiler. Reha zihnine düşen bu hatıraya odanın dışından tanık oluyor, annesini izliyordu. Masanın yanında duran tekli koltuğa otururken “Baban da böyleydi” dedi annesi. Daha çok kendiyle konuşuyormuş gibiydi. Anıda annesinin karşısındaydı. Onu dinlerken yere bakıyordu. “Aynı böyle çaresiz bir adamdı. Zavallının tekiydi. O küçük odasına tıkılır, günlerce çıkmazdı. Hâlâ yaşadığını kapının altından süzülen ışıktan anlardım.” Annesinin bakışları ok gibi Reha’ya saplanmıştı, gözlerini ondan ayırmıyordu. “Yazardı da yazardı.” Büyük bir suç işlemiş gibi ellerini kucağında birleştirdi Reha. “Ne geçti eline? Geriye tomarlarca kâğıt, anlamsız cümleler kaldı. Kelimelerden umduğunu bulamadan öldü.”

Gözlerini kısarak bir sigara yaktı. Reha babasından her bahsettiğinde onun hakkında bir şeyler öğrenebildiği için içten içe mutlu olurdu. Annesinin ağzından bile olsa babasını dinlemeyi seviyordu.

Annesinin güldüğünü hissederek ona baktı. Dudakları alayla yukarı kıvrılmış, onu izliyordu. “Babanı hiçbir zaman anlamadım. Neden böyle olduğunu; o takıntılarını, mükemmeliyetçiliğini, hayattan kopukluğunu… hoş, anlamak da istemezdim. Tek derdi yazmaktı. Son günlerinde bile. Benden çok kâğıt yüzü görüyordu.”

Reha odanın dışından onları izlemeye devam etti. Neler olacağını biliyordu. Annesi yakıp yıkmayı severdi. Eylemlerinin sonuçlarını izlemek, cevapları bulmak isterdi. O akşam, Reha’nın içinden taşanlarla doldurduğu sayfaları tok bir çakmak sesiyle yakmış, her şey kül olasıya kadar da beklemişti. Odadan çıkıp gittiğinde Reha duvara yaslanmış, şiddetle yandıktan sonra yakacak bir şey kalmayınca sönmüş ateşten geriye kalan belli belirsiz dumanı izlemişti. Kelimeler. Kelimeler o belirsiz dumanla havaya karışıyor, yanı başına geliyor, yanarak onu ısıtıyorlardı.

“Bir sabah…” babasının dalgınlık kokan sesiyle irkildi ve bulundukları ana geri döndü. “Sıcacık yatağında, benim artık var olmadığım bir dünyaya uyanacaksın. Yanında karın, yan odada çocukların, elinin altında paran, iş yerinde arkadaşlarının olduğu huzurlu bir hayat yaşıyor olacaksın. Ama her sabah kalktığında o sorunsuz, masal gibi, huzurlu hayatına bir karabasan gibi çöken ben olacağım. Ben hem senin hayatına ışık veren, duruşuna mana verecek duyguları içine eken hem de o ışığı senden alan ve yerine karanlıkların en karanlığı, hastalıkların en büyüğü olan öfkeyi koyan kişiyim. Hangisini tercih ederdin oğlum? Seni deliler gibi seven bir baban olmasını mı, seni hayata bağlayan duyguları bahşeden bir baban olmasını mı?”

Reha çelik gibi bir sesle cevap verdi. “Beni hayata bağlayacak kadar seven bir babam olmasını.”

Babası yavaşça başını yukarı kaldırarak anlamını çözemediği bakışlarla bir süre ona baktı. Aralarında doğan sessizlik uzayınca dalgınlıkla Reha içinde duygu barındırmayan bir sesle konuştu. “Sana dair son hatırayı da unuttuğumda bu dünyada hiç var olmamış gibi olacaksın.”

Arkasına yaslandı. Gözlerini kaçırmadan konuşuyordu. “Senin hatıranı yaşatabilecek tek kişi benim. Ve bunu yapmayacağım.” Söylediklerine inanmak isteyen tarafı inanmayan tarafı karşısında savunmasızdı. İçindeki bir parça karşısındaki yorgun bakışlı adamı hiçbir zaman yenemeyeceğini biliyordu.

“Seni burada ilk gördüğümde ne düşündüm biliyor musun?” Babası Reha’nın duygusuzluğu karşısında tepkisizliğini koruyordu. O da bakışlarını kaçırmıyordu. “Bana hiç benzemediğini.” Reha güldü.

“O böyle düşünmüyordu” dedi. İkisi de kimi kastettiğini biliyordu. “Hep birbirimize benzediğimizi söylerdi. Hatta sonumuzun aynı olacağını.” Babası güldü. “Öyle olmayacağını sen de biliyorsun.”

Konuşmadan bir süre durup oğluna baktı. Reha babasının ona bakarken ne gördüğünü merak etti. Ne görüyordu? Arkasında bırakacağı bir miras mı yoksa hastalıklı bir adam mı?

“Hayatım boyunca,” diye başladı. “…yazmaktan, kelimelerden vazgeçmedim. Görülmeleri, bilinmeleri önemsizdi. Benim yalnızca yazmam, anlatmam gerekiyordu. Yazdıkça anlayabiliyordum. Annen en çok da bunu anlamadı.”

“Meraklı bir kadındı. Her şeyi bilmek, konuşmak isterdi. Her şeyin konuşulabileceğini düşünürdü. Bazı şeylerin anlatıldığında değersizleştiğini anlamazdı. Benim konuştukça eksildiğimi anlamazdı.”

Kurduğu cümleyi tekrarladı. “Sonumuz aynı olmayacak Reha.”

“Sen iyileşeceksin. Ben ailemi kendi ellerimle mahvedecek kadar bencil bir adamdım. Sen öyle olmayacaksın. Günü geldiğinde hayata tutunduğun dalları kırıp atan beni bile affedecek kadar iyisin. Ve ben buradan çıkıp gittiğimde hayata yarım devam edecek kadar da güçsüzsün oğlum. Beni unutacağını söyledin… Yanılıyorsun. Ben daha buradan kalkıp gittiğimde anlayacaksın bunu. Hayatının son lahzasında dahi beni hatırlayacak kadar içine işledim ben senin. Yokluğumda ne olacak sanıyorsun? Mutlu olacağını mı? Hayatını huzurla geçireceğini ve sıcacık yatağında huzurla öleceğini mi? Hayır… Ben hayatının en mutlu anında, zihninde bir an silikleşir gibi olsam bile, birden karşında belireceğim ve sana geçmişi hatırlatacağım. Nereye gidersen git beni hep yanında taşıyacaksın. Neye karar verirsen ver ben hep zihninin içinde seni izliyor olacağım. Sen ne zaman karanlık zihninde bir ışık görsen ve onu bir umut sansan, o ışığın aslında senin içinde başlattığım yangının izleri olduğunu fark edeceksin. Nerede olursan ol benden kaçamayacaksın. Ne yaparsan yap zihnindeki sesimi susturamayacaksın.” Babamın sıraladığı cümlelerin arkasından bana bakan bakışlarının anlamını çözemiyordum. Babasının bakışları sertleşti, artık yırtıcı bir hayvan kadar saldırgan ve öfke dolu bakıyordu.

“Hatırlıyor musun, oğlum? Sana kim olduğunu göstermeden önce olduğun kişiyi? Aynaya baktığında görebilir misin onu?”

“Olmak istediğin kişi gibi olmak için geç kaldın. Çaresizliğini gözlerimle görüyorum. Sana yardım edebilecek kimse yok.” Bir anlığına durdu. “Böyle olsun istemezdim demeyeceğim oğlum. Çünkü ben tam da böyle olsun istemiştim.”

Olmuş ve olanlarla tüm varoluşu parçalara bölünüyor, zihnindeki bulutlardan düşen damlalar içindeki verimsiz topraklarda büyüyen öfke tohumlarını suluyordu. O artık babasının karşısında oturduğu lokantada değildi. Kendisini ele geçiren bu sinsi hastalık yakasından tutup onu doğduğu eve götürmüştü. Duvarları bir hapishanenin soğukluğunu hatırlatmayan, kimsesiz bir sokaktan daha güvensiz hissettiren, üşüten, iltihaplı yaralar açan, yılların üstüne kimsesizliği döşeyen, doğduğu ev. Bu evin duvarları taşla değil sevgisizliğin soğuk tuğlalarıyla örülmüştü. İçerisi bir tek onun görebildiği tavandan sarkan ağlarla doluydu. İç içe geçmiş, geçmişi gizleyen, elleriyle tutup parçalamaya cesaret edemediği bu ağlar kaderin ağlarıydı. Kaderinin ağları bu evde örülmeye başlanmış, aldığı her yeni darbede bu ağlara bir düğüm daha atılmıştı. Kader dediği bu iç içe geçmiş düğümlerin ardında aynalar vardı. Kader kendisini gizliyordu. Aynayla arasında parçalamayacağı, öfkesini elle tutup tüm bunları bir kenara süpürüp atamayacağı bir hayat vardı. Ellerini bir kez olsun kaldırsa, bu sarmaşık gibi küf kokan ağlara parmaklarını geçirse, onları parçalasa, pençelerini geçirse görecekti. Kendini kendi aynasından görecekti. Mırıldandı. “Çünkü ben hep babamın aynasından baktım kendime.”

Zihni geçmişin hırçın sularında sürükleniyordu. Geçmiş yine pençelerini bedenine geçirmiş, kendisini hatırlatıyordu. Zihninin içini ne kadar yoklarsa yoklasın orada kendine ait bir ize rastlayamıyordu. Anılarının her köşesinde babasının izleri vardı. Var eden ve yok eden, parçalayan ve tamir etmeye zahmet etmeyen, her daim alayla bakan o adam.

Zihnindeki fırtınanın dindiğini fark etti. Gri bulutlar gökyüzünden usulca çekilmeye başlamışlardı, güneşin sıcaklığını hissetti. Güneş bedenini ısıtıyordu. Güneş onu hayata bağlıyordu. Zihnindeki yağmur damlaları kurudu. Rüzgârın tatlı tatlı estiği sıcak bir yaz günüydü zihninin içi. Huzurlu ve kendini güvende hissettiği o anda bir canavarın ayak sesleri zihninin içinde yankılandı. Her adımı bulunduğu yere daha da sinmesine neden olacak kadar güçlü olan adım seslerinin sahibi zihninin içinde belirdi. Kocaman gövdesi onun yanında karınca kadar küçük kalan bedenine eğildi. O canavarın yanında küçücüktü. Kocaman gövdesi zihnindeki tek güneşi de kapatmıştı. Yağmur yağmıyordu, şimşek çakmıyordu, gökyüzündeki bulutlar kaybolmuştu. Sadece o canavar ve az önce güneş ışığıyla parlayan, şimdiyse siyaha bürünmüş gökyüzü vardı. Gökyüzünde tek bir yıldız bile parlamıyordu.

Ona doğru eğilen canavarın gözlerine baktı. Orada kendini gördü. Güçsüz, savunmasız bedenini ve çaresiz bakan gözlerini gördü. Canavar gülüyordu. Kahkahaları siyaha bürünmüş zihnini parçalıyordu. Bir zamanlar güneşin ışığıyla parlayan, orada kendini güvende hissettiği tek yer olan zihni yıkılıyordu. Yıllardır ayaklarını bastığı zihninin toprakları titriyordu. Gökyüzü ortadan ikiye yarıldı ve kulaklarında son kez canavarın kahkahası yankılandı.

Masa dağıldı. Etraftaki insanlar kayboldu. Sadece karanlık bir sokak, lambaları yanmayan ıssız sokağın ilerisinde babasının sırtının görüntüsü vardı. Sisler içinde, yalnız, ağır ağır yürüyen cüsseli bir adam. Bir insanın, başka bir insana ulaşabilmesi dünyadaki en imkânsız şey, diye düşündü. “Ben ulaşmayacağım” diye fısıldadı olduğu yerde. “Yalnızca kelimelerle anlatacağım.”

Adımları hızlıydı ve yere sağlam basıyordu. Tenha sokak hızlı adım sesleriyle yankılanıyordu. Babasıyla arasında az bir mesafe vardı. Onun adımları yavaş ve uyuşuktu. Başı öne eğikti. Reha, adımlarını rahatlıkla duyabileceği kadar ona yaklaşmıştı ama o kendi zihninin içinde yürüyormuş gibi etrafında olanlardan habersizdi. Yaklaşan felaketten habersizdi.

O anda Reha sokağın sonunda küçük bir çocuk ve yanında bir kadın gördü. Gecenin sisinde beliren bu görüntü zihninin oyunuydu. Yedi yaşındaki hali yanındaki kadınla sokağın sonundan ona bakıyorlardı. O çocuk, yıllarca zihninin içinde yaşamıştı ve bir gün gerçekten yaşayabileceği umuduyla kendini hiç öldürmemişti. O kadın Reha’nın elinden hiç tutmamıştı ama hep yanı başındaydı. Sokakta, o küçük çocuğa ve babasına doğru ilerlerken zihninde tek bir kelime ayakta kalmayı başarabilmişti.

Durma.

Sokağın sonundaki çocuğun ürkmüş sesi zihninde yankılandı: “Durma.” Annesi neler olacağını biliyormuş gibi hafifçe başını kaldırıp izlemeye devam etti.

Durmadı. Babasının geçen yılların yüküyle ezilmiş ve çökmüş bedenine gecenin karanlığı altında sokuldu. Sokak ne kadar karanlık olursa olsun elindeki bıçak parlamaya devam ediyordu. Karanlıkta göremediği ama var olduklarını bildiği ellerindeki çizgilere baktı. Kaderin ağları ellerine bulaşmışlardı. Bıçağı sımsıkı kavrayan elleri geçmişte bir yerlerde kaderin görünmez ağlarına pençelerini geçirmiş ve hiç bırakmamıştı. Elleri küf kokan, tozlu ağların izleriyle doluydu.

Durmadı. Ellerim geçmişe dalmak ister gibi ileriye atıldılar. Hava soğuktu. Gece sisliydi. Çocuğun gözlerinde geçmişin sisine bulanmış çaresizliği gördü. Ellerinin titremesine izin vermedi. Babasının yüzünü bir kez daha görmeye tahammül edemedi. Gözlerine baktığında içinde büyüyen boşluğu yok etmek istedi. Bir rüyanın içindeymiş gibi hareket eden elleri hedefini buldu. Bıçak, canavarın gövdesine saplandı.

Bir fırtınanın içindeydi. Rüzgârın sağır edici uğultusunu duyuyordu. Gözlerini gökyüzünü aydınlatan, art arda çakan şimşeklerden ayıramıyordu. Zihni bir çift gözün etrafında dönüp duruyordu. O gözler kendisini izliyordu, bir kan gölünün içinde yatan beden bu gözlerin sahibiydi. Karanlık sokakta bir çift göz ona baktı, baktı, baktı… Gecenin karanlığı günahları gizliyordu ama yerdeki kan bu kapkaranlık gece de bile parlıyordu. Babasının gözlerinin son bir yaşam kırıntısıyla parladığını gördü. Gözkapakları yavaşça kapandı. Reha’nın içindeki boşluk bir daha hiç kapanamayacak kadar büyüdü. Tam karşısında gözlerini ona dikmiş duran çocuğun silikleştiğini gördü. Yıllardır zihnindeki topraklarda büyüyen çocuk onu terk ediyordu.

Annesinin sokağın sonundan donuk bakışlarla hâlâ onu izlediğini gördü. Yılların üzerini örttüğü anıya o anda kıskıvrak yakalandı. Varlığını unuttuğu, geçmişin bıraktığı çürük izleri içinde taşıyan bu anı aklında canlanırken karanlık sokakta öylece donakaldı. Önce bir kadının yüzü canlandı zihninde, sonra ona doğru ilerleyen adım seslerini duydu.

Annesinin sesi zihninde yankılandı. “Baban da hep böyleydi. Kendini bir odaya kapatır, sürekli yazardı.” Reha yumruklarını sıktı. “Biliyorum, oradaydım. Sonun onun gibi olacak.”

Annesinin soluk yüzünü, titreyen ellerini, kollarındaki kan lekelerini gördü. Bazı günahları, hiç düşünmeden bir anda ileriye atılan eller temizler. Tek bir manevrayla her şey, bir daha hiç eskisi gibi olamayacak şekilde değişir.

Reha’nın elleri geçmişte bir yerlerde kaderin görünmez ağlarına pençelerini geçirmiş ve hiç bırakmamıştı. Avuçlarındaki çizgilere baktı. O küf kokan, tozlu ağların izleriydi bunlar.

“Neden yaptın anne?” Bu geçmişten gelen bir yankıydı.

“İçimdeki öfke” diyordu annesi titreyen ellerle. “Beni öldürüyordu.”

Reha bakışlarını sokağın sonundan onu izleyen annesinden ayırdı. Karanlık sokakta yapayalnızdı. Yerde bir kan gölünün içinde yatan, ölü bakışlarla onu seyreden babası yoktu. Zihninde ayakta kalan son kelime de onu terk etti ve Reha karanlığın içinde öylece durdu. Geçmiş onu terk etmişti. Bir yalanın ortasında hissetti kendini. Zihni onu terk etmişti. Yıllar önce annesinin yok ettiği adamın içinde başlattığı yangın nihayet sönmüştü. Ve eğer başını kaldırıp gökyüzüne baksaydı bir yıldızın sönüşüne şahit olacaktı.

Eda Çılgın

 

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Arkaik Lacrima , 28/01/2026

    Reha ismine takılmaktan hikâyenin içine giremedim bir türlü.

Arkaik Lacrima için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir