Ömer Seyfettin Hikâyeler

Künye: Ömer Seyfettin, Hikâyeler 1-2, Haz: Hülya Argunşah, İstanbul: Dergâh Yayınları, 1. Baskı, 2020.

***

Ah keşke ölseydim, keşke beni de öldürseler, mahvetselerdi… Şüphe yok ki daha memnun olacaktım. Zannediyorum ki yanımdan geçenler yüzüme tükürmemek için zapt-ı nefse çalışıyor. Hele bugünkü işittiklerim. Halktan göreceğim şey yalnız tahkir olsa… yine razıyım. Ahmet öyle ehemmiyetsiz şeylerden utanır takımından değil… Elhamdülillah namus, vicdan, hamiyet kelimelerinin gölgelerine bile malik değilim… Fakat korkuyorum… Beni tutacaklar, tevkif edeceklermiş. İşte ben bundan korkuyorum. (Yaşasın Dolap, C.1 s. 109)

Unutmak, maziye lakayt kalmak, ehemmiyet vermemek istiyorum. Fakat mümkün mü?.. Hislerimize, fikirlerimize galebeyi arzu etmek kadar masumane bir hülya olamaz. Unutmak istedikçe daha ziyade Efser’i ve Bidar’ı düşünüyorum. Yeisimi en ziyade teşdit eden şey hiç kabahatimin olmamasına itminanımdır. Ben ne yaptım? Binlerce sene evvel bir başkası tarafından izhar olunmuş bir hadise-i şevk ü aşkı, haberim olmadan, gayrıihtiyari tekrar ettim. Cevf-i maziyi, meşime-i leyl-i tarihi dolduran nâmütenahi vakayiden birisi benim başımda tekerrür etti. Ah, söyleyiniz, hiç kabahatim, amdî addolunabilecek bir cürmüm var mı? Bu ezeli tekerrüre ben nasıl mâni olabilirdim? (Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür!, C.1 s. 187)

Sevinç ve saadetten mahrum kadınlar, Türk kadınları mı? dedi, hayır, hayır, hayır. Türk kadınları asla sevinç ve saadetten mahrum değildiler. Sevinç ve saadetten mahrum olanlar sizsiniz. Şimdiki kadınlar… Siz bozuldunuz. Siz büyük annelerinize benzemediniz. Ah biz… gençken ne kadar mesut idik. Bütün meşguliyetimiz eğlence ve neşe idi. Bahar, şu arkamda bahar, bizi sevinçten deli ederdi. Şimdi siz bunları görmüyorsunuz, siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşünüyor, kabarıyor, soluyor, soluyor, hırçın, berbat, tahammül olunmaz bir mahluk oluyorsunuz… (Bahar ve Kelebekler, C.1 s. 191-192)

Ben, zavallı defterciğim, yine seni kitaplarımın altından bulup çıkarıyorum. Altı aydır boş duruyordum. İhtimal yine sana tevdi edilecek mühim vakalar hudus edecek. Bir ‘suitefehhüm’ korkusuyla kimseye, en genç fikirli, en yeni kafa bir arkadaşa söylenemeyecek şeyleri senin bîtaraf ve taassuptan âri, pak ve beyaz sahifelerine yazabilir ve müteselli olurum. Yüzlerce sahifelerin doldu. En kanlı ve feci sahneleri sana yazdım. Müteessir olmak için seni okudum. Yaşadıkça benim refikim olacaksın. (İrtica Haberi, C.1 s. 221)

Bu serin ve karanlık eylül gecesinin yıldızsız seması altında meyus ve muztarip Selanik, sanki gündüzki nümayişlerden, heyecanlardan, gürültülerden yorulmuş gibi, baygın ve sakin uyuyordu. Rıhtım tenha idi… Olimpos Palas’ın, Kristal’in, Splandit Palas’ın, diğer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştü. Katolik kilisesinin hâkim ve müstevli çanı saat üçü vuruyor, hiddetli bir ahenkle bazı yavaşlanarak, bazı coşarak devam eden haris tanîni karanlıklara yayılıyor, altınlı iktisat ve menfaat rüyaları gören müsterih Yahudi mahallelerinin üzerinde dalgalanıyor, sonra ta yukarılara, mert ve sessiz Türk mahallesinin sık ve geniş çatılarına doğru yükseliyordu. (Primo Türk Çocuğu, C.1 s. 249)

Artık herifin münasebetsizliğine dayanamadım. İki aylık borcumu vermeyeceğimi söyledim. Cevap olarak benim bütün eşyalarımı, yatağımı, kitaplarımı zaptettiğini söylemesin mi?.. Boğazına sarılacağım geldi. Lakin artık meşrutiyetti. Böylece vahşice ve barbarca bir hareketin benden çıkması, doğrusu gençliğe, meşrutiyete, ilme, insaniyete leke olabilirdi. Ah, kendimi tutmak için nasıl dişlerimi sıktım. Gıcırdarken “çatt!..” dedi. Üst sıra dişlerimin sağdan üçüncüsü kırılmasın mı? Hiddetimin dehşetinden kendim de korktum. Tekrar caddeye doğru kaçmaya başladım. Mesut, arkamdan küfürleri basıyordu. (Gayet Büyük Bir Adam, C.1 s. 371)

İnsan ne tuhaftır!.. Fikrine, ümidine, arzusuna muhalif bir şeye rast gelince hemen bozulur. Doktorun o kadar sevdiğim kahramanımı beğenmeyişi âdeta gücüme gitti. Bir an sustum. Eseri takdir edilmeyen bir sanatkâr elemi duydum. Bu elem, biraz mateme benzer. Sevgili evladının kıymetsizliğini, tahkir edildiğini, öldürüldüğünü gören zavallı bir babacığın matemine… Evet, doktorun sanattan, ruhun rebabî ihtiyacından haberi yoktu. Bilmiyordu ki sanatkâr, hâl içinde mefkuresini olanca heyecanıyla duyamayınca romantik maziye döner. Orada ezeli efsanelerini yaşayan binlerce tayf vardır. Bu tayflara tarihin hayalinde renkler, şekiller verir. Onlara meftun olur. Destanlarını terennüm eder. (Kaç Yerinden?, C.1 s. 544)

Bu telgrafçılık âlemi başka bir âlemdir. Makinenin başında yalnız bulunduğunuz hâlde fersahlarla uzaktaki bir meslektaşınızla daimî bir temasta bulunursunuz. Birbirinizi görmeden bu temas o kadar sıkışır ki, o kadar büyür ki… hatta bazen birbirinize darılır, barışırsınız. Evvela isminizi, yaşınızı, evli misiniz, bekâr mısınız gibi içinizi dışınızı soran bir arkadaş, bir hafta sonra en teklifsiz muhiplerinizin soramayacağı şeyleri sizden sorar. Ben, bu hâli bildiğim için telgraf musahabelerinde kısa cevaplar veriyor, onların gevezeliklerini soğuk bir ciddiyet içinde boğuyordum. (Topuz, C.1 s. 684)

Birden fâniliğin yesini dayanılmaz bir kum sancısı acılığıyla duydum. Kendimi teselli için artık önümdeki altmışlık müşteriyi küçültmeye başlıyor, gençleştiriyor, kabak gibi çıplak kafasından gür kâküller fışkırtıyor, çökük yanaklarını pembeleştiriyor, bıyıklarını kumrallaştırıyor, soluk dudaklarına kuş kirazı rengi veriyordum!.. Makaslar ezeli çıkırtılarına devam ediyor, her tarafı beyaz boyalı salonun ciddi sükûnunu lacivert tersane esvaplı gayet küçük, sıska çırağın “alesta” diye cevap verdiği “nero…zesto!” naralarından başka bir şey bozmuyordu. Ansızın sokağa bakan pencerelerin camları zangır zangır yerinden oynadı. Birden zelzele oldu sandık. Makaslar sustu. Müşteriler, berberler, ben, arkadaşım, küçük çırak, gişedeki narin kızcağız, uzun endam aynasına akseden hayallerimiz, hep birden kapıya baktık. Yüreğimiz ağzımıza geldi. (Cesaret, C.1 s. 759)

Benim fikrimce dünyadaki insanların hepsi romancı… Lakin bir kısmı roman yazıyor, bir kısmı roman yapıyor, daha doğrusu yazılanları oynuyor. Yazanlarla oynayanlar arasında pek büyük bir fark yok. Yazanlar: Tahrirî rejisör… Oynayanlar: Şifahî aktör! Hayat, hiç perdesi kapanmayan bir sahne… Fakat bazen dekor uymuyor. O vakit aktör yahut aktris işi meddahlığa vuruyor. (Harem, C.1 s. 862)

Uyumak azmiyle gözlerimi sıkı sıkıya kapadım. Yüzükoyun döndüm. Pis, cılız bir domuz sürüsü önünden cesur ecdadımın, yiğit kan kardeşlerimin, saf milletimin kavukları düşerek, atları arabaları bataklıklara saplanarak, topları tüfekleri, kadınları kızları, çolukları çocukları yollara dökülerek bir çılgın ordusu hâlinde kaçıştıklarını görüyor gibi oluyordum. Ah, evet, o gece hiç uyuyamadım! (Tuhaf Bir Zulüm, C.2 s. 42)

Mestan Ağa doğduğu büyüdüğü Edirne’de ‘Çingene’ olarak yaşamaya tahammül edemedi. Gurbet diyarında ‘Arap’ gibi dolaşmaya karar verdi. Yüzü, yağlı karadan koyu bir renkteydi. Beyazı sapsarı olan gözleri pek büyük, pek parlaktı. Çember bir sakal bıraktı. Başına bir abani sarık sardı. İstanbul’a geldi. Adını ‘Abdülmennan’ koymuştu. At pazarında, eşek alışverişinde herkes onu hacı zannediyordu. Çingeneliğini belli etmemek için daima taassup taslar, beş vakit namazlarını kalabalık camilerde kılar, ayakta besmelesiz su içmez, ezanı işitince “Aziz Allah, şefaat ya Resulallah” diye hemen sözünü keserdi. Bütün hülyası biraz para yapıp uzak bir Anadolu kasabasında garip bir Mekkeli gibi yerleşmek, beyaz bir Türk kızıyla evlenerek şu kötü Çingenelikten yakayı adamakıllı sıyırmaktı. İstanbul bu niyeti için tehlikeliydi. Edirne’den sık sık gelip giden oluyordu. Bursa’ya düştü. Orasını da emin bulmadı. Nihayet Çanakkale’ye indi. (Deve, C.2 s.159)

‘Ling-yu’ gayet akıllı, gayet ihtiyar bir fağfurdu. O kadar terakkiyi severdi ki halkın mazı ile hiçbir alakası kalmamasını temin için bütün Çin’in eski kitaplarını, eski kütüphanelerini yaktırmıştı. Çinliler âdeta onun uluhiyetine bile inanır gibi oluyorlardı. “Ling-yu dünyada Allah’ın dehasından bir numunedir!” Kavga gürültü çıkıp mahallelerin, köylerin asayişi bozulmasın diye afyon tarlalarını şenlendirmiş, esrarı, haşhaşı mübah ilan etmişti. Devri rüyasız, yorgun bir uyku gibi geçiyordu. Herkes kendi dalgasında yaşıyor, “Dünya var imiş yâ ki yok imiş ne umurun!” felsefesi âdeta bir nas telakki ediliyordu. Fakat bir sabah fağfurun afyonu patladı. (Herkesin İçtiği Su, C.2 s.371)

Mümeyyiz Kanun-ı Esasi’nin zaten mevcut olduğunu, her sene resmî salnamenin en başına basıldığını söylüyorken kalemin müdürü girdi. Bu şişman, esmer, fikri son derece mahdut bir beydi. Kalem bugün nasılsa erken uğramıştı. Zira yaz kış Büyükada’da oturduğu için öğle paydosundan on dakika evvel gelir, öğle paydosu daha bitmeden kalkar giderdi. Mabeyne mensup bir adama mensup bir kadının sütkardeşine mensupluk sayesinde devamsızlığı bir kusur sayılmıyordu. (Hürriyete Layık Bir Kahraman, C.2 s. 428)

Akşama kadar hemen sanatın yarı esrarını bana anlattı. “Lokantacılıktan maksat el âlemi doyurmak değil, kendini doyurmaktır” diyordu. Havyara varıncaya kadar neden yapıldığını öğrendim. Okkasını sekiz on liraya yediğimiz o nefis havyarlar meğerse hep öküz dalağından yapılırmış… Hele bir portakal şurubu reçetesini tarif etti… “Kavunların çürük tarafları çıkarılıp sıkılacak, bu koku için. Helvacı kabağının kabukları renk için… Biraz da asit… Sonra alabildiğine su, babam su…” Tatlılar için münhasıran sakarin kullanıyordu. Maydanozlar, salatalar, soslar, hâsılı önümüze ne gelirse bizim zannettiğimiz şeylerden pek başka, pek hasis maddelerden yapılıyordu. (Lokanta Esrarı, C.2 s. 522-523)

Dün seni gördüm. Gayrıihtiyari avazım çıktığı kadar “A, aa…” diye haykırdım. Eğer araban hızla uzaklaşmasaydı mutlaka üzerine atılacak, seni kurtaracaktım. Aşağısı sefalet uçurumu olan çiçekli bir yarın kenarında sana rast gelmek… Bu benim için ne derin bir elem oldu. Söyle, nereye gidiyordun? Sultantepesi’ndeki, kaldırımlarında otlar biten tenha sokağın masum fakir kızı! Temiz, mütevazı, sakin, vakur, mukaddes yuvanın masum yavrusu! Söyle, nereye gidiyordun? (Uçurumun Kenarında, s. C.2 656)

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir