
Daha önceki yazımızda, politikaya karşı öne sürdüğümüz siyaset mukaddimesi için “tecrit” mefhumunu önermiştik.
Tecrit, bizim için, ilkelerini en baştan kurmadığımız politika alanından çıkış imkânı sunması bakımından önemlidir. Doğrusu tecrit, bana ilk olarak Düşüncenin Kıyameti adlı eserimde kalp mefhumunu düşünürken kendini açmıştı.
Tecrit, her türlü modern düşüncenin dayandığı zekâ ya da ratio karşısında, dikey boyuta açılan kalp mefhumuna bir giriş bakımından işlev görüyordu. Şunu özellikle belirtmek gerekir: Kalp, bir organ olarak “yürek” değil, bilakis dikey boyuta açılan şuur gelişmesinin adıdır. Tecrit kavramını, yakında yayımlanacak olan ikinci ciltte, kelimenin Latince kökeni olan ab-stractus’taki “çekilme” ya da “ayrılma” anlamlarıyla ilişkilendirmiştim. Bu anlam, politikaya karşı gelişecek bir siyaset düşüncesi açısından da yerli yerinde durmaktadır. Zira söz konusu bağlam, kalp mefhumunun siyasete taşınması bakımından zorunludur.
Bu durumda tecrit, modern düşüncenin dayandığı her türlü zekâ ve ratio temelli dünyevî hesap ve çıkarın ötesine geçebilmek için gerekli olan çekilme, ayrılma yani kelimenin etimolojik anlamıyla ab-stractio olarak insan şuurunda gerçekleştirilen bir çalışmayı ifade eder.
Bu, başka bir deyişle ruh çalışmasıdır. Zira insan, bütün bu anlam yükleriyle birlikte, ancak tecritte ruha ulaşabilir. Ruh ise, metafizik düşüncede çoğu kez sanıldığı gibi, orada zaten işleyen bir “temel” değil, bilakis ulaşılmasıyla tecelli eden bir “emir”dir. Dolayısıyla ruha ulaşmaktan söz ediyoruz, ona ulaşamayanlar için bu mefhumun metafizik açıdan kapalı kalması da son derece doğaldır.
Siyaset, tam da bu nedenle bedenden, bedene bağlı olandan ya da beden merkezli düşünmeden değil, ruh çalışması olarak dikey boyuta açılan tecrit sayesinde hakikate yönelen ciddi bir gayrete dönüşür.
Kapitalizm ve sekülerizmden ayrıştırmadığımız politika, kendisini en başta belirli ilkeler üzerinden kurmuştur. Ardından dünyevîleşme süreci boyunca teknik gelişmelerin desteğiyle, kaba güçlerini devlet aygıtları aracılığıyla tahkim ederek küresel bir sistem hâline gelmiştir.
Politikanın hakikat karşıtlığı ne yalnızca kapitalizmden ne de sekülerizmden ileri gelir. Daha çok, bu ikisinin tabir yerindeyse tam tekmil bileşimi, hatta evliliği neticesinde ortaya çıkar.
Bugün politikanın, bütün yönleriyle, sürekli büyüyen ve hatta devasa bir biçimde genişleyen beden merkezli bir dünyevî sistem hâline gelmiş olması rastlantı değildir. Seküler–kapitalist formülasyon, bilimlerden kültüre kadar neredeyse her alana nüfuz ettiği için çıkar, güç, hesap, rekabet, haz ve konfor gibi bedensel dürtüleri her türlü politikanın merkezine yerleştirmiştir. Böylece insanın hakikate yönelme imkânlarını tüm boyutlarıyla ortadan kaldırmış, ruhu adeta bedenin hizmetkârı hâline getirmiştir.
Tecrit, işte bu sistemde ruhun esaret hâlinden kurtuluşunun imkânıdır. Ancak, çoğu zaman sanıldığı gibi, dünyadan el etek çekerek bir köşeye çekilmek anlamına gelmez. Tecrit, bizim için mekânsal bir sığınma olarak görülmez. Bilakis, şuurda gelişerek kalpte başlayan bir iç dönüşümdür. Bu yönüyle, her türlü ruhbanca geri çekilmeden ayrılır. Zira ruhbanlık biçimlerinin tümü, aslında ruhtan doğacak kudretin çarpıtılması yahut inkâr edilmesi neticesinde ortaya çıkar. Ruhban, kendisinde bilkuvve (potansiyel) halde bulunan ruh kudretinin farkında olmadığı için bu cehalet onu korkaklığa mahkûm eder. Oysa tecrit, hem dünya içinde kalan hem de dünya ile mücadele etmenin yollarını derece derece ortaya koyan cesur bir yükselişin yoludur.
Madem modern politika denilen bu devasa bedenleşme süreci, kendi ilkeleriyle başlamış ve bugünkü dünya egemenliğine ulaşmıştır, öyleyse siyaset de önce ilkeleriyle kendini başlatmalı, ardından dereceli olarak yükselmelidir. Çoğu zaman politikayla ilgilenen teknokratların rasyonel yorumları bu konuda yol gösterici olamaz. Politikadan dışarı çıkmak, sanıldığı gibi sistemin içindeki birkaç düğüm noktasını çözmekle mümkün değildir. Zira sistem, içerideki “beden”i ya tehdit ederek ya da ödüllendirerek kendisine yeniden bağlamanın yollarını çoktan geliştirmiştir.
Bu bakımdan tecrit, öncelikle teknik yorumdan değil ilkesel bir kopuştan hareket eder. İlke düzeyinde politikadan kopuş gerçekleşmeden siyaset asla başlayamaz. Tam da bu anlamda, rasyonel teknikleri bir kenara bırakıp, mucize mefhumunu düşünmek gerekir.
Siyasetin temelleri, bu yönüyle zekâdan hareket eden politikaya tamamen zıttır. Politika, rasyonel bir bedenin kendi yörüngesinde dönmesiyse, siyaset, hakikate iman etmiş bir ferdin mucizevi biçimde sistemi aşmasıdır. Mucize kavramının değeri, rasyonel aklın yani zekânın ölçüleriyle anlaşılamaz. Çünkü mucize, sürpriz olma özelliğini ruhtaki kudrete borçludur.
İnsan, her türlü bedene yatırım yapma esaretinden bir kez kurtulduğunda, ruh diriltici nefesini, etkisini ve aurasını icra etmeye başlayacaktır. Olayların rasyonel yetiyle önceden öngörülebilir olduğu iddiası mutlak olarak doğru değildir. Nasıl ki ani bir fırtınayı hiçbir meteorolojik teknik kesin olarak bildiremezse, ruhun fırtınasını da hiçbir rasyonel politik teknokrat öngöremez. Mucize, aniden ve büyük bir etkiyle ortaya çıkabilir. Siyasetin mucizeye ulaşması her “an” mümkündür. Çünkü mucize, an kadar hızlı ve ani bir baskındır.
Politikadan ilk kopuş, ilke düzeyinde tecrit demektir. İlke düzeyinde bu ilk kopuş gerçekleştiğinde, hesap, teknik ve strateji de doğal olarak o ilkeye uygun biçimde yerini alacaktır. Bunlar, en son başlanması gereken alanlardır, ilk değil.
Öncelikle, modernliğin esir ettiği ruhu, dünyeviliğin kuşatmasından çıkarmak için çabalamak gerekir. Tecrit sürecinde ruh gayretinin önündeki en büyük düşmanlarımız kuşkusuz yorgunluk, bıkkınlık ve umutsuzluktur. Kader, bize bunların ne olduğunu defalarca öğretti.
Daha önceki her saf teşebbüs, ihanetin ve kıskançlığın darbesiyle engellense de, bütün bunlar imanı ölçen hazırlık koşularından başka bir şey değildir. Tecrite giden öncü aziz ruhları şimdiden saygıyla selamlamak gerekir. Mucize bağlamında geçen yazıda aziz kadın Meryem’i anmak da boşuna değildi! Tecride yönelen o aziz kadın, İsa’yı doğuracağını önceden nereden bilebilirdi? Ama onun saf imanı karşısında kudret sahibi ilgisiz kalmadı ve cevabını verdi. Mucize, işte bu cevaptır, çalışmanın, gayretin ve saf imanın cevabı. Bütün beklentiler oyununu bozan bir gedik açılmaya başlandı bile. Düşünce bir kez burada ruh atılımını öğrensin, gerisi kendiliğinden, büyük bir heyecan ve coşkuyla gelir.
Siyaset için, sanıldığı gibi en başta hiçbir teknik ya da karmaşık şey önermiyorum. Önerdiğim şey öze dokunur ve tam anlamıyla yalındır. Fikir bakımından o kadar sade ve berraktır ki, su gibi saf ve akıcıdır. Ama aynı su gibi, sıra dışı ve yücedir de. Siyasal olayın gerçekleşmesi, her zaman gayrete âşık mucizenin işi olarak kalacaktır. Siyasetin doğuşu, imanın kudretini sınayacaktır.
İman sahibi olanlar, şimdi daha yüksek bir imana çağrılmakta ve sorumluluklarını yerine getirmeye davet edilmektedir. Politikanın her türlü zehrine karşı, siyaset devasını öne sürüyoruz. O hâlde, bu politik zehirleri genel olarak sıralayalım: Sömürü, hırsızlık, ırkçılık, yolsuzluk, ayrımcılık, adaletsizlik, kölelik, eşitsizlik, egoizm, yalan ve şiddetin her türü… Tecrit, bütün bunlara karşı kalp temelinde yükselen ruhsal hareketin yoludur.
Politika karşısında ileri sürdüğümüz siyaset, sonsuz hakikat boyutunun bir ifadesidir.
Siyaset, “hakiki din” diye adlandırabileceğimiz bu boyutta kalır, ezelîdir, ebedîdir, ölümsüzdür. Zira o, bütün bilimlerin durduğu yatay boyutun ulaşamadığı dikey boyutta, yani hakikatin ebedî mekânında ikamet eder.
İnsan, bu dikey boyuta, insanlığının hakikatine ulaşmadıkça, bütün maddi ve teknik ilerlemelerine rağmen, yatay boyutta kalan bilimler huzuru, barışı ve adaleti asla getiremeyecektir. Çünkü bu kavramlar, bilimin değil, hakikatin kurucu bileşenleridir.
Bilimler, anlam bakımından merkeze yerleşip her şeyin ölçüsüne dönüştüğünden beri, hakikatsiz bir dünyada yaşıyoruz. Oysa bilimlerin yeri asla “merkez” değildir, olamaz da. Zira insana emanet edilen ruhun aşkınlığına ve yüceliğine bilimler asla cevap veremez.
Şimdi, kalp zemininde ifade ettiğimiz siyasetin yükseliş yoluna adım atıyoruz. Bu yol, yatay boyutun ötesinde, dikey boyuta doğru uzanır. Şeylerin ve nesnelerin yatay boyutundan, birliğin, hakikatin dikey boyutuna atılan bu adım, mucizenin mukaddimesi olacaktır.
Bugüne dek yaşadığımız modern tecrübe bize göstermiştir ki, yatay boyutta kalındığı sürece “dünya”da asla adalet, barış ve huzur gerçekleşmeyecektir. Dikey boyuta açılan siyaset için kullandığımız “mukaddime” kelimesi, çoğu zaman “giriş” veya “önsöz” anlamında anlaşılır, oysa kelime bundan çok daha fazlasını söyler. “Mukaddime”, kökeninde “kadem”, “kıdem”, “kadim”, “takdim” gibi anlamları taşır. “Ön”, “önce olan”, “öncü”, “önder”, “başlangıç”, “öne sürmek” gibi anlam katmanları da bu bağlamda siyasete dair düşüncemizin parçasıdır. Bu anlam zenginliği içinde, siyaset için “öncü ruhların gelişi” zaten bir mucize değil midir? Demek ki mucize başlamış, ruh kadem etmiştir. Bu yazı da işte o mucizenin şahitliğinden başkası olamaz. Şimdi ve gelecekte: şahitlik…
Dr. Ali Sait Sadıkoğlu

