
Onu gördü. Ona baktı. Onu inceledi ve tanır gibi oldu. Yanına gitmek istedi. Sonra vazgeçti. “Benzerleri gibi” dedi. Ağır ağır, yüzünü çevirdiği yüzden kalktı ve uzaklaştı. Yol boyu ilerlerken onu düşündü. Yanına gitse miydi? Şimdi geri dönse onu yerinde bulabilecek miydi? Dönüp ona yaklaşmak istese de onu benzerlerinden ayırt edemeyecekti. Akşamüzeri saat dört gibi kahve içmek istedi. Onu ve geriye dönmeyi katlayıp dürdü. Bir kahveciye girdi. Yumuşak içimli bir latte sipariş etti. Otursa mıydı, yoksa eline alıp çıksa mıydı? Çok tereddüt etmedi. Çıktı. Yürüdü ve gitti. Mahallesine vardı. Evini aramaya başladı. Benzer binalar arasında ilerlerken hafızasını mı kaybediyor yoksa aklı mı yerinde değildi, anlayamadı. Neyse ki evini balkonundaki kasımpatılarından tanıdı; tek farklı olan onlardı. Tuhaf bir şeydi. Bakkal, manav pılısını pırtısını toplamış, mahalleden gitmişti. Alınıp satılabilen tek eşya bile kalmamış gibiydi. Gençliğinde öyle miydi? Mahallesi yazın tezgâhta dondurma satanlardan, kışın leblebi kavuranlara; halılar için ipek çileler satan dükkânlardan, şıkır şıkır, cascavlak renkli elbiseleri, kumaşları kızlarını evlendirmek üzere olan heyecanlı kadınların ayaklarına seren seyyar satıcılara kadar; esnaf ve zanaatkârın hayat bulduğu bir yerdi. Puf! Şimdi hiçbiri yok. Modası mı geçti bu işlerin? Bazılarına göre geçmiş olabilir ama Zehra için hâlâ anlamı vardı.
Her ne kadar gençliğindeki Hereke’yi bir daha göremeyecek olsa da şimdiki tekdüzelik çukurundan kurtulmayı başarabildiği zamanlarda hatıralarını canlı tutmak için fotoğraflara sarılıyor. Fotoğraf albümü onun hafıza defteri; hatırlamak ya da bilmek istediği her şey için müracaat ettiği bir kitap gibi. İnsanların, şehirlerin, öfkelerin, heyecanların, tutkuların, sevdaların, ayrılıkların ve hatta ölümlerin birbirine benzemeye başladığı şu zamanlarda hemen her gün boğulacakmış hissiyle kalabalıklara karışan Zehra, aynılık duygusundan sıyrılacak yeni bir gerçekliğe ihtiyaç duyuyor ve mahallesinden ayrılıp işe giderken evine dönünceye kadar bu ihtiyacını karşılayabilecek bir işaret arıyordu.
Yine aynı durak. Aşağı yukarı 12 dakika sonra durağa yanaşacak olan otobüse binip işine gidecek olan Zehra tüm sıkıntı kurtlarını dökmüş görünüyordu. Durakta bekleyen insanların ayaküstü, yarım ağız kıkır kıkır gülüşüp konuşmalarına katlanmak zorunda kaldığına uzun zaman sonra pişman değil çünkü. Hazır kurtlarını dökmüşken biraz da kendi halinden uzaklaşıp şöyle eğlenebileceği arkadaşı var mı yok mu bir küçük yoklama çekmek istedi. Telefonun rehberini karıştırdı. Eli Selin’e gitti. Vazgeçti. Nuray olabilir miydi, ya da Seçil? Murat olabilirdi ya da Ferhat. Ferhat’ın Ankara’da doçentliğe hazırlandığı aklına geldi sonra. Herhangi bir nedeni olmaksızın Murat’ı da eledi. Rehberi kaydırırken onu gördü. Ona dokunmak istedi. Onu okşadı ve sevdi. Rehberin içine dalmış bir vaziyetteydi. Otobüsün çıslamasıyla telefonu elinden kayıverdi. Telefonu yerden alıp ona uzatana baktı. Onu da inceledi ve tanır gibi oldu. Teşekkür etti telefonu verene. Teşekkür ettiği adam iki durak sonra indi. Üç durak daha gidildi. Bu defa başka biri. O da bir başka benzeyendi Zehra için. Sayın ve sevgili benzeyenlerine yenilerini kata kata yolculuk yaptı.
İzmit Halkevi durağında indi. Güya sıkıntı kurtlarını atmıştı. Yine içi bunaldı, yine tuhaflıklara şahit olduğu bir yolculuk yaptı kendine göre. Hâlbuki otobüste kayda değer, olağan dışı bir şey olmuş değildi. Neyse ki Zehra, negatif olanı üzerinden hızla uzaklaştırabiliyordu. Bu özelliğini son zamanlarda özellikle benzerliklerin başına üşüştüğü anlardan hızlıca çıkabilmek adına kazanmıştı. Kulaklığını takıp iş yerine doğru yürümeye başladı. İki lafın belini kırabileceği, yeteri kadar dökülmemiş kurtlarını da dökebileceği arkadaşını işten sonra seçmeye karar vermişti. Dosyalar geldi, dosyalar gitti. Davalar, dilekçeler, yasalar, yasa dışı olaylar, hukukun üstünlüğü, hukukiliği esas almakla almamak arasında sıkışmış bir düzenin işlemesi adına yürütülen soruşturmalara bakan Zehra gibi onlarcasının baygın, bitkin bakışları içinde içilen çaylar, söylenen kahveler, edilen dedikodular, özgürlükler, tutsaklıklar, mevzuata uygunluğun arandığı meseleler, arabulucular, kısa süren sürtüşmeler ve bitmek üzere olan mesainin getirdiği rahatlama duygusunun hiçbir şeyi değiştiremeyecek oluşu arasında geçip giden ömür…
Yine başaramadı. Üç kuruşluk keyfi vardı o da kaçıverdi. Puf! Hemen her gün bunu yaşıyordu Zehra. Mesleğini değiştirmeli miydi? Bu yaştan sonra olmaz. Yaşı kırk beş artık. En fazla işi değiştirebilir. Meslek dışı bir iş de pekâlâ yapabilir. Fakat biliyorum ki yapamaz, yine de her sabah aynı otobüste benzerlerin inip bindiği bir heyula içinde yasa yapıcıların dokuma tezgâhına ipek çilelerle koşup Hereke halısı dokumaya gitmeli Zehra.
Eve dönüş durağında. Gözleri onu arıyor. Ona bakmak istiyor. 17 Ağustos 1999’dan beri hep görmek istediği, sıkı sıkıya sarılmak istediği ve bir daha asla kaybetmemek adına her şeyini feda edebileceği mutluluğunu, başucundan ayırmaya kıyamadığını istiyor fakat yılışık, suratsız, kimliksiz endişelerinden bir yenisine de yenilmek istemiyordu. Çünkü bir kere endişelendi mi ikincisi peşi sıra gelir ve düğümlenecek olan aklına söz geçiremeyeceğini düşünürdü. Bir başka benzerle karşılaşacağı anı iple çekmeye başlamadan saatini kontrol eden Zehra otobüsü pas geçip sahile doğru yürümek istedi. Öyle bir anda esiverdi. Belki deniz havası içini açabilirdi. Rehberini açtı. Zuhal olmaz. Bu gece hastanede nöbetçi. Kimle takılsaydı, şöyle kafa dağıtsaydı? Buna fena halde ihtiyacı vardı. Metin geldi aklına. Tereddüt etmeden aramaya bastı. “Aradığınız numara kullanılmamaktadır.” Arzu’yu tuşladı yine tereddütsüz. “Böyle bir numara bulunmamaktadır.” Kaydı gitti gözleri Zehra’nın. Yine ona geldi sıra. Rehberde capcanlı karşısında dikilmiş duruyordu. Yıllar sonra yine tam da eğlenmeye karar verdiği bu akşam içine çökmüş o tortunun yeniden suyu bulandıracağını ne bilsindi. Onu hiç yoktan telefonun diğer ucunda varsayıyordu ya, bu da elden mi gidecekti yakıcı gerçekle yüzleşince? Kaç kere yüzleşti, kaç kere unuttu. Yine onu görmek için, ona bakmak ve öpmek için aramayı tuşladı. Bu kaçıncı kez oluyordu? “Aradığınız numara kullanılmamaktadır.”
Mehmet Erikli

