Dosya: 2050 Yılında Türkiye – 2

Yazarlarımız 2050 yılına dair beklenti, tahmin ve umutlarını kaleme aldılar. Dosyamızın ikinci yazısı Ömer Ertürk’ ait.

***

“2050 yılında Türkiye” meselesini düşünürken Space X’in sahibi Elon Musk‘ın çalışmalarına dair bir habere denk geldim. Haberde şöyle deniyordu: “Tesla, SpaceX ve The Boring Company şirketleriyle bilinen Elon Musk, 17 Ocak’ta attığı bir tweet ile birlikte insanların çok gezegenli yaşama geçiş yapabilmeleri için yılbaşına fazlasıyla megaton gerektiğini söyledi. Ardından Elon’un takipçileri, SpaceX’in günde kaç uçuş gerçekleştirmeyi planladığını sordu.

Webteko’nun aktardığına göre Elon Musk, Starship’in tasarım amacının günde 3 uçuş yapmak olduğunu söyledi. Fakat asıl heyecanlandıran şey Musk’ın yaptığı bir iki hesap değil, takipçisinin yaptığı bir hesaptı. Musk’ın takipçisinin yaptığı hesaba göre günde 3 uçuş demek, 2050 yılına kadar 1 milyon insanın Mars’a gitmiş olması demek oluyordu.”

Bu haberi okuyunca, bundan on beş yıl önce abimin eve getirdiği ilk cep telefonu canlandı gözümde. Şimdikilerin tuşlu deyip burun kıvırdıkları, çok ateşli taraftarların stada sokup sinirlendiklerinde futbolculara fırlattıkları, bazen kapı kapanmasın diye önüne koydukları telefonlardan biriydi. Telefonu uzaktan görünce nutkum tutulmuş, aman Allah’ım artık uzakta çok uzakta olan sevdiklerimiz bir tuşla telefonun diğer ucunda bizimle konuşabilecek, bunu da geçtim ona anlık mektup (sms) gönderip cevap alabilecektim. Bu, teknolojinin overlok makinasını ayağımıza getirmesinden sonraki en büyük gelişmeydi. En büyük hayalim bir gün o telefonlardan birine sahip olmaktı ve bunun için Türkiye’nin gelişmesi ve benim payıma düşen millî gelirin artması gerekiyordu.

Liseye başlayınca gelirimde herhangi bir artış olmamasına rağmen böyle bir telefona sahip oldum ki, bu benim için Türkiye’nin gelişiminin artık dursa, olur dediğim yeriydi. Neyse ki öyle olmadı, sırasıyla; önce polofonik bir telefonum oldu -ve dönemin ağır abileri gibi benim telefonumda da Kurtlar Vadisi cendere müziği zil sesi oldu- ardından müzik çalarlı telefonlar çıktı ve o zamanlar Selçuk Küpçük’ün seslendirdiği Monna Rosa şiirinin fon müziğini zil sesi yaptım. Yani Türkiye’nin gelişimi benim telefonumun zil sesini nereye taşıyabileceğimle doğru orantılıydı ve fazlasında gözüm yoktu. 

Ancak; telefonumu yaklaşık altı yıldır sessizde kullandığımı düşününce ülkenin benim için gelişeceği son noktaya geldiği ve hatta ben de zil sesi kullanmadığım için kendimi malayani şeylerden vazgeçmiş bir derviş olarak gördüğümü fark ettim. Hakikat aynasından bakınca benim derviş olmadığım açık; ama ülkenin gelişmişlik düzeyi zil sesimi aşmış durumda. 

2050 yılında bizden kimsenin uzaya gideceğine inanmıyorum, çünkü dünya ne kadar gelişirse gelişsin, annelerimizin markete gönderirken bile -sıkı giyin- tembihi yüz yıllardır devam ediyor; dolayısıyla çocuklarını uzaya göndereceklerini sanmıyorum. Ayrıca kimsenin de Mars’ta bir koloni kurup bizi orada daha müreffeh şartlarda yaşatma düşüncesine sahip olduklarını da düşünmüyorum.

Velhasıl kelam, bir ülkenin gelişmişlik seviyesi; parasıyla, teknolojisiyle, şatafatıyla ve/ya uzaya çıkışıyla değil, bir ahu gözlüye tutulmuş gencin, o kızın yanından geçerken gömleğinin cebine koyduğu telefondan son ses dinlediği Müslüm babanın “Senden Vazgeçmem” şarkısını ve sevdasını ona duyurup duyuramadığıyla anlaşılır. Umarım o zamana kadar bu seviyemizi hep koruruz…

Ömer Ertürk

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir