Kemalatta Meşrep Aranmaz

Stoacılık, çoğu zaman bir felsefe sistemi olmaktan çok hayat disiplini olarak anlaşılır. Felsefenin soyut ve çıkması zor labirentlerinde kaybolmak istemeyen, fakat düşünceden de vazgeçemeyen insan için stoacılık, hayatla doğrudan temas eden bir düşünme biçimi sunar. Seneca’nın, Marcus Aurelius’un, Epiktetos’un metinleri, teorik felsefenin ağır yükünü hafifletir ama insanı düşünceden de bütünüyle koparmaz. Mesela fakir doğmuş, fakir yaşamış ve fakir kalacağını düşünen bir insan için Seneca’nın “Neşeliyse fakirlik, fakirlik değildir” sözündeki neşeyi aramaktan daha akıllıca bir tesellisi olabilir mi? İşte bu nedenle stoacılık, teorik felsefenin bilişsel yükünden ve insanı dış koşulların belirleyiciliğinden kurtarıp daha dengeli bir varoluş zemine ulaştırdığı söylenebilir.

Tasavvuf da yaşam pratiği açısından teorik soyutlamalarla ilgilenmez. Zühd hayatını önceler. Çözümlemelerden çok yaşama yönelir. Piyasanın gürültüsüne, dünyanın hızına ve insanın dağınıklığına mesafeli bir duruş kazanmamıza yardımcı olur. Stoacı ile mutasavvıf farklı inanç dünyasına sahip olsa da benzer ontolojik sorunlara çözüm üretir. Stoacı için düzen “doğa”dır, mutasavvıf için “ilahi irade”dir. Fakat her ikisi de insanın kontrol edemediği şeyler karşısında kusursuz bir denge kurmasını öğütler.

Bazı yönlerden iki geleneğin de söyleminde eylemle ilişkili olarak ilk bakışta bir çelişki varmış gibi görünür. Yüz çevirmeyi öğütleyenlerin, yüz çevirdikleri şeylerle iş tuttuğuna tanık olabiliriz. Mesela Marcus Aurelius hem büyük bir stoacı hem de büyük bir imparator. Fakat stoacı bir bilinç için krallığın elde tutulması ile kaybedilmesi arasında ontolojik bir fark yoktur. Öncesiyle sonrası, aynı madalyonun iki yüzü gibidir. Benzer bir durum mutasavvıflar için de geçerlidir. Bir mutasavvıf zengin olabilir. Fakat zenginliği, mala sahip olmakla tanımlamaz. Çünkü onun için sahip olmak ile sahip olmamak, varoluşun özüne dair belirleyici bir anlam taşımaz. Seneca’nın hem zengin bir bürokrat hem de gerektiğinde ölüme gönüllü yürüyebilecek kadar dingin bir filozof olması, stoacı tavrın bu çift yönlü karakterini gösterir. Stoacılık ile tasavvufun kesiştiği noktalardan biri de budur: Her iki durumda da aynı iç huzuru koruyabilen bilinç haline sahip olabilmeleri. Hatta bazı durumlarda mutasavvıfların tavırları stoacılara kıyasla benzersizdir. Mesela Şakîk-i Belhî, İbrahim bin Edhem’e geçimini nasıl sağladığını sorduğunda, İbrahim bin Edhem “Bulunca şükrederiz, bulmayınca sabrederiz” diye cevap verir. Bunun üzerine Şakîk-i Belhî, Belh’in köpeklerinin de aynı şekilde davrandığını söyleyerek bu tavrın yeterince yüksek bir mertebe olmadığını ima eder. İbrahim bin Edhem’in “Peki siz ne yaparsınız?” sorusuna ise Şakîk-i Belhî, o benzersiz cevabı verir: “Biz bulunca dağıtırız, bulmayınca şükrederiz.”

Seneca’nın, “Ahlâkını öylesine bir temele oturtmalı ki insan, ruhu olabildiğince sükûnet içinde kalarak, herhangi bir şeyin kendinden koparıldığını ya da kendine eklendiğini fark etmeden, olaylar nasıl gelişirse gelişsin hep aynı davranışı koruyup mükemmelliğe erişebilsin.” ifadesi yukarıdaki cevabın mantığıyla aynı kumaştan ve stoacı dinginliğin tasavvufî tevekküle ne kadar yaklaştığını gösteren yüzlerce örnekten biridir. Tasavvuf literatüründe bu anlam dünyasına karşılık gelen sayısız örnek var. Bu nedenle yaşam pratiğine ait kemalat, belirli bir kültüre ya da geleneğe mahsus değildir, evrenseldir.

Bu noktada insanın “kemale ermesi” durumu belirleyici hale gelir. İnsanı iyiliğe yönelten her düşünce, ilahiliğin rengini taşır. Aksini düşünmek, hikmetin evrenselliğini reddetmektir. Hazreti Ömer’in “zenginlik ve fakirlik, hangisine bindiğime önem vermediğim iki binektir” sözü ile Seneca’nın tavrı arasındaki yakınlık, hikmetin yeryüzüne dağılmış olduğuna dair bir işarettir. İmam Birgivî’nin ihlâs ve riya üzerine yaptığı çözümleme de aynı damardan beslenir. Şeytanın insana fısıldadığı “Gayretini gizli tut, kimse bilmesin. Nasıl olsa Allah bu çabanı bir gün ortaya çıkaracak ve seni insanların gözünde değerli kılacak” vehmi, ihlâsın içine gizlenmiş bir riya biçimidir. Birgivî’nin önerdiği tavır ise stoacı dinginlikle şaşırtıcı bir akrabalık gösterir. İnsanın övgü ile yergi arasında, yükselmek ile sıradanlaşmak arasında aynı mesafeyi koruyabilmesinin bir ifadesidir: “Ben Allah’ın kuluyum, O da benim Rabbimdir. Dilerse yaptığımı açığa çıkarır, dilerse gizli bırakır. Dilerse beni yüceltir, dilerse sıradan kılar. Bu tamamen O’nun takdiridir. İnsanların benim amellerimi bilip bilmemesi umurumda değildir; çünkü onların elinde hakikatte hiçbir şey yoktur”.

Stoacılık ile tasavvufî düşünce, maddeyle kurduğu ilişki bakımından benzerlik gösterir. Sundukları yaşam pratikleri açısından bir yakınlık olduğu fikri, bu iki gelenekle uzun süre temas eden herkesin zihninde er ya da geç belirir. Ben bu yakınlığı basit bir benzerlik veya tesadüf üzerinden okumuyorum. Bilakis hikmete ilişkin şeyler, kültürel ve coğrafî etkenlerin üstündedir. Bundan dolayı bu iki öğretinin de bir üst ilkeden beslendiği fikri bana uzak gelmiyor. Hakikat -adı ne olursa olsun- evrenseldir. İnsanı kendine döndürmeye çalışan her düşünce, her pratik, insanın kemalat ile kurduğu bir ilişkidir. Bu yüzden insanı hakikat, gerçeklik ve doğruluk ekseninde iyiye çağıran her yorum, dünyanın neresinde ortaya çıkarsa çıksın karşılık bulur. Aramak ve yönelmek isteyen insanı kendine çeker. Dolayısıyla kemalata dair her türlü veriyi, doğduğu kültürden, mensup olduğu gelenekten ve tarihsel bağlamından bağımsız olarak düşünmek gerekir. Daha üst bir ilkenin çıktısıdır. Ariflerin “kemalatta meşrep aranmaz” sözü de bir yönüyle bunun ifadesidir.

İbrahim Orhun Kaplan

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir