Adı Konmamış Bir Üşüme

 Gelmedi bu bahar, gelmedi çok bekledik.”
(Latife Tekin)

Sonbaharla kış arasında bir yer var. İnsanın üşüdüğünü henüz kabullenmediği, ama içinin çoktan titremeye başladığı aralık… Sevgili Arsız Ölüm’ü okurken kendimi tam da böyle bir mevsimde hissettim. Kadınların üşüyerek büyüdüğü, soğuğun adının konmadığı bir zamanın hikâyesiydi bu.

Bu üşümenin kime ait olduğunu roman ilerledikçe anladım. Bazen kendine bile itiraf edemediğin bir soğuk dolaşır insanın içinde. Adını koyamadığın bir üşüme… Çocukluktan kalma. Göçle, susmayla, ayıp denen şeylerle büyümüş bir soğuk. Dirmit ile benim aramda birebir benzerlik yoktu belki, ama aynı yerden üşüyorduk.

Bu üşüme yeni değildi. Çocukken de vardı. Sadece o zaman adı başka şeydi. Terbiye, edep, ayıp, usluluk… Büyüklerin bakışından anladığın, sorunun cevabını sormadan bildiğin soğuk.

Yıllar sonra bu soğuğun adını bir kitapta yeniden hissettim. 2025’in son ayında kitap tahlili grubumuzda Sevgili Arsız Ölüm’ü okuduk. Ardından hemen tiyatro uyarlamasını izledik. Okuduklarımızın bedene ve sese dönüştüğü o anlarda içimde tarif edemediğim duygular oluştu. Oyun bittiğinde ağlıyor ve Dirmit’e sıkıca sarılmak istiyordum.

Çoğumuzun bu ailenin hikâyesini yakından tanıyoruz. İsimler değişse de yaşananlar tanıdık. Sanki bir yerlerden biliyoruz onları. Latife Tekin göçle yerinden edilen insanların hayata tutunma çabasını, her satırda biraz daha içimize dokunarak anlatıyor.

Romanda kırılma noktalarından biri, insanların kendileri olabilecekleri bir alan bulamaması. Kime benzediklerini, neye ait olduklarını, nerede durduklarını bilemeden yaşamak zorunda kalıyorlar. En çok da kadınlar. Kendi sesleriyle tanışamadan, başkalarının biçtiği hayatların içine sıkışıyorlar. Belki bu yüzden kitap, okuyan herkesin içindeki eski ve kabuk bağlayan yarasına dokunuyor. Baskı, insan olmanın yükü olarak dolaşıyor aramızda.

Huvat, köyde yaşayan ama köylünün dilini hiçbir zaman tam öğrenememiş bir adam. Köylünün daha eşek sırtına alışık olduğu bir zamanda, masmavi bir otobüsle çıkar karşılarına. Ardından soba girer hayata, radyo, şehirden taşınan sesler ve eşyalar… En sonunda da Atiye. Şehirli bir kadın. Köye sığmayan, adı konulamayan bir yabancı gibi. Köylüler onu ahıra kapatır. Cinli, uğursuz derler. Atiye dokuz ay boyunca hayata ahırın pencerelerinden bakar ve çocuğunu orada doğurur. Doğum yapınca üst kata, tandır odasına çıkarılır. Nuğber böyle bir yerde dünyaya gelir.

Bu evde hayat baştan itibaren dışarıdan gelenlerle kurulmuştur. Atiye, bildiği hayatı geride bırakıp toprağa tutunmaya çalışırken, beş çocuk büyür. En küçüğü Dirmit’tir. Daha doğmadan sesini duyuran, varlığıyla ses veren bir çocuk. Huvat zamanla köyün gençlerini de şehre taşır. Kimi kaloriferci olur, kimi boyacı, kimi badanacı.

Sevgili Arsız Ölüm, köyden kente göçmüş yoksul bir ailenin hikâyesini anlatırken, gerçeğin sınırlarını bilerek esnetir. Bu romanda olağan olanla olmayan yan yana durur. Cinler evlerin içlerinde dolaşır, eşyalar dile gelir, insan Azrail’le pazarlığa oturur. Bütün bunlar masal gibi değil, sanki hayatın olağan akışıymış gibi anlatılır. Anlatılanlar, bu coğrafyanın sırtında taşıdığı ortak bir yüktür.

Bu olağanüstülük hali, romandaki şiddeti daha da görünür kılar. Şiddetin her türlüsü, çaresizlikle iç içe geçmiş bir hayatın parçası olarak satır aralarında dolaşır. Atiye, başına gelenlere hastalıklarla, büyülerle, görünmeyen güçlerle tutunmaya çalışırken; Dirmit hayallerine ve iç sesine sığınır. Bir anne olarak beni en çok sarsan da bu iki tutunma biçimi arasındaki mesafe oldu.

Dirmit, Zeze’nin portakal ağacına sığındığı gibi kuşkuşotu ve tulumbayla konuşur. Ama onun yalnızlığı daha derindir. Kimse onu gerçekten duymuyordur. Taşıdığı his, yaşadığı hayata fazla gelir. Bu yüzden Dirmit’i okurken, susturulmuş çocukların ve kadınların iç sesiyle karşılaşır insan. Latife Tekin romanda, bu coğrafyanın bastırılmış duygularını içten içe sızarak anlatır. Tanıdık olanın acısı da buradan gelir. Bazı gerçekler yüzleşmesi zor olduğu için yorucudur. Kitabın dili de böyle. Herkese aynı yerden seslenmez. Kimi okur için yabancı, kimi için çocukluktan kalma bir ses gibidir.

Dirmit’in susmayan hali, bende her zaman şefkat uyandırmıyor. Dirmit’e bazen çok kızıyorum; “Deli kız,” diyorum, “biraz dur, biraz sus.” Dirmit’e kızdığımı sandığım anlarda, aslında kime öfkelendiğimi fark ediyorum. Sonra durup kendime bakıyorum. Ben kaç kere sustum? Kaç kere “şimdi değil” dedim kendime? Kaç kere bir cümleyi boğazımda tutup, doğru zamanı bekledim? Dirmit’in beni bu kadar sarsmasının nedeni belki de bu. Onun yapabildiğini ben çoğu zaman yapamadım. O susmanın öğretildiği bir yerde susmayı reddediyor. Her şeyi olduğu gibi değil, biraz daha derin hissediyor. Söyleyemediğini kuşkuşotuna anlatıyor. İnsanlardan görmediği anlayışı doğadan bekliyor. Dirmit, anlaşılacak bir alan bulamadığı için yalnız. Kendi yarattığı dünyayı ne zaman yıkmaya çalışsalar, bıkmadan usanmadan o dünyayı yeniden yeşertiyor.

Tam da bu yüzden, kimse hayalini yüksek sesle söyleyemiyor. Hayal ya ayıp ya da tehlikeli. Hele bir kız çocuğuysan, Dirmit gibi dünyaya üvey olursun. Şiir defterinin yırtılması, iç dünyasına yapılan en sert müdahale. Kendine açtığı alanın parçalanması. Dikiş makinesinin başında yazdığı uzun mektup, altı gündüz yedi gecede biten cümleler… Yedinci gecenin sabahında ailesine yazdığı mektubu kimse uyanmadan odanın ortasına ip gibi astı, kalanını duvardaki çivilere taktı, bir ucunu da alıp, damdan şehre sarkıtmasıysa, müthiş bir isyan çığlığı. Mektubun ak bir kuş olup şehrin üstünden uçması, kelimelerin, cümlelerin ahenkle gökyüzünde dans edişi… Kendini var etme “ben burdayım” deme şekli belki de.

Dirmit’in var olma çabasına en büyük darbeyi, yakınlarından alması romanın en acı tarafı. Ailenin, farkında olmadan el ele verip açtığı yaralar, insanın içini yakıyor. Latife Tekin 60’lı yıllarda yaşanan göçü anlatırken, yalnızca geçmişi kayda geçirmiyor. Bugüne uzanan bir yol haritası çıkarıyor. Çünkü aradan onca yıl geçmesine rağmen, benzer kaderlerin yaşanıyor olması insanı durup düşündürüyor.

Bu kitabı okurken Dirmit’i bağrıma basmak, yaralarını tek tek sarmak istedim. Hurafelerin karşısında dimdik duruşunu, kelimelerle kurduğu dünyayı, şiirlerine tutunma halini sevdim. Sevgili Arsız Ölüm, zaman geçtikçe insanın başka yaralarına dokunan, yeniden dönüp bakma ihtiyacı uyandıran bir metin. Karşımızda, sırtında içi taş dolu bir çantayla Aktaş ailesinin tüm sıkıntılarını çeken bir Dirmit var.

Ben de geleneğin kalıpları içinde büyüdüm. Okumanın değerli olduğu ama sınırların net çizildiği bir evde. Annemle ilişkim kurallıydı. Sınırlar vardı ve ben o sınırları zorlayarak genişlettim. Annem beni korumaya çalışırken, çoğu zaman kendimden saklanmayı öğrendim. “Senin iyiliğin için,” dediği yerde, sesimi susturdum. Sevgiyle çizdiği sınırlar, bazen nefesimi kesiyordu. Artık metni okurken sadece Dirmit’i değil, geçmişten bugüne kadar bastırılmış, bütün sesleri hissediyorum.

İnsanın kendiyle yüzleşmesinin bu kadar zor olacağını düşünmemiştim. Hayatımı, insanlarla paylaşmanın zor olacağını sandım. Oysa asıl zor olan kendimle yüzleşmeymiş. Kalbimin en hassas köşelerini açıp, hiç girilmemiş, uğranmamış yerlere uğradım, çok zordu.

Gençliğimi birlikte geçirdiğim, beni gerçekten çok seven aileme hiçbir şey anlatamamak ne kadar acı.  Bu mesafe nasıl oluştu, bir türlü anlamıyorum. Bir gün fark ettim ki artık aynı evde yaşayan yabancılardık.

Bu deneyim yıllar sonra okuduğum metinlerle kurduğum bağı da belirledi. Dirmit’in şiirleri de böyle bir bağın ürünü. Görülmeye, anlaşılmaya ve hakkı teslim edilmeye duyulan bir ihtiyaçtan doğuyor.  Belki de bu kitabın beni bu kadar içine almasının nedeni tam olarak bu: Susturulan ve anlaşılamayan bir çocuğun kendine kelimelerle alan açma çabası.

Eserde dikkat çeken unsurlardan biri de, anne ve babaların gerçekleştiremedikleri hayalleri tamamlamak zorunda bırakılan bir neslin varlığı. Bu kuşak belirli bir yaşa kadar kendisine sunulan hayatı sorgulamadan sürdürür. Zamanla farkındalık geliştirdikçe yaşadığı hayatın kendi arzularının değil, ebeveynlerinin beklentilerini yansıttığını idrak eder. Böylece birey, kendi kimliği ile ailesinin dayattığı kimlik arasında sıkışır. Dirmit başkalarının çizdiği sınırlar içinde yaşamamak için, kendi benliğini arayıp durur.

Amacım, çok katmanlı bu romanın derinliklerine inmekti. Dirmit’ten öte gidemedim. Orada takılı kaldım. Diğer karakterleri anlatmaya çalışmıyorum. Sadece Dirmit’e neden tutunduğumu yazıyorum. Romanın içinde ilerleyemiyorum aslında. Kendi içimde aynı yerde dolanıyorum. Dirmit, yeryüzüne dayanabilmek için sığındığı yöntemleri anlatıyor. Onunla birlikte bakıyorum dünyaya. Haliyle diğer karakterler dışarıda kalıyor. Çünkü onlar hayata tutunmuş, kabullenmiş ve bir yol bulmuşlar. Dirmit ise tutunamıyor.

Belki de bu yüzden roman ilerlemiyor. Bu, yarım kalmış bir büyümenin başında durmak, aynı cümleyi defalarca içinden geçirmek. “Burada ne oldu?” diye sormak. Belki de ilk kez cevabı aceleyle vermemek. Ben hâlâ kendi göç hikayemi yaşıyorum, Dirmit’le birlikte. İstanbul’da kaybolmuş bir çocuğum.

Bu kitabı okurken kabilemi buldum. Sesleri bastırılmışların, hayalini sessizce kuranların, içinden taşanı yüksek sesle söylemeye cesaret edemeyenlerin kabilesini… Dirmit’in yalnızlığı bu yüzden bana tanıdık geldi. Çünkü bu yalnızlık, kuşaktan kuşağa aktarılan, kadınların omzunda ağırlaşa ağırlaşa taşınan bir mirastı. Sevgili Arsız Ölüm, bu mirası görünür kıldığı için yakıyor insanın canını. Roman, insanı ait olduğu duygusal topluluğun tam ortasına bırakıyor. Ben de orada duruyorum. Hâlâ biraz üşüyerek. Oysa biz, üşümesin diye terleyince sırtına tülbent konulan çocuklardık. İçimizde o soğukla yaşamayı öğrendik. Ama artık sesi duyulacak kadar büyüdüm.

Aynur Macit    

 

 

DİĞER YAZILAR

4 Yorum

  • Ayfer Yılmaz , 04/02/2026

    Ne kadar güzel yazmışsın , kelimelerin ,cümlelerin etkisinde kaldım çok güzel eline ,kalemine sağlık 😍❤️❤️❤️

  • SALİHA EBCİM , 04/02/2026

    Kelimelerin yine kifayetsiz kaldığı bir yerdeyim…
    Hani insan ne yazacağını bilemez ya ordayım.
    Sürüklendim gittim.
    Yolun çok güzel.
    Hep yaz.

  • Esma Günay , 04/02/2026

    Bir kitabın peşine takıldık, ve yine çocukluğumuza, anavatanımıza çıktı yol.
    Yazmak güzel elbet ama kalbinin sesini, -derinlerden gelen o sesi- duymaya çalışmak belki de aslolan.
    Kısık gelir ses, kulak verir anlamaya çalışırsın.
    Ki bu da yolculuğa dairdir.
    Kalemine, yüreğine sağlık dostum.
    Tebrik ediyorum.
    Hep yolda olman duasıyla.

  • Meltem Doğanay , 03/02/2026

    Seninle gurur duyuyorum. Harika kadın ❤️

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir