
“Aslanlar kendi tarihlerini yazana dek, av hikâyeleri hep avcıları övecektir.”
Afrika Atasözü
Batılı oryantalistlerin Doğu hakkında ürettiği metinlerin ortak özelliği bilgi birikimine, derinlikli araştırmaya dayanmaması ve belli önyargılarla varsayımlar üzerine inşa edilmesidir. Edward Said’in önemli eseri Oryantalizm ile bu metinler hem eleştiri konusu oldu hem de bu alanda çalışan araştırmacılar tarafından da kritiğe tabi tutuldu. Neticede oryantalist mantıkla üretilen tüm eserlerin –özellikle de sahip oldukları alt metinlerle- aslında Batı medeniyetinin ya da dünyasının Doğu’yu bir başka ifadeyle ötekini tanımak yerine tanımlayan, anlamak yerine kurgulayan özellikte oldukları daha iyi anlaşıldı. Bizim de eleştirdiğimiz bu tarz oryantalist metinler, şarkiyatçı kafanın ürettiği Doğu’yu, Ötekini, İslâm’ı, Müslümanları, Osmanlı’yı ve Türk’ü tek bir bütün olarak görür. Bu metinleri kaleme alan seyyahlar, gezginler, din adamları ya da devlet görevlileri Doğu dünyasını sahip olduğu kültürel çeşitlilik, etnik ve coğrafi farklar açısından ele almaz. Batı anlayışına göre Doğu dışa kapalıdır, geri kalmıştır, bu anlamda da barbar ya da vahşidir ve medeniyetten uzaktır. Daha da kötüsü zamanın dışında kalan bu dünya modernleşmeye(!) de kapalıdır! Bu, Batı’nın kendi dışındaki her şeyi ötekileştirmesi, indirgemeci bir tavırla gerçeği basitleştirerek deforme etmesinden başka bir şey değildir.
Batılı seyyahların bir başka özelliği de gezip gördüğü yerler üzerinden ürettikleri metinlerle sunî bir “biz” ve “öteki” ikiliği oluşturmasıdır. Bu metinler Batı dünyasını “medeni, rasyonel, ilerici ve dinamik” olarak resmederken Doğu’yu da “barbar, vahşi, irrasyonel, durağan, tembel ve egzotik” olarak sunar. Bahsettiğimiz ikilik de bu noktada ortaya çıkar. Bu anlamda Doğu farklı bir medeniyet ve kültür mekânı değildir. Onun yerine Batı’nın kendi kimliğini tanımlamak için kullandığı bir çeşit aynadır ama bu ayna da negatiftir.
Batı’nın Çarpıtmaları
Yine şarkiyatçı mantığa baktığımızda öteki olarak gördüğü ve kurguladığı Doğu’ya karşı kendi üstünlüğünü vurgulama kaygısını fark ederiz. Zira Batı’nın Doğu’ya karşı dünden bugüne yaptıkları nedeniyle belki de en çok ihtiyacı olan şey mutlaka kendi varlığını meşrulaştırmasıdır. Aksi takdirde Doğu ile her karşılaşmasında varlığının meşruiyeti sorgulanacaktır. Meselenin bu boyutu sandığımızdan çok daha önemlidir zira Oryantalist söylemin yaptığı en önemli şey, Batı anlayışının ya da aklının Doğu üzerinde siyasi, ekonomik ve kültürel hegemonyasını meşrulaştıran zemin sunmasıdır. Bu zemin sayesindedir ki, Batılı güçler Doğu toplumlarının kendilerine özgü bilgi ve değer sistemlerini, toplumsal düzenlerini ve yaşam biçimlerini bilerek “geri kalmış” ya da “akıldışı” olarak yaftaladılar. Bu kasıtlı çarpıtma, Batı’nın kendi ekonomik, siyasi ve stratejik çıkarlarını merkeze alan emperyalist müdahalelerini ve güç dengesizliğini “medenileştirme” bahanesiyle maskelemek için kullanılan sinsi bir ideolojik araçtan başka bir şey değildi. Bu söylem tarih boyunca Batı’nın dünya üzerindeki egemenliğini güçlendiren ve ülkeler arasındaki adaletsizliği artıran temel bir araç oldu.
Yine Oryantalist metinlerde en çok dikkatimizi çeken bir başka hususa da değinmek istiyoruz. Okuduğumuz ve incelediğimiz metinlerin neredeyse tamamında Doğu, her zaman “gizemli, şehvetli, masalsı ve egzotik” bir yer olarak tasvir ediliyor. Bu romantize edilmiş bakış açısının sonucu ise Doğu’nun gerçek sorunlarını, toplumsal yapısını ve siyasi dinamiklerini göz ardı ederek onu Batılı izleyici için bir fantezi dünyası haline getirmektir. Kadınların haremlerde cariyeler olarak sunulması ya da erkeklerin tütün içen tembel adamlar, despot veya kavgacı olarak tasvir edilmesi bu egzotizmin en canlı örneklerindendir. Burada incelediğimiz oryantalist metinlerde okuyucunun da görebileceği gibi Doğu, genellikle Batı’nın eylemlerine maruz kalan, pasif bir nesne olarak tasvir ediliyor. Yine Doğu insanının şahsi iradesi, tarihî aktörlüğü ve özerk kimliği göz ardı ediliyor. Doğu hakkında konuşan, onu temsil eden ve ona anlam yükleyen ise daima Batılı seyyah, gezgin, din adamları ve devlet görevlileri oluyor. Bahsettiğimiz bu tek taraflı temsil, Batı’nın Doğu üzerindeki “bilme” ve “tanımlama” tekelini pekiştirir ve Doğu’nun kendi sesini ve öznelliğini boğar. Böylece, Batı’nın çizdiği bu pasifize edilmiş görüntü, sömürgeci müdahaleler ve tahakküm için ideal zemin hazırlar. Çünkü pasif bir özne, her zaman müdahaleye açık ve itiraz etmeyecek “öteki” konumundadır. Bu durum, Batı’nın kendini ilerici ve aktif bir medeniyet olarak sunmasının Doğu’yu ise statik ve geriye dönük bir imgeye hapsetme stratejisinin ayrılmaz parçasıdır. Bu anlamda da oryantalist zihniyetin ürettiği bu metinlerin rolünün Batı sömürgeci zihniyetinde aslında ne kadar önemli rol oynadığını da yeniden görmüş oluruz.
Bir Kimlik İnşası
Oryantalist metinlerin metin temelli ve klişeleşmiş bilgi üretimine dayanması da dikkat çekicidir. Zira bu metinler, Doğu hakkındaki bilgiyi genellikle önceki Batılı metinlerden ve klişelerden türetiyor. Bu durum, Doğu’nun gerçek hayattaki deneyimleri, güncel gelişmeleri veya içeriden bakış açıları yerine, nesiller boyu aktarılan basmakalıp imgelerin yeniden üretilmesine yol açıyor. Sahadan edinilen derin ve güncel bilgiler yerine, çalışma odasında masa başında ya da kütüphanelerde hatırlanabildiği kadarıyla ve üstün körü yazılmış taraflı metinler temel alınıyor. Özellikle son dönem oryantalist metinlerde gözlemlediğimiz bir başka tehlikeli eğilim ise korku ve tehdit algısı oluşturma durumudur. Burada Doğu -ki genellikle İslâm dünyası ile özdeşleştirilir- Batı için bir tehdit unsuru, terörün veya fanatizmin kaynağı olarak gösterilmeye çalışılıyor. Bahsettiğimiz bu özellikler, oryantalist metinlerin sadece “Doğu hakkında yazılanlar” olmadığını, aynı zamanda Batı’nın kendi kimliğini ve iktidar konumunu pekiştirmek için Doğu’yu nasıl kullandığını, kurgulamaya çalıştığını da gösteriyor.
Oryantalist Metinler
19. yüzyıl İngiliz gezgini Alexander William Kinglake‘in Eothen adlı eseri, bir seyahatname olmasına rağmen klasik oryantalist bakış açısını çok net yansıtır. Kinglake, Ortadoğu ve Anadolu seyahatleri boyunca karşılaştığı Doğu’yu, Batı’nın üstünlüğünü ve rasyonelliğini vurgulayan bir perspektiften yorumlar. Kinglake, seyahatnamesinde yerel halkı genellikle “geri kalmış, pasif” ve “ilkel” olarak betimler. Buna karşın kendi Batılı kimliğini ve medeniyetini ise yüceltir. Belki de bu anlamda mektuplara ek olarak A. W. Kinglake’in Eothen isimli seyahatnamesi için seyahat edebiyatının oryantalist söylemi nasıl yaydığını görmek açısından en iyi örnektir.
Yine çok önemli olduğunu düşündüğümüz bazı farklı örnekler vererek Batı medeniyetinin entelektüel zihinlerinin de oryantalistlerden farklı olmadığını, Doğu’ya dair düşünce üretme meselesinde aslında onlardan ayrı düşünmediğini gösterelim. Bu anlamda belki de en güzel örneklerden birisi ünlü Fransız yazar Gustave Flaubert‘in Mısır seyahati sırasında yazdığı mektuplar ve tuttuğu notlardır. Doğu Seyahati adıyla Türkçeye de çevrilen bu notlar onun Doğu’ya bakış açısını ve edebi oryantalizmin önemli örneklerini içermesi açısından faydalı olduğunu düşünüyoruz. Flaubert, Doğu’yu genellikle şehvetin, egzotizmin ve düşsel bir dünyanın kaynağı olarak tasvir eder. Özellikle Doğu kadınlarına dair tasvirleri, Batılı erkeklerin oryantalist fantezilerini ve cinsel çekimlerini yansıtır. Bu metinler, edebiyat ve kişisel gözlemler aracılığıyla oryantalist klişelerin nasıl pekiştiğini görmek için değerli birer kaynaktır. Kısacası Flaubert’in bu seyahatnamesi, oryantalist literatüre hem sanatsal hem de siyasal bir katkı sağlamıştır. Eserin, yazıldığı dönemden 20. yüzyıla kadar edebî değerinin yanı sıra, oryantalizm etrafındaki birçok tartışmanın odağında yer aldığını da görürüz.
Tanıdık İsimler, Tanıdık Yüzler
Fransız edebiyatının bir diğer ünlü kalemi, romantik şair ve yazar Gérard de Nerval de doğu seyahatine çıkan ve mektuplar yazan bir isimdir. Nerval’in Doğu’ya bakışı, Flaubert’in şehvetli ve daha doğrudan gözlemlerinden ziyade mistik, rüya gibi, ezoterik ve melankolik bir Doğu imgesi sunuyor. Doğu’yu kendi kişisel ve ruhsal arayışının bir parçası olarak görür ve bu nedenle eserinde gerçeklik ile fantezi arasındaki sınırları bulanıklaştırır. Bu yaklaşım, Doğu’yu yine Batılı bir öteki olarak, ancak bu kez daha çok Batı’nın rasyonel dünyasının karşısına konumlandırılan bir gizem ve spiritüellik kaynağı olarak kurgulaması sebebiyle oryantalist özellikler içerir. Buna şairin melankolik durumu ve ruh sağlığının bozukluğu da etki etmiş olabilir elbette. Batı dünyasından bazı isimler ise meseleyi daha derinleştiren, oryantalizme direk hizmet eden bir zihinle karşımıza çıkar. Oryantalizm kitabının yazarı olan Edward Said de kendi eserinde bu isimleri sert bir şekilde eleştirir. Onun eleştiri odağının merkezinde yer alan isimler sıradan seyyahlar ya da gezginler de değildir. 18. yüzyıl sonlarından başlayarak Arapça, Farsça ve diğer Doğu dilleri üzerine yoğunlaşan filologlar ile akademik çevrelerdir. Said, bu kesimlerin Doğu’yu durağan, değişime kapalı ve yalnızca Batı’nın incelemesi gereken bir nesne olarak konumlandırmalarını sorgular. Özellikle dilbilimsel yaklaşımların, Doğu’nun özünü çarpıttığını ve Batılı önyargıları pekiştirdiğini dile getirir.
Sonuç olarak bu bağlamda Edward Said, Antoine Galland’ı, Binbir Gece Masallarının Batı’ya uyarlanmış versiyonlarıyla Doğu’ya dair egzotik ve fantastik imgelerin yayılmasına öncülük ettiği için eleştirir. Sylvestre de Sacy’nin önemli bir Arapça ve Farsça filoloğu olmasına rağmen, eserlerinde Doğu’yu Batı’nın bilimsel kategorilerine hapsederek onu canlı ve dinamik bir kültür olmaktan çıkardığını savunur. Ancak Said burada Sacy’nin ünlü bir oryantalist olduğu gerçeğini görse yine de onu böyle eleştirir miydi bilmiyoruz. Said’in eleştirilerine hedef olan bir diğer isim ise bizim yakından tanıdığımız birisi aslında: Fransız filozof ve filolog Ernest Renan. İslâm’a ve Müslümanlara her fırsatta saldıran Renan, özellikle ırksal teorileri ve Semitik diller ile Aryan dilleri arasındaki ayrımı kullanarak Doğu halklarını aşağılayan yaklaşımları nedeniyle Said tarafından sert şekilde eleştirilir. Renan’ın Doğu’yu geriye, Batı’yı ise ileriye dönük olarak konumlandırması, Said’in başlıca eleştiri noktalarından biridir.
Son bir isim olarak Edward William Lane ve kaleme aldığı Modern Mısırlıların Adet ve Gelenekleri adlı eserinden de kısaca bahsedelim. Lane’in eseri Mısır hakkında detaylı bilgiler sunmasına rağmen Edward Said, gözlemlerini “nesnel” bir bakış açısıyla değil, Batılı bir üstünlük ve kontrol arayışıyla yaptığını tespit ettiği için eleştirir.
Neticede 2026 yılına geldiğimizde karşılaştığımız yakıcı gerçek şu ki, Oryantalizm bugün sadece eski kitaplarda, sararmış sayfalarda kalmış bir düşünce değildir. Batı medeniyeti, modern zamanlarda bile, kendi merkeziliğini korumak için eski anlatıları güncelliyor. Bugünün medya dili, siyasal söylemleri ve hatta bilimsel anlatıları bile çoğu zaman bu bahsettiğimiz o eski önyargının ve üstünlük kompleksinin yeni biçimleridir. Hâlâ çoğu Batılı anlatıda Doğu, anlamaktan çok anlamlandırılan, diyaloga açılmayan, ancak tanımlanan bir öteki olarak varlığını sürdürüyor. Oryantalist mantıkla üretilen bu eserleri okuyanlar, metinlerin yazıldığı akla, o aklın ardındaki tarihî ve kültürel çıkar ağlarına da dikkat etmeliler. Bunun da yanında anlatının kim için ve ne amaçla üretildiği de sorgulanmalıdır. Her anlatı, bir ideolojinin, bir çıkarın, bazen de bir korkunun ürünüdür. O nedenle bu sayfaları okurken yalnızca tarihin değil, bugünün de nasıl kurgulandığını, hangi sesi öne çıkardığını, hangi sesi bastırdığını sorgulamalı. Gerçek özgürlük, anlatılanı sorgulamak ve gerekirse o anlatıyı reddedebilmektir.
Davut Bayraklı

