Fütûhât-ı Mekkiyye (6. Cilt)

Künye: Fütûhât-ı Mekkiyye, İbn Arabî, Litera Yayıncılık, Çeviren: Ekrem Demirli, 6. Cilt-6. Baskı: İstanbul, 2024.

***

* Sadece kul ve Rab vardır! Kul Rab’den yoksulluk özelliğiyle ayrışır. Allah onun yoksulluğunu giderdiğinde ise, kendisine Rabbani nitelik elbisesini giydirir ve ona dilediği şeye ‘ol’ deyip o şeyin hemen olması imkânını verir. Bu, ‘zenginliğin yoksullukta’ bulunmasının sırrıdır ve herkes onun farkına varamaz. Çünkü arzu olmaksızın bir şeyin meydana gelmesi için ona ‘ol’ denmez. Bu nedenle Allah ‘Nefislerinizin istediği şeyler ondadır’ buyurdu. (Sayfa 14)

* Allah âlemi yaratmayı kendiliğinden nefsine zorunlu kıldı. Buna O’nu zorlayan, âlem hakkında bilginin ve varlığın kemale ulaşmasını dilemesidir. Bu ikisi kemalin sahibi olan Allah’tan âlemin yaratılmasını talep etmiştir. Allah kemalinin bir hükmü olduğunu, fakat bir ilgisinin olmadığını görünce, bu hükmün (ilişeceği bir şeyi) talep etmiş, bu talebiyle de kendisini içinde göreceği kemalin bir suretini meydana getirmeyi kendisine zorunlu kılmıştır. Muhakkiklere göre, bir şey kendisini kendisinde göremezken başka bir şeyde kendisi vasıtasıyla kendisini görebilir. Bu nedenle Allah, kendilerinde suretlerimizi görebilelim diye aynayı ve parlak cisimleri yarattı. Öyleyse sana, suretini kendisinde gördüğün şey aynadır. (Sayfa 30)

* Varlık, tek bir evdir. Evin sahibi de birdir. Yaratılmışlar, Allah’ın bu evin içine aldığı kullarıdır. Öyleyse perde nerededir? Allah’tan başka bir gören mi var? Allah’tan başkası mı görünür? Bir şey kendi hakikatinden perdelenir mi? Bütünün parçası, kendinden perdelenir mi? Havva Âdem’den yaratıldı. ‘Kadınlar erkeklerin yarımlarıdır.’ Bu, kıskançlık hastası birisinin hastalandığında kullandığı zaman hastalığını giderecek bir ilaçtır. Artık kişide iman kıskançlığından başka kıskançlık kalmaz. İman kıskançlığı ise, dünya hayatında hükmünün geçerli olduğu alanlarda hiçbir şekilde kaybolmaz. Kardeşim! Doğanın arzularından uzak dur! (Sayfa 40)

* Şâri ‘yap’ der, gerçekte yapan, -sen değil- senin vasıtanla Allah’tır. Sonra davranışı sana nispet eder, karşılığı da sana değil amele verir. Şu var ki amel, karşılık nedeniyle acı çekilen ya da nimet görülen yer değildir. Bu, acının ve nimetin bulunacağı bir varlık olmalıdır. Öyleyse amelin bulunacağı yer, maddi olarak fiilin nispet edildiği kimsedir ki, o da yükümlüdür. Bu durumda taşıyan onun aracı haline gelir. Taşıyan Allah ise, taşınan bu fiilin kendisinde ortaya çıkması için onun bir aracıdır. (Sayfa 60)

* Bilmelisin ki, kulları kendisini müşahede ederken Hakk’ın iki niteliği vardır: Birincisi tenzih niteliği, ikincisi ise bir tür teşbihle hayale indiği niteliktir. Tenzih, Hakk’ın ‘O’nun benzeri bir şey yoktur’ ifadesindeki tecellisidir. Diğer nitelik ise, Hakk’ın Hz. Peygamber’in ‘Görür gibi Allah’a ibadet et’, ‘Allah namaz kılanın kıblesinde bulunur’ ya da ‘Her nereye dönerseniz, Allah’ın yüzü oradadır (semme)’ ayeti gibi ifadelerindeki tecellisidir. Burada orada (semme) edatı zarf, Allah’ın yüzü ise, O’nun zatı ve hakikati demektir. Ayrıca teşbih, anlamlarının yaratıklara verilmesi uygun düşen sözleri dile getiren bir takım hadis ve ayetler de teşbihle ilgilidir. Bu sözlere terimsel anlamları eşlik etmeseydi, onların kullanımı yarar sağlamazdı. Çünkü Allah’tan bu ilahi bildirimin indiği dille çelişen bir şeyi açıklaması beklenmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Biz her Peygamberi onlara açıklasınlar diye kavminin diliyle gönderdik.’ Başka bir ifadeyle, gerçeği öğrenmeleri için onları kendilerinin dilleriyle gönderdik. Bu sözlerle gönderilmiş peygamber, o lafızları terimleşmiş anlamla açıklamaz. (Sayfa 106)

* … Âdemoğulları üç tür olarak ortaya çıkmıştır: Birincisi kâmil sınıftır. Kamil, bu iki nispeti (tenzih ve teşbih) kendinde birleştiren kimsedir. İkincisi, aklının ve teorik düşüncesinin kanıtıyla sınırla kalan kimsedir. Üçüncüsü ise, naslarda geçen sözün verisine göre, teşbih yapandır. Müminlerde bu sınıfın dördüncüsü yoktur. Öyleyse, karışıklık ya da sapma ancak Hakkın hayali surete tenezzül nispeti yönünden gerçekleşebilir. Bu surete Hz. Peygamber ‘Allah’ı görür gibi ibadet et’ sözüyle işaret etmiştir. İşte bu, mabudun karşısında bulunmak demektir karışıklık halinde ya tenzih ile -ki o kelamcıların sapmasıdır- ya da sınırlı teşbih ile sapılır. Bu ise, cisimleştirenlerin sapmasıdır. Kâmiller ise, her iki durumu birden kabul edenlerdir. (Sayfa 107)

* Hakkın zatı, tek iken kulun zatı da tektir. Fakat kulun zatı sübut halindedir ve aslından ayrılmadığı gibi kaynağından da çıkmamıştır. Ona Hak, varlığının elbisesini giydirmiştir. Kulun hakikati varlığının batını iken varlığı da onu var edenin aynıdır. O halde, Haktan başkası zuhur etmemiştir ve O’ndan başkası da yoktur. (Sayfa 108)

* … öyleyse iş üç ana konuda sınırlanmıştır: Tenzih nispetinin marifeti, sınırlama ve teşbih nispetinin marifeti ve bu iki nispet arasındaki makamının verisi olan marifet. Bu ise, senin varlığın değil, aynındır.  Çünkü senin varlığım Hakkın varlığıdır. Öyleyse varlık sana nispet edilmez. Bu ana bilgiler hakkında bilgisi olmayan kimse, ‘sapmış’ kişidir. (Sayfa 109)

* Fakir, her şeye ve kendine muhtaç olduğu halde hiçbir şeyin muhtaç olmadığı kimsedir. Hallerin en üstünü budur. Ebu Yezid şöyle der: ‘Rabbim! Sana neyle yaklaşabilirim? Hak cevap verir: ‘Bana ait olmayan şeyle: yoksulluk ve horluk.’ Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım.’ Yani, benim için zelil olsunlar diye yarattım. Benim için zelil olmazlarsa, eşyada beni bilemezler. Bu nedenle, kendisinde zuhur ettiğim şeyler için değil, benim için zelil olmalıdırlar. Onların varlıkları, benim mazharım olmaları dolayısıyla ortaya çıkmıştır. Dolaysıyla onların varlıkları da, benim. Onlar, varlıklarında kendi varlıklarından başkasını görmezler. Allah mürşittir, iç gözleri aydınlatandır. (Sayfa 143)

* Allah Hızır’a, Musa’ya gösterdiklerini göstermeyi emretmeseydi, hiçbir şey göstermezdi, çünkü Hızır Eminlerdendir. Allah emaneti insana sunduğunda, insan onu kabul etmişti. Bu bakımdan insan, asıl yönüyle zalim ve bilgisizdir. Çünkü insan emaneti taşımaya zorlanmamış, sadece bu ona sunulmuştu. Zorla taşıtılsaydı, bu kimseler gibi, yardım görürdü. Öyleyse eminler, emaneti bir teklif değil, zorla yüklenmişlerdir. Çünkü onlara keşif gelmiş, dolayısıyla bildiklerini bilmeye güç yetirememiş, insanlardan ayrılmayı da istememişlerdir. (Sayfa 151)

* Dostluğun ancak Allah ile kulu arasında olabileceğini söyledik. Çünkü eşyanın hakikatleri birbirinden farklıdır. Eşyanın varlığı ise, Hakkın varlığıdır. Bir şeyin varlığı o şeyin kendisinden ayrılmaz. Bu nedenle dostluk, ancak Allah ile kulları arasında gerçekleşir. Aynı hal iki yaratılmış arasında olamaz. Çünkü bir yaratılmıştan onun varlığı elde edilmez. Bunu bilmelisin! (Sayfa 154)

* Allah’ın kelamı eşyanın varlığı olsa bile, eşyanın aynı değildir. Öyleyse varlıklarda hakikat (a’yân), onlar için madde (heyula) gibi veya onlar için ruhlar gibidir. Varlık ise, ruhların zahiri veya söz konusu heyulani hakikatlerin suretleridir. Bütün varlık zuhur eden Hak iken batını da eşyadır. Hakkın eşya arasından olan sözü, dinleyen için daha açık bir delalet taşır. Bu delalet, eşyada bizi konuşturanın Allah olduğuyla ilgilidir. Anla! İlham eden Allah’tır. (Sayfa 157)

* Bir insan Allah’ı severse, Allah da ‘onun duyması, görmesi, eli, ayağı ve dili olur.’ Bunun yanı sıra, ‘bütün güçleri ve güçlerin yerleri haline gelir.’ Başka bir ifadeyle Allah, onun güçleri hatta güçlerinin mekânlarıdır. Öyleyse kulunu severken Allah, gerçekte kendisini sevmiştir. Bu ise, başkasını sevmekten daha güçlü bir sevgidir. Çünkü burada başkasını sevmek, kendini sevmekten kaynaklanırken kendini sevmek başkasını sevmekten kaynaklanmaz. O halde sevgi, bir şeyin kendisini sevmesidir. (Sayfa 183)

* Velilerden bir grup, temizlenen erkek ve kadınlardır. Allah onlardan razı olsun! El-Kuddus Allah, temizlemesi nedeniyle onları dost edindi. Onların temizlenişi -fiili değil- zati temizliktir. Bu nitelik, bir tenzih niteliğidir ve temizlik için çalışmayla ortaya çıkar. Gerçekte ise bu temizlik çabayla gerçekleşmez. Bu nedenle Allah onları sevmiştir. Çünkü temizlik, el-Kuddus isminin gösterdiği Allah’a ait zati niteliktir. Bu nedenle Allah, (temiz kullarını severken gerçekte) kendisini sevmiştir. Buradaki durum, tövbekârlardakinin aynıdır. Bu nedenle tek bir ayette kendilerini birleştirerek şöyle buyurur: ‘Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.’ Burada Allah, tövbenin temizlenme olmadığı öğrenilsin diye, sevgisini açıkça dile getirmiştir. Bunun yanı sıra, her iki gruba yönelik Allah’ın davranışı bir olduğu için, bunlar birbirine bitiştirilmiştir. Çünkü her ikisinde de Allah (tövbe edenleri ve temizlenenleri severken) kendisini sever. (Sayfa 185)

* Bir rivayette şöyle denilir: ‘Hasetleşmeyiniz, birbirinize sırt dönmeyiniz, ilişkilerinizi kesmeyiniz, Allah’ın kulları kardeş olunuz.’ Böylelikle müminlere ilişkilerini kesmek yasaklanmıştır. Dikkat ediniz! İçeri giren ve çıkan nefeslerin birbirine bitişmeleri, beka ve hayata imkân verir. İki nefes arasındaki bu bitişme ve kavuşma kesilip içeri giren nefes dışarı çıkar da içeriye girecek bir nefes arar ve bulamazsa, iki nefes arasındaki ardışıklık kesildiği için insan ölür. Öyleyse Allah’ın birleştirmelerini emrettiği şeyi birleştiren insanların bu işi, Allah’a ermelerinin ta kendisidir. (Sayfa 200)

* Askerleri azimetler olan kimselere gelirsek, onların varış yeri, iki yoldan ruhsatlardır: Birinci yol, (azimet ve ruhsat olmak üzere) her ikisinde muhabbetin birliği yoludur. Bu durumda onların varacağı yer, bu birliği görmektir. Bu makama Hz. Peygamber ‘Allah azimetlerin yerine getirilmesini sevdiği gibi ruhsatların yerine getirilmesini de sever’ sözüyle işaret eder. Bu müşahedeyle azimetlere sarılma bağı çözülür, çünkü (bütünüyle azimetleri yerine getiren bir) insan ruhsatları yerine getirmeyi kaçırdığı ölçüde Allah’ı bilmekten de yoksun kalır. (Sayfa 217)

* … sohbet, konuşan ile değil, sözün verdiği anlam karşısında bir bilinç taşımayla ilgilidir. Konuşan (konuşmada) dinleyicinin tahayyülüne göre bulunur ve dinleyici, sohbet ve müşahedeyi birleştirir. Fakat burada söz konusu olan, zevk sahiplerinin arzuladığı müşahede değildir. Dolayısıyla ‘sen’ olman bakımından (bulunduğun) sohbet esnasında, istifade etmek üzere sohbette bulunman gerekir. Fakat kendi gözünle değil, sende zuhur etmesi yönüyle O’nun kulağıyla istifade etmen gerekir. Sen ‘mazhar’ olarak dinlerken, bir ‘göz’ (ve dış varlık) olman yönünden mazhar olursun. (Sayfa 221)

* Allah Musa ve Harun’a şöyle der: ‘Ona yumuşak söz söyleyin.’ Bunun amacı Firavun’un katılığına yumuşaklıkla karşılık verip onun kırılmasını sağlamaktır. Hâlbuki Hz. Musa, Firavun’un katılığını alt edecek bir güce sahip değildi. Böylelikle onun etkisi kendisine döner ve boğarak kendisini yok eder. Öyleyse Firavun, yumuşaklık ile helak oldu. (Sayfa 225)

* … öyleyse varlık Allah’ındır. Varlık hangi nitelikle nitelenirse nitelensin, o nitelikle isimlendirilen, Allah’tır, bunu anla! Çünkü Allah’tan başka gerçek isimlendirilen yoktur. Allah, her isimle isimlendirilen, her nitelikle nitelenen ve her n’at ile betimlenendir. ‘Rabbin onların nitelemelerinden münezzehtir!’ Ayette kast edilen şey, O’nun bütün isimlerinde ortaklığın münezzehliğidir. Hepsi, Allah’ın isimleridir; onlar ya fiillerinin ya sıfatlarının ya da zatının isimleridir. Allah’tan başkası yoktur. Dış varlıklar (â’yân) ise, kendisinden çıkamadıkları bir hakikatte ma’dumdur (yok). Bu fasılla, -anladıysan- mansub ve merfu iki zamirin taksimini dâhil ettik. Varlık O’nun, yokluk senindir! Hak sürekli mevcut, sen sürekli ma’dumsun. O’nun varlığının kendinden olması, senin O’nun hakkında bilmediğin kısımdır. O’nun varlığının senden kaynaklanması ise, senin O’nun hakkında bildiğin şeydir. Bu yönüyle Hak, bilen-bilinendir. (Sayfa 251)

* Allah Teâlâ’nın yarattıklarını ‘adl’ ile yaratmasının anlamı şudur: Zatın hüviyeti bakımından bir hak edişi olduğu gibi mertebesi -ki ulûhiyettir- bakımından da bir hak edişi vardır. Zatın hak ettiği şeyden ulûhiyetin hak ettiğine dönük meyil gerçekleştiği için -ki ulûhiyet özü gereği mazharları talep eder- bu yönelme; adl, yani ‘zati hak edişten ilahi hak edişe yönelmek’ diye isimlendirilir. Bu ise, kendisini hak eden me’luhu talep eder. Öyleyse hak edene hak ettiğini veren kimse, ‘adil’ diye isimlendirildiği gibi bu veriş de adl (adalet) diye isimlendirilir. Bunu veren Haktır. O halde, Allah yaratıklarını ‘hak ile’ yaratmıştır. Bu ise, yaratıklarına hak ettikleri şeyi vermesi demektir. (Sayfa 270)

* İlahi isimler Allah’ın zatına döner. Zat tek iken (isimlerdeki) derecelenme, çokluğu gerektirir. Bir şey ise kendinden üstün olamaz. Öyleyse üstünlük yoktur. Bu durumda ‘Bazı peygamberleri diğerlerinden üstün yaptık’ ayetinin anlamı, ‘birine diğerine vermediğimizi verdik, ötekine ise üstün yaptığımıza vermediğimizi verdik’ demektir. Fakat bu üstünlük, şeref ve mertebeleri bakımındandır. Söz gelişi bazı peygamberlerle Allah konuşmuş iken Meryem oğlu İsa’ya apaçık kanıtlar vermiş ve Ruhu’l-kuds ile kendisini desteklemiştir. Bir peygamberi ise iki eliyle yaratmakla üstün kılmış, melekleri ona secde ettirmiştir. Bazı peygamberleri ise, vasıtaları kaldırarak, ilahi kadim kelamıyla üstün yapmış, bir kısmını dostlukla üstün yapmış, bir kısmını ’seçme’ ile üstün yapmıştır. (Sayfa 272)

* … ne üstünlük vardır ne de üstün olan! Bunun nedeni şahısların mertebelerle, mertebelerin ise ilahi isimlerle irtibatıdır. İlahi isimlerin kendilerinden ve kemallerinden kaynaklanan bir sevinçleri vardır. Fakat -bu esnada otoriteleri ortaya çıktığı için- eserlerinin mazharların varlığında ortaya çıkması nedeniyle olan sevinçleri ise daha tam ve yetkindir. Nitekim şair işaret yorumuyla buna dikkat çeker. Kur’an’da Allah’ı anlatan bir zamir olan ve çokluğu belirten ‘biz’ zamiriyle konuşur ve bu duruma dikkat çeker:

Biz mutluluk meclisindeydik
Fakat mutluluk sizinle tamamlanır

(Sayfa 173)

* Hiçbir şeye kendisinden daha açık bir delil yoktur. Öyleyse Hak başkasıyla bilinemez, sadece kendisiyle bilinebilir. Dış varlıklara varlığın nispeti hakkında şöyle demiştik: Varlığın onlara nispet edilmesi, kaderin eseridir. Bu durumda kader etkisiyle bilinirken Hak varlığıyla bilinir. Çünkü kader, özel-bilinmeyen bir nispettir. Hak ise, varlıktır. Bu durumda bilginin Hakka ilişmesi geçerli olduğu gibi bilginin kadere ilişmesi geçerli değildir. Çünkü mazharın dışta zuhurunu bilmemiz, Hakkı bilmemizin ta kendisidir. (Sayfa 281)

* Kader bilinseydi, hükümleri de bilinir, hükümleri bilinseydi, kul herhangi bir şeyi bilmede bağımsız kalır ve herhangi bir şekilde Hakka muhtaç olmaz, genel anlamda müstağni kalırdı. Öyleyse kaderi bilmek böyle bir duruma yol açacağı için, Allah onu kullarından gizlemiştir. Dolayısıyla, kader bilinmez. (Kader bilinmediğine göre) Âlemdeki her şahıs, kendisi hakkında bir bilgi ve cehalete sahiptir. Bilgisizliği yönünden kul muhtaçtır, (Haktan) ister, boyun eğer ve yakarır. Bilgisizliğini bilmesiyle de, bu nitelik ondan meydana gelir. (Sayfa 284)

* Bütün âlem, Âdem’in tafsilidir. Âdem ise, toplayıcı kitaptır. Öyleyse âlem karşısında Âdem, beden karşısında bir ruh gibidir. İnsan âlemin ruhu, âlem onun bedenidir. Her ikisiyle ise, âlemin tümü ‘büyük insan’ olur. İnsan ise ondadır. İnsan olmaksızın âleme baktığında, onu ruhsuz-düzenlenmiş bir cisim görürsün. Öyleyse insan vasıtasıyla âlemin kemale ulaşması, bedenin ruh vasıtasıyla kemale ulaşmasına benzer. İnsan âlem cismine üflenmiştir ve âlemdeki maksattır. (Sayfa 292)

* İnsan salt Hak olduğunda, ne insandır ne halife! Nitekim kutsi bir rivayette ‘Ben kulumun duyması ve görmesi oldum’ denilir. Burada bir yabancılık yok iken, insanlık nerede kaldı? Burada, doğrudan amir iken halifelik nerede kaldı? Allah bu rivayette seni var saymış ve ardından silmiştir. Seni saptırmış ve sana hidayet etmiştir. Başka bir ifadeyle, sana açıkladığı hususta seni şaşırtmıştır. Öyleyse sen hayreti açık seçik öğrenmiş ve işin sonuçta bir hayret olduğunu anlamışsındır. Bu noktada hidayetin konusu, delalettir. (Sayfa 296)

* Velilerin bilgisi, eserlerin delillerinin kendilerini göstermesi bakımından değil, kendileriyle nitelenen Hakka mensup olmaları bakımından zata ait niteliklerin bilgisini aşamaz. Dolayısıyla onlar, âlemi Allah’tan bildikleri gibi Allah’ı da Allah ile bilirler. Onların dışındakiler ise Allah’ı âlemden bilir. Bu bağlamda âleme gelirsek, âlemi kendisinden bilenler sadece eşyayı ya da bilinenleri ancak kendilerinden ya da varlıklarından bilen büyük adamlardır. Onlar, herhangi bir şey ya da bilinen hakkında o şeyin kendisinden başka bir delil edinmez. Bunun nedeni, münasebetlerin ortadan kalkması ve mutlak birliğin bilinenlere yayılmasıdır. Bu durumda Allah ile yaratıkları arasında bir ilişki olmadığı gibi âlemdeki varlıklar (â’yân) ile mazharlar arasında da ilişki yoktur. (Sayfa 330)

* Hak var olan bir şeyden tenzih edilemez. Bu nedenle ilahi isimler nispetlerdir. İyice düşünürsen, (görürsün ki) bu nispetleri zattan bir takım haller kazanan mümkünlerin hakikatleri meydana getirmiştir. Her hal, kendisi bakımından olumsuzlama, olumlama (ispat) ya da her ikisiyle delil olduğu bir ismi anlatır. Bu isimler iki kısımdır: Birincisi bütünüyle nur olan isimlerdir. Bunlar, var olan şeylere delil olan isimleridir. İkincisi ise bütünüyle karanlık isimleridir. Bunlar, tenzihe delil olan isimleridir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: ‘Allah’ın karanlık ve nurdan yetmiş perdesi vardır. Onları açsaydı, yüzünün tecellileri gözün gördüğü her şeyi yakardı.’ (Sayfa 420)

* İlahi sevgi Allah’ın el-Cemil ve en-Nur isminden kaynaklanır. Nur, mümkünlerin hakikatlerine geçer ve onun kendine bakış ve imkân halinin karanlığını kendinden uzaklaştırır. Böylelikle mümkün hakikatler için kendisinden ibaret bir görme yaratır. Çünkü o nur vasıtasıyla görebilir. Bu durumda Allah o hakikate el-Cemil ismiyle tecelli eder ve o da bu isme âşık olur. Bu durumda mümkünün hakikati, söz konusu ismin söz konusu ismin mazharı haline gelir. Mümkünün varlığı Hakta gizlenir ve kendinden fani olur. Böylelikle bunu Allah’a bir sevgi olduğunu bilemez. Ya da kendi nefsiyle Haktan ‘fani olur’. Bununla beraber o bu haldedir ve Hakkın mazharı olduğunu bilemez ve kendisini sevdiğini bilir. Çünkü her şey, kendini sevmek üzerinde yaratılmıştır, Zuhur eden her şey ise, bir mümkünün hakikatinde zuhur eder. Öyleyse sadece Allah Allah’ı sevmiştir. (Sayfa 426)

 

Edebifikir

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir