
Yazarken ben neysem ve ben olarak tutunduğum her neyse onu bırakmadan devam etmeye çalıştıkça kendim ayağıma dolanıyorum. Yazdıklarıma şahit tutmaya başladığım günden beri böyle. Oysa kendi kendime ırlarken her şey ne kadar kolaydı. O ana mahsus; yürüdüğüm yola bakmadan, zihnimdekini ölçüp tartmadan, biri incinir mi, ben incinir miyim diye düşünmeden, sözü gelişine savuran bir neşem de vardı üstelik. Kelimeler, hiç nazlanmadan, beni uğraştırmadan aralarında bir ritme ulaşıyor, bana orkestranın başında durmak kalıyordu. Bundan bin sene evvel, yazı vasıtasıyla henüz ötekiyle tanışmadan önceki vaziyetim buydu. Sonra güvenli bir mesafede durup gıptayla izlediğim insanlarla tanıştım. İsimlerini bir bir zikretmeyeceğim. Yazmanın terbiye biçimi olduğunu, asıl terbiyenin de insanlarla iletişim hâlindeyken göründüğünü, birtakım olayların ardından onlara çekilince anladım. O zaman sivri ve zayıf yanlarım gözüme batmaya başladı. Yazmak mesele değildi belki ama ihtimaller panayırı içinde boğulduğumu hissettiğim zamanlar çok oluyordu. Bu işi hevesle, yazdıklarına sahip çıkarak yapanlara bakınca içimdeki cılız duyguyla bir yere varıp varamayacağımı kestiremiyordum da. Yazıyordum işte, daha ne olsundu? Bu yüzden her an omuz silkip geri dönmeye hazır hâlimle nereye kadar gideceğimi merak ediyordum doğrusu. Saçak altlarında, duvar diplerinde, yolun hır güründen uzak, emniyetle yalnız başıma yürümeyi seven tarafımın kuvvetli bir tokatla sarsılıp yola düşmesi de o günlere rastlıyor. Düştüğüm yerde, bana tokat atan kimse yokken, neden böyle hissettiğimi ve yüzümün niçin bu denli kızardığını çok düşündüm. Kendimde tutunduğum ne varsa işlevini yitiriyordu ve o hâli bırakmadan gördüğüm duvarı bir türlü aşamıyordum. Bu durum, olmadığım biri gibi davranmaktan çok gölgede kalan ve inatla korumak istediğim yanıma ışık tutmaya benziyordu ve bundan hoşlanmıyordum. Yirmi beş yaşında, hâlâ doğum gününde “Bana iyi ki doğdun demeyin.” diye ağlayan çocuk hâlim gibiydim. Bütün curcuna kenarda gözlerden uzak pasta yeme isteğime karşı duruyordu ve ben ısrarla o mumu üflemeyecektim. Şimdiki aklımla o güne gidebilecek olsaydım, o hâlime “Yavrum görünmemek için tepinirken de dikkat çekiyorsun.” der, sırtını sıvazlar, gözünün yaşını silip mumu üflemesi için pastaya doğru yavaşça iterdim. İçimde küfür kıyamet kornaya basan insanları fark edene kadar bunları düşünmüş, acım hafifleyince yol ile kaldırım arasında bir yere çekilmiştim. Hiçbir şey olduğu yoktu işte. Niye böyle davranıyordum? Böyle söyleyince kulağa ne kadar dramatik geliyor. Hâlbuki öfkemden kendime sarmış vaziyetteydim ve bu çok trajikomikti. Edebifikir’in benim için bir mektep olması daha çok bu durumla ilgili sanırım. Burada onların rolü, hâl diliyle “Biz sana senin yerine kızarız, sen yazmana bak.” demeleriydi desem, bilmem ki büyük bir laf etmiş olur muyum?
Yazmaya başlayınca, doğal olarak açılan bu yeni alanda, neşem yerini tarif edilmesi güç bir endişeye bırakmış, bense başkasının güzeline yaklaşmak şöyle dursun, kendi güzelime de yabancılaşmıştım. Yol bilmez, iz bilmez bir hâlde, ömrü boyunca kaleme dokunmamış gibi kalakalmıştım. Bu durumda suçlayacağım, parmak sallayıp hesap soracağım başka birisi de yoktu. Ne yapıyorsam kendime yapıyordum. (Tam burada, yaza yaza ulaştığım bu satırlarda söylediklerimden o kadar sıkıldım ki susmak istiyorum.) Yazmanın bana bu denli zor geldiği günlerde, beni teskin eden tek şey, İhtiyar Heyeti’nin huysuzluğuna olan itimadımdı. Çünkü okudukça gözümde çirkinleşen tahlil yazılarının her şeye rağmen sonunu getirme kuvvetini bu huysuzluğa borçluyum. Oluru olmayanı gözümün yaşına bakmadan geri çevireceklerini bilmek – bundan emin olmak- büyük bir nimetti benim için. Yine de bu konuda hâlâ çok rahat olduğumu söyleyemem. Tahlil yazarken hep alışık olduğum dilin dışına çıkmam gerekiyor, “-dır’lar, – dir’ler, -ar’lar, – er’ler” havada uçuşurken “-abilir”in ve “belki”nin esnekliğini özlüyordum. Aklımdan geçeni bu dile bir türlü yediremeyince uzun sessizliklerim oluyordu. Bir de işin bilgi yönü vardı ki, okuduğunu anlayıp onu işlemek meziyete dönüşüyordu. Sitede okuduğum diğer tahlillerde bütünü kavrayıp bunu ifade etmeleri, giriş-gelişme ve sonucuyla bir kıvamı bulmaları… Allah’ım, ne kadar küçüktüm yarabbi! Ufalıp ceplerine mi girseydim ne yapsaydım? Ama ufalmama da ceplerine saklanmama da müsaade yoktu. Yazının günü geldiğinde hesap verecek olan yine bendim. Şimdi böyle söyleyince – bana bir şey mi yapıyordu bu insanlar? Elbette hayır. Sadece iletişimde kalmanın insanı diri tutan yönünden bahsediyorum. Başkasının anlayışını suistimal etme endişesinin ne yapıp edip o işi bitirmeye yaradığını söylüyorum. Bütün bunlar meselenin bana bakan yönüydü. Haddim neymiş, nasıl aşılırmış, haddini bilmek neye benziyormuş… Edebifikir’e yazmak bana her şeyden önce bunların ayırdına varmamı, her defasında başa sarsam bile, bunun üzerinde durmamı sağladı. Meğer görünmek istemediğim yanlarım darbe aldıkça büyüyormuşum ve içimdeki nar sadece dürtülmekten anlıyormuş. Sözün sonuna gelirken, dün denk geldiğini düşünsem de “Suya Yazı Yazmak” kitabının neden bana söylendiğini bugün daha iyi anlıyorum. Her şeyi gözümde büyütüp abartan tarafım giderek yumuşuyor. Bunu hissediyorum. Kendimi yargılamayı bir başkasına bıraktığımda daha kolay hareket ediyorum.
Bugün, bütün bu olanlar benim için az şey demek değil. Yarın ne olacağımı da Allah bilir.
Nur Cihan Şeker


1 Yorum