
Her yazar bir dertle kaleme sarılır. Yazarı masanın başına geçiren, kalemi eline aldıran gizli kuvvet, aslında derdini bir başkasına açma arzusudur. Kalemle kâğıt, sırrıdır bu yüzden. Yazar yüreğinde ne taşıyorsa onu döker okurun gönül sofrasına. Kimi zaman çocuk ağlamasıdır bu, kimi zaman bir şehit haberi, kimi zaman da kendiyle kavgasının dışavurumu. Samet Çıldan’ın geçtiğimiz yıllarda okurla buluşan Kuşlar Kıraathanesi adlı kitabı da işte böyle bir derdin semeresi. Kitap, “Bu memleketin eli kalem tutanları, bu vatan evlatlarına çok şey borçlu” sözü üzerine kurulmuş on yedi hikâyeyle örülü. Bu hikâyeler; yazarın çağa ve günümüz sorunlarına şahitlik ederken, farklı yörelerden insanların zaman ve hayatla kurdukları anlam dünyalarını da gözler önüne serer. Yazar, hikâyelerini bir köy kahvesinde yıllar sonra karşılaştığı eski bir dostuyla konuşur gibi tüm samimiyetiyle usulca sokulup anlatır okura. Hikâyelerin bu denli içten, bu denli dokunaklı olmasının sırrı, Çıldan’ın satırlarında bu topraklarda hâlâ kalbinin safiyetini muhafaza eden, güzel duygular beslemekten geri durmayan insanlara rastlamamızdır. Onları tanıdıkça kendimizden bir parça buluruz âdeta. Bir ninenin duasında, kadınların sofra telaşında, bir türkünün kıyısında unuttuğumuz ne varsa, Çıldan’ın hikâyeleriyle yeniden hatırlarız.
Kuşlar Kıraathanesi ismi başlı başına bir poetikadır zannımca. Çünkü Kıraathane, Anadolu’nun kadim söz meclisidir; dertlerin, duaların, kahkahaların ve sessizliklerin birbirine karıştığı bir duraktır. Kuşlar ise özgürlüğün, hafifliğin ve göğe yakın olmanın nişanesi… Bu iki kelime bir araya geldiğinde ise ortaya şöyle bir mana çıkabilir: Burası yerle göğün, kökle kanadın, ağırlıkla ferahlığın buluştuğu bir eşiktir. Öyle ki ağır meseleler sanki usulca fısıldanır kulağa; uçarı sanılan şeyler ise derin bir ciddiyetle ele alınır. Kitap, yazarın hikâye avına çıktığı bir iç seyahati andırır. Lâkin bu av, dışarıda değil, içeride vuku bulur: Belleğin kıvrımlarında, gözlemin inceliklerinde, yaşanmışlıkların tortusunda ve o yaşanmışlıkların hayalle harmanlandığı bir yaratılış sürecinde. Samet Çıldan, hikâyelerini derlerken göçmen bir kuş misali insan hallerinin coğrafyasında uçar, konar, dinlenir ve gördüklerini hikâye yuvasına taşır. Bu tavır, Türk hikâyeciliğinin köklerindeki anlatıcı gezgin veya ozan geleneğinin modern ve son derece şahsî bir tezahürüdür. Nasıl ki Sait Faik’in balıkçısı İstanbul’un sularına ağ atar, Çıldan da gündelik hayatın sıradan görünen akışında, derinlerde kımıldayan anlamları yakalar.
Kahkaha, Şizofreni, Yolcu, Çepit gibi hikâyelerden anlaşılır ki yazar, karşısına çıkan her insana “acaba bundan da bir hikâye çıkar mı” nazarıyla bakar. “Her insan bir âlem ve her âlem bir hikâye” görüşü hâkimdir satır aralarında. Dahası, oluşturduğu karakterlerin tamamında korkusuz, içten pazarlıksız, yargılamayan, niyet okumayan insanlar yer alır. Çıldan, hikâyelerinde bu temiz yüzlü, ilahî hayatla huzur bulan samimi gönüllerin özlemini ve hasretini çeker sanki. Seyyar Lahmacun ve Sofra hikâyelerinden yola çıkarak söylenebilir ki namaz kılan, abdestli, dili dualı gönüller huzuru bulmuş insanlardır. Günümüz insanında giderek kaybettiğimiz bir kelime olan huzur, belki kimilerine inandırıcılıktan uzak görünebilir. Fakat dünyada hâlâ böyle güzel insanların yaşadığını bilmek ya da en azından varlığına dair ümit beslemek, içimize bir sıcaklık yayar.
Kuşlar Kıraathanesi, her şeyden önce bir dil işçiliği örneğidir. İnce eleyip sık dokunmuş, duru bir Türkçeyle vücut bulmuştur. Her cümle kendi ağırlığını taşıyor ama okuru yormuyor. Kelimeler özenle seçilmiştir fakat gösterişten beridir. Metinleri bu kadar akıcı kılan, olay örgüsünden ziyade işte bu dil lezzetidir. Okur, hikâyede kaybolurken aslında Türkçenin imkânlarıyla da yeniden tanışır farkına varmadan. Yazarın derdi, bayrak çatısı altında tozlu raflara terk edilmiş gibi görünen Türkçeyi yeniden canlandırmak, ona nefes aldırmak niyetindedir sanki. Bunu yaparken de dili bir müze nesnesi gibi değil, yaşayan, nefes alan, acıyan ve seven bir varlık olarak ele alır. Bir de yazarın okuru içine hapseden üslubu var ki, okura karşı takınılan nazik, hürmetkâr, âdeta o eski zaman edası… Sanki bir büyüğümüz karşımıza geçmiş, geçmişini yaşatmak ister gibi konuşmakta. Bu dil, o kadar samimi, o kadar içten ki ister istemez bırakıyorsunuz kendinizi. Hikâyeler ilerledikçe, eski bir fotoğraf albümünü karıştırıyor gibi oluyorsunuz. Kimi zaman bir köy odasında buluyorsunuz kendinizi, kimi zaman bir sokak arasında. Ama her seferinde yaşanılan kültürün hoş ve nahif bir aktarımı görünüyor satırlarda. Sanki bir türkü mırıldanıyor içimizden biri, sanki bir sigaranın dumanında kaybolup gidiyor yıllar… Hikâyelerin bütününde ise geçmişe dair saf ve berrak bir özlem dikkat çeker. Yazar, günümüz modernitesini ve beraberinde getirdiği sorunları ironik bir dille aktarmaya çalışır. Biz Kalmak hikâyesinde bu eleştiri açıkça görülür: Açılan kafe, kültürü devam ettirme niyetiyle yola çıkar ama bir bakmışsınız modernitenin ve Fransız tasarımların gölgesinde kalmıştır. İşte bu serzeniş, yazarın moderniteye karşı duruşunun en bariz örneğidir. Benzer bir cesareti Ayet hikâyesinde de buluruz. Burada İslam kimliği altında insanımızın geldiği noktayı sorgular, üstelik bunu yaparken ödün vermez. Ancak yazar, eskiyi yüceltirken yeniyi tümden reddetmez; samimiyetten uzaklaşan her şeye karşı tedirgin bir hassasiyet taşır sadece.
Kitaba ismini veren hikâye ise anlaşılacağı üzere Kuşlar Kıraathanesi’nde geçen bir durum hikâyesidir. Vehbi Dayı üzerinden, halkın dış politika algısını, jeopolitik hayal kırıklıklarını ve kimlik tartışmalarını ironik bir dille aktarır. Vehbi Dayı’nın öfkesi ve haykırışı, aslında bir kesimin özetidir. Onun “Adriyatik’siz ve Çin Seddi’siz bir hayal kuranlar” söylemi, Türkiye’yi geniş coğrafyasıyla bağını koparan, onu sadece bugünkü sınırlarına hapseden bir anlayışa yönelik eleştiridir. Bu noktada yazarın Şizofreni hikâyesinde okura armağan ettiği Ötesini Söylemeyeceğim şiiriyle kurulabilecek bir bağ dikkat çeker. Her iki metin de geçmişin kenara itildiği, moderniteyle birlikte inşa edilen yüksek duvarların gölgesinde sıkışıp kalan bir zihniyeti sorgular. Vehbi Dayı’nın hayıflandığı şey, aslında hafızasız bırakılmış bir geleceğin sınırlarıdır.
Son tahlilde Çıldan, sanki okurla aynı masaya oturmuş, söze doğrudan girmiş biridir. Dili, Türk öyküsünün büyük çınarlarından Memduh Şevket Esendal’ın duru, yapmacıksız anlatımının çağdaş bir nefesle kaleme alınışına benzetilebilir. Yazar, “kurmaca cübbesi”ni çıkarıp kendi teniyle yazıyordur sanki. Bu, aradaki bütün maskeleri, anlatıcı oyunlarını, üslup kalkanlarını bir kenara bırakmak demektir. Artık hikâyedeki karakterin sesiyle değil, kendi nefesiyle konuşur yazar. Kelimelerin altında başka bir metin yoktur; çünkü deri, metnin ta kendisi olmuştur. Bu, bir güven inşasıdır; okur, kendisiyle oyun oynanmadığını hisseder. Kitabın dili, sıradan olanın, küçük anların, iç hesaplaşmaların ve sessiz farkındalıkların hakikatini kelimelere dökebilmesinde gizlidir. Bu, hem yazar hem de okur için büyük bir huzur ve itimat duygusu oluşturur. Çünkü okur, kendini güvenle bırakabileceği bir anlatıcıyla karşı karşıyadır. Kuşlar Kıraathanesi bu toprakların sesine kulak veren bir duruştur. Edebiyatın bazen unuttuğu en esaslı meziyetlere; samimiyete, hakikate ve okura duyulan saygıya sımsıkı tutunur. Bu memleketin eli kalem tutanları, bu vatan evlatlarına çok şey borçlu olduğunu bilen bir kitaptır Kuşlar Kıraathanesi.
Sinem Çağlancı


1 Yorum