
Vahiy Düşüncesi, peygamberlere indirilen Vahyin izini takip eden Hikmet Düşüncesidir. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, düşüncede Hikmet’e ulaşmanın ilk şartı, nefsin boyunduruğu altındaki saf olmayan hayallerin aşılmasıdır. Bu hayalleri aşmak, insan için şuurlu bir mücadeleyi gerektirir. Bu yüzden sabır, sürecin en asli ruh hali olarak ortaya çıkar. İnsan, gafletle ürettiği hayalleri sabırla parçalayıp aşmaya yöneldiğinde, düşüncesinde artık hiçbir şey eskisi gibi kalmaz. Sabır, kimliksiz şeyler ve nesnelerle örülü “dünya” tecrübesinden, dikey boyutta Mutlak Varlık huzuruna yöneliş cehdinin diğer ifadesidir. Öyleyse sabır bizim için özel bir anlama tekabül eder. Sabırla başlayan dikey yükseliş, insanı başka bir şuura taşır. Bu yeni şuurla birlikte doğan insan idraki, hayatta adaleti ve güzelliği tesis etmeye başlar.
İnsan, Mutlak Varlık’a dikey boyutta varmayı öncelikle kendi nefsinden ruha doğru gelişecek bir yolla başlatabilir. Ruh, nefsin ötesinde, insanın Mutlak Varlık huzurunda zuhur eden haldeki şuurudur. Şeylerin veya tözlerin temsili düşünme modeline bağlı herhangi bir soyut felsefe, nefsin ve ruhun asıl anlamını veremez. Felsefe tarihinde ortaya çıkan nefs ve ruhun varlığı hakkındaki ciddi fikir kargaşası bunu göstermiştir. Temsili düşünce modeline nazaran nefsi ve ruhu kendilerinde akort edilmiş temel hallere göre birbirinden ayırmak en uygun yoldur: Nefs ve ruh arasında iki ayrı alana ait ontolojik farkı yoktur, daha ziyade aynı varoluşun farklı şuur derecelerindeki tezahürü söz konusudur.
İnsanın varoluşunda “dünya” gafletine batmış nefsten bizi kurtaracak olan esaslı halet-i ruhiye sabırdır. Sabır, nefsin asli hali olan “arzu”dan ayrılarak insanı külli şuura taşıyan bir bilinç yönelişidir. En yalın ifadeyle, sabır Mutlak Varlık huzurunda hazır olmanın sebatkâr şuurudur. “Dünya”da dağınık, tekil ve kimliksiz şeyler olarak tecrübe edilen varlık alanından; bütünlüğü içinde kimlik sahibi Mutlak Varlık’a ve O’nun tecellilerine şahitlik, ancak sabır halinde mümkündür. Ölü dünyevi hayattan yeni bir hayata uyanmanın, ruhun aslî vatanına taze bir bakışla dirilmenin yolu Mutlak Varlık’a şahitlikten geçer. Sabır böylesine bir yüksek şuurun en müstesna yoludur. Bu sahip olduğu yüksekliğiyle, tahammül, bekleme, diretmeden çok daha üstündür. Tahammül, bekleme veya diretme ancak sabrın sebatında aslî bir anlama dönüşerek Mutlak Varlık huzurundaki hakiki yerlerini alabilirler. Sabrın sebatkârlığıyla süregiden Mutlak Varlık huzurunda durma cehdi, insanı her hale katlanabilen bir rızaya ulaştırır. Bu bakımdan sabır, yaşanan her hali ilahî isimlerin tecellisi olarak kabul etmeyi mümkün kılan razı olma şuurunun temel ruh halidir. Sabır, varoluşun bütün akışına kayıtsız şartsız rıza gösterdiğinde kemaline ulaşır. Nefsin saf olmayan hayaller üreten arzusunu aşan insan için sabır, bütün halleri Mutlak Varlık’tan yansıyan tecelliler olarak kucaklayan bir şuura dönüşür. Bu noktada düşüncede “dünyanın kıyameti” kopar, fakat aynı anda “yer-yüzünün şafağı” sökmeye başlar. Böylece insanın, Mutlak Varlık huzurunda hiçbir nesneye indirgenemeyen aslî asaleti görünür.
Diğer türlü, sabır, nefsinde beşerin üstesinden gelemeyeceği ruhun temel hali olan aşma hareketidir. Sabır bu aşma hareketi sayesinde temel hal olarak insan varoluşunda düşüncenin kökten inkılabını mümkün kılar. Hiçbir entelektüel faaliyet ya da temsile dayalı zihinsel düşünce biçimi bu ölçekte bir dönüşümü gerçekleştiremez, bu esaslı inkılap ancak sabırda tahakkuk etmeye başlar. “Saf Hayale Genel Bir Bakış” başlıklı yazımızın girişinde de işaret edildiği üzere, dünya ile yer-yüzü (arz) arasındaki geçiş, hem düşüncede hem de dilde zorunlu bir inkılabı gerektirir. Dünyayı aşarak yer-yüzüne (arz) yönelen düşünce, bu aşamada saf hayaller alanında Vahiy Düşüncesi’ne doğru adım atmış olur. İnsan, sabır halinde dünyevî ve saf olmayan hayallerden arındıkça, sabrı bir makam haline getirir; bu makamda sabır yüksek bir şuur hali olarak yeni bir idrake açılan kapı gibi zuhur eder. Ancak böyle bir düşünce inkılabıyla birlikte, insanın anlama alanını dönüştüren gerçek bir dil inkılabı mümkün hale gelir. Bu sebeple Vahiy Düşüncesi’ne mukaddime, öncelikle beşerî düşüncenin bizzat kendisinde bir inkılabı gerektirir. Bu inkılabı, saf olmayan hayallerden saf hayallere geçiş olarak nitelendiriyoruz. Fakat bu geçiş yalnızca zihinsel bir dönüşümle sınırlı kalamaz, aynı zamanda bu iki alanı doğru şekilde yorumlayabilecek, onlara uygun ifadeler üretebilecek bir dil imkânını da serbest bırakmalıdır. Çünkü saf olmayan hayallerin de saf hayallerin de sahih yorumu, öncelikle onlara uygun bir dilin varlığıyla mümkündür. Bu nedenle mesele yalnızca dünyevi düşüncenin aşılması meselesi değil, özünde bir dil inkılabı meselesidir. Hakiki dil inkılabı, göreceğimiz gibi, dilin hakikate açılan boyutlarıyla ilgilidir.
Saf olmayan ve saf hayaller arasında doğru yorumu mümkün kılacak asli dil, bütün beşerî dillerin ötesindedir. Bu asli dil, herhangi bir dünyevî yorumlama süreci içinde doğrudan ifade edilemez. Bu bakımdan Vahiy Düşüncesi olarak Hikmet, modern zamanlarda “Vahiy” üzerine üretilen tüm beşerî spekülasyonlara karşı güçlü bir koruma alanı oluşturur. Henüz dünyevî ve saf olmayan hayallerini aşamamış bir insan için, yalnızca Mutlak Varlık huzurunda açılan Vahiy Düşüncesi diline ulaşmak baştan imkânsızdır. Çünkü dil meselesi, sıradan bir teorik ya da teknik problem değildir. Vahyin dil boyutunu yalnızca beşerî dillerdeki kelimelere, ifadelere, gramer yapılarına ve onların yorumlarına indirgeyen yaklaşımlar, burada sözünü ettiğimiz saf hayaller üzerinden Vahiy hakikatine ulaşamazlar. Saf hayaller, Vahiy hakikatinin ifade mecazlarıdır. Her mecaz ise hakiki anlamını mümkün kılacak icazeti, ancak dikey boyutta açılan idrakten alabilir. Bu nedenle Vahyin isabetli anlamı herkese açık değildir. Vahiy alanında “demokratik eşitlik” fikri geçerli bir ölçüt olamaz. Zira henüz saf olmayan hayaller alanındaki “dünya”da yaşayan bir insan için, yüksek ve aşkın dille temas, idrak menziline giremez.
Eğer sabır temel hal olarak düşüncede esaslı bir inkılap doğuruyorsa, insan varoluşu için daha önce sözünü ettiğimiz yer-yüzü (arz) ve orada yükselecek gök-yüzü (sema) yolculuğunun, dil bakımından da idrak mertebelerinin yolu açılmış olur. Bu durumda dikey boyutta açılacak dil, teknik ve teorik bir hazırlıktan daha ziyade, büsbütün başka bir varoluşsal hazırlığı gerektirir. Çünkü dilin esası, onun içinde zaten anlamca kabul edilmiş dolaşan işaretlerle ölçülemez. Dilin esası, bilinen anlamıyla “dilin kendisi” değildir, konuşulan ya da yazılan dilin ötesindedir. Dolayısıyla dilin esasını belirleyen bu aşkın boyut açıklığa kavuşmadan, Vahiy alanına giriş imkansızdır.
Dilin esası, öncelikle insanın Mutlak Varlık’la kurduğu ilişki tarzlarına bağlıdır. Dili kuran, Mutlak Varlık’la kurulan bu kökensel irtibat biçimleridir. Dil, henüz zihinde sözlü ya da yazılı bir anlam haritasına dönüşmeden önce, bu temel ilişki tarzlarının alanına girer. Modern dilbilim ise dili zaten “dünya”da hazır bulur. Bu yüzden ister yapısalcı ister evrimci olsun, dilin köklerine ulaşamaz. Çünkü dilbilim, “dünya” içinde iş gören bir bilimdir. Oysa dilin esası, dünyayı aşan dikey boyuta aittir ve bu nedenle hiçbir pozitif bilimin konusu olamaz. Ancak insanın Mutlak Varlık’la kurduğu bu temel ilişki tarzları anlaşılmadan, dili kuran esas da anlaşılamaz. Dil, Varlık’la kurulan her yeni ilişki biçiminde yeni bir boyut kazanır.
Bu ilişki tarzlarına baktığımızda, dilin özünde bir irtibat biçimi bulunduğunu görürüz. Bu irtibat, Mutlak Varlık’a açılma tarzımızdır. Dil, sadece anlam üretmez, öncelikle yön belirler. Hangi yöne yöneliyorsak, dildeki bütün anlamlarımız da o yöne göre şekillenir. Bu yüzden dilin esası, bütün anlamların önceden belirlendiği giriş kapısıdır. Dildeki her düşünce, bu yönelme biçimi tarafından tayin edilir.
Gaflet içindeki dünyevî varoluşta bu irtibat tarzı, en alt düzeydeki şeylere yönelmiş işaret etme biçimi üretir. İnsan “Ben-bu” tecrübesiyle dünyaya yönelir. “Bu” dünyası, şeylerin cansız ve kimliksiz olarak işaret edildiği gaflet dünyasıdır. Bu dünya, modern felsefeyle birlikte şekillenmiş çağdaş dünyanın da ta kendisidir. Bu alanda şeyler köksüzdür. Nereden geldikleri bilinmez, kâh var olur, kâh kaybolurlar. “Bu” dünyası, hakikatle karşılaşmanın imkânsız olduğu, koordinatlara ve stok mantığına indirgenmiş bir nesneler alanıdır. Dolayısıyla bu dünyevî dilin esasıyla Vahiy Düşüncesi’ne ulaşmak mümkün değildir. Çünkü mesele dilin kendisi değil, dünyevi dille başlayan irtibat tarzıdır.
“Bu” dünyasından yükseliş, önce bir idrak inkılabını gerektirir. Şeylere bakış tarzı değişmeden dünyadan çıkış mümkün değildir. Bu değişim ise ancak dilde inkılapla gerçekleşir. Söz konusu olan şey kelimeler, semboller veya gramer değil, dille kurulan şuur ilişkisinin dönüşümüdür. Mutlak Varlık huzurunda, arzu hali sabırla aşılmaya başladığında, “Ben-bu” tecrübesine dayalı işaret dili de aşılma imkânı kazanır. Sabır, düşüncede inkılabı başlatır, bu inkılap zorunlu olarak dili dönüştürür. Böylece “temel hal” (sabır) ile “asli dil” birlikte açılır ve saf hayallerin mecaz olarak gönderme yaptığı hakikatler idrak edilmeye başlanır. Bu bakımdan Vahiy Düşüncesi olarak Hikmet, Vahyin asıl anlamlarına hazırlıktır. Vahyin asıl anlamlarına hazırlık olmadan Vahiy ile hangi anlamın murat edildiği anlaşılamaz. Vahiy asıl anlamını sadece kendisi için sabırla ceht edenlere açacaktır. Başka bir yol, ondaki anlamın yüksekliği ve yüceliğini basit beşer zihnine indirgemek demek olurdu ki, bu yok kapalıdır.
Dildeki inkılaptan sonra Mutlak Varlık’a artık “Ben-bu” tarzında hitap edilemez. Vahiy Düşüncesi’nde ilişki biçimi esasında “Ben-O” rabıtasına dönüşür. Bu rabıta, dilin esasını belirleyen yeni temel ilişki tarzıdır. Artık her şey kimliksiz nesne olmaktan çıkar; her varlık Mutlak Varlık huzurunda tecelli anlamı kazanır. Her şey Mutlak Varlık’ın kimliğinden bir iz taşımaya başlar. Böylece varlıklar “ayet” olur: dünyevi bir “işaret” değil, hakikati işaret eden iz haline gelir.
“Ayet”, iz olduğu için bütün idrak artık yüksek ve yüce olanın izinde şekillenir. Şüphesiz İz işaret ettiğinin izidir, kendi başına bir iz yoktur. “Ben-O” rabıtasıyla başlayan bu ilişki, insanın ontolojik “dünya” gurbetini sona erdirir. Vahiy Düşüncesi’ne bu şekilde giren insan için hayat, yeni bir varoluş boyutu kazanır. Mutlak Varlık kendisini sürekli devam eden ihsanla açarken, yakınlık derecelerini de açar. Yakınlık arttıkça idrak derinleşir, hayat yeni anlamlar kazanır, varoluş dirilir. Düşünce ve dilin bu köklü dönüşümü, Vahiy’le ilişkimizi bütünüyle değiştirir ve insana yeni bir varoluş, yeni bir nefes kazandırır. Hiç durmadan üflenen Mutlak Varlık’ın taze nefesinde yeşeren yaşamın sıra dışı değeri, insan idrakinde hak ettiği yerde açığa çıkmaya başlar. Vahiy, orada yani “dünya”da zaten duran anlamların tek düze tekrarı veya ifade edilmesi değil, ama yer-yüzünde (arz) sıra dışı bir idrakin yüksekliği ve yüceliğindeki açılmadır. “Ben-O” rabıtasında gelişecek idrakte her tecelli, gülün mucizevi açılmasında olduğu gibi sevinç ve coşkuyla karşılanır. Böylece Mutlak Varlık huzuruna adım atmanın asaleti başa gelir. Diğer türlü ifade edersek, başa devlet kuşu konmasının hakiki anlamı işte böyle zuhur eder.
Dr. Ali Sait Sadıkoğlu

