
Bursa gerçek bir şehirdir. Ezelden tecelliye tâbidir. Sizi sımsıcak sarıverir. Kimseyi ayırmaz. Herkesi kucaklar. Yüreği tozlananlara koynundan çıkarıp mektup verir. Nasipliler başlar okumaya. Kalbi kırıklar, özlem duyanlar, acı çekenler, pişmanlık duyanlar, yol gözleyenler, haber bekleyenler ve daha kimler kimler… Aradıklarının o satırlarda olduğundan bir an olsun şüphe etmeden yazılanları benliklerinde damıtmaya başlarlar. Yarası olan merhem gözüyle bakar. Susamışlar içlerinin ferahlayacağını sezer. Zarfın açılışı öyle bir andır ki mekân donar, zaman silinir. Duyulan ses kâğıt yırtığı değil, iç çekiştir. O an, hemen en yakın ağacın rahmet dolu gölgesine çekilirsiniz. Bursa’da her ağaç, bir evliyanın göğe uzanan dualı elleri gibidir. Yere süzülenler yaprak değil, sır taneleridir. Rüzgârı bahane ederek önünüze düşen yapraklar menakıpnâme, salnâme ve şehrengizlerden farksızdır. Yere düşen yaprakları yerden alıp dikkatlice izlerseniz insan yazgısını anlattığını görürsünüz.
Bursa’da yürüyüşler Emir Sultan hazretlerinden destur alınıp başlar ve Üftade hazretlerinin dizinin dibine varılınca biter. Eski Bursa yani Osmanlı Bursa’sı bu rota üzerine kurulmuştur. Emir Sultan Meydanı’ndan aşağı doğru yürümeye başladığınızda yol daralır. Mezarlıklar hayatın kısıtlı oluşuna işaret edercesine genişler. Yolun en dar noktasında kendinizi ölüme çok yakın hissedersiniz. Adeta ölümün canlılığını hatırlatmak için yapılmış gibi gözüken bu yolda birkaç yüz metre yürüdükten sonra Yeşil Camii ile rastlaşırsınız. Çınarlarla dolu serin bir avlusu vardır. Kediler ve takkeli amcalarla müsemma oluşundan boş olduğu çok nadir görülmüştür. Tam karşısında Çelebi Mehmet ve aile efradının yattığı Yeşil Türbe sayısız deprem atlatmış hali ile sizi karşılar. Türbe, “tekrar yapılması imkânsız” olarak bilinir ve İznik çinileri ile meşhurdur. Mavi, yeşil ve turkuazın mucizevi şekilde renk verdiği çinilerin o dönemde türbeye kazandırdığı ün hâlâ etkisini devam ettiriyor. Yeşil Camii’nin biraz ilerisinde İslam Eserleri Müzesi çok fazla ziyaret edilen bir yer değil. Fonksiyonelliği tartışmalı. Zamanın yıkıcılığı ve kıyıcılığı karşısında daha işler bir şekilde düzenlenip planlanması gerektiği konusunda tüm Bursalılar hemfikir. Binaya dışarıdan bakıldığında hayat emaresi gözükmüyor. Bakımlı ancak çok hantal bir görünüme sahip.
Setbaşı’na doğru yürümeye başladığınızda kafanızı kaldırırsanız Uludağ’ın başlangıcı olan yamaca örülmüş gibi gözüken ağaçlar gözünüze çarpar. Genelde Balkan göçmenleri ve şehrin yerlileri dağ bitiminde ikamet eder. Bursa’nın en panoramik görüntüleri oralardan görülür. Bursa’da kafanızı kaldırdığınızda Uludağ’ı görürsünüz. Kanuni düzenlemelerle özel olarak korunan bu dağın diğer adı Keşiş Dağı. Dağın çeşitli yerlerinde bugüne ulaşamamış kilise ve manastırların olduğu tarihi belgelerde yazılıyor. Hatta şu an Slavlar tarafından çok geniş bir coğrafyada kullanılan Kiril Alfabesi’nin Uludağ’da kalıntıları bulunan Polihron Manastırı’nda Aziz Kiril ve abisi tarafından icat edildiği biliniyor. Göller bölgesi ve mesire alanları ile kış turizmi yanında yazın da insan çekiyor. Setbaşı’na geldiğimizde köprünün üzerinden geçerken, Irgandı Köprüsü şahsına münhasır haliyle sizi karşılar. Dünyada eşine nadir rastlanan çarşılı köprülerden bir tanesidir. Üzerinde el sanatları ve geleneksel sanatlara dair çeşitli etkinliklerin yapıldığı atölyeler mevcut. Büyük-küçük birkaç restorasyon geçirdikten sonra bugünkü haline dönüştü. Yunanlıların yıkmak için özel çaba sarf etmesine rağmen yıkılmaması köprüyü özel kılan hususlardan biri… Köprünün batı çıkışında yaralı leyleklerin bakımı için 19. asırda inşâ edilen Gurebâhâne-i Laklakan Dünyanın ilk leylek hastanesi. Bugün kuşlar dahil diğer hayvanların bakımı için hizmet vermeye devam ediyor. Halkın, bereket getirdiğine inandığı yaralı leylek ve kuşlara bakım yapması zamanla süreklilik kazanmış ve bir amme hizmetine dönüşmüştür. Setbaşı Köprüsü’nün doğu tarafında yer alan Setbaşı Halk Kütüphanesi, büyük küçük herkesin yolunun mutlaka bir gün düştüğü nadide bir mekândır. Burada bir anısı olmayan Bursalı’ya rastlamak neredeyse imkânsızdır. Her yaştan insana hitap edebilmeyi başaran nadir kütüphanelerden biri olması sebebiyle övgüyü hak ediyor. 2000’li yılların başından itibaren tam manasıyla hizmet vermeye başladığını hayal meyal hatırlıyorum. Çocukluğumda Dede Korkut Hikâyeleri’ne ulaşmak ve çeşitli atlasları incelemek için gittiğim çok olmuştu.
Setbaşı’ndan Heykel’e geldiğinizde artık Ulu Camii’nin şehre hâkim olduğunu hissedersiniz. Ulu Camii’nin mübarek minareleri Bursa’nın tüm tarihinin şahididir. Bursa’nın tarihini yazmak isteyenler bu iki minare ile gönül bağı kuramazlarsa yazdıkları mutlaka eksik kalacaktır. Kesme taşlarının her birisi ise salnâmelerin yapraklarından farksız. Kesme taşlara kulağınızı dayarsanız size hikâye anlatır. Dikkatlice incelerseniz kendisini açar ve şehrin tarihini okumaya başlarsınız. Ayrıca Ulu Camii’nin herkesçe bilinen ama dile gelmeyen bir tılsımı vardır. Siz gitmeseniz bile o sizi kendisine çeker ve bir anda kendinizi yanında bulursunuz. Yazın serin, kışın sıcak olmasını kesme taşlara bağlasalar da bence bu sadece ehlinin vakıf olabildiği başka bir sır. Ulu Camii’nde beş vakit namaz kılanın Hızır Aleyhisselam’ı göreceğine dair bir inanış vardır. Sırf bunun için camiyi mesken edinen cemaatin içinde önemli bir çoğunluğu tesbih ve mushafçılar oluşturuyor. Onlar Hızır Aleyhisselam’ı gördüler mi bilinmez ancak Hızır aleyhisselamın onların arasında bulunduğunda şüphe yok. İçindeki şadırvanın hikayesi farklıdır. Gayrimüslim bir hanımefendi cami yapımı için arazisini satmak istemeyince devlet ricalince zorla alınmış. Zorla alınan bir yerde namaz kılınmaması daha efdal olduğu görüşüne dayanılarak o bölüme şadırvan yapılmış. Ulu Camii ile ilgili başka bir hikâye ise Karagöz ve Hacivat’ın cami inşaatı esnasında diğer işçileri güldürmeleri sebebiyle idam edildiği rivayetidir. Kesinliği şüpheli olsa da Ulu Camii’nin taşlardan ziyade birden fazla birbirine bağlanabilen sır ve hikayelerden inşâ edildiği abartılı bir söylem olmaz.
Ulu Camii’nin içinde Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethettikten sonra hediye olarak gönderdiği 500 yıllık Kâbe örtüsü vardır. Başka bir rivayete göre ise 1516 yılında savaş sebebiyle hacca gidilemediği için Memlükliler tarafından gizlice gönderilmiştir. Hangi rivayetin doğru olduğu bilinmese de Kâbe’nin kapı örtüsünün bulunması Ulu Camii’ne ayrı bir hürmet gösterilmesine sebep oluyor. İlaveten hat sanatının en incelikli eserlerinin büyük küçük tablolar halinde sergilenmesi camiye olan ilgiyi epey artırıyor. Ulu Camii’nden çıktıktan sonra hafif bir yokuş çıkıp Kaleiçi’ne ya da Tophane’ye gidebilirsiniz. Kaleiçi Osmanlı’nın asıl neşvünema bulduğu yer. Sokaklarda hâlâ cumbalı evler mevcut. 14. asırdan kalma sokak mimarisi korunuyor. Ancak Kaleiçi’nin en önemli yeri Üftâde hazretlerinin türbesi. Oraya vardığınızda ruhunuzun iklimi hızlıca değişir ve sekînet bulursunuz. İnsanlar sürekli gelse de çoğu zaman fark etmezsiniz. Aziz Mahmut Hüdâyî hazretlerinin hocası olan bu mübarek zatın hayatı Osmanlı ve Bursa için bir aynadır. Çünkü onun yaşadığı dönem Osmanlı ve Bursa’nın yükseliş dönemiydi. Kim bilir belki de onun yüzü suyu hürmetine Bursa, hakikatle yoğurulmuş özgün ve özgül ruhunu korumayı başarıyor. Bursa’nın simge yerlerinden başka biri de meşhur Tahta Kale. Burasının asıl adı taht-el kale yani kale altı. Kalenin içine insan nüfusu sığmayınca buraya yerleşim yerleri yapılmış ve doğal bir çarşı oluşmuş. Yaklaşık 500 senelik tarihi olan bu çarşı içerisine Yoğurt Hanı olarak da bilinen Tahtakale Hanı, Yeşil’deki cami ve medreselere gelir kaynağı olması için Bayezid tarafından yaptırılmış. Köylülerin yoğurt ve ayran satmasından dolayı bu ismi alan han bugün de köylülerin ürünlerini satabildiği bir çevrede bulunuyor. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin taş ve ahşabı öne çıkararak tekrar düzenlediği bu alan özellikle dağ köylerinden gelen vatandaşların uğrak noktası. İrili ufaklı esnaf lokantaları hâlâ varlığını sürdürüyor. Burası için tarihi Bursa’nın hafızası denilebilir.
Bursa’da maalesef aslına uygun ve tarihine sadık bir şehir mimarisi oluşturulamadı. Eski Bursa dahil hiçbir semt, şehir dokusu oluşturabilecek nezihliğe ve yeknesaklığa sahip değil. Ancak şehre dair öyle bir olay yaşandı ki kendimi, “aziz olsun o kepçeler, var olsun o dozerler, yaşasın o kamyonlar” derken buluverdim. Bu kutlu işte emeği olan herkesin sadaka-i cariye sevabı aldığına hiç şüphe yok diye içimden geçirdim. Bursa’nın bağrındaki kara lekeler temizlendi diyerek derin bir nefes aldım. Sıcak bir yaz gününde meşhur Bursa çeşmelerinden birinde kana kana soğuk su içmiş gibi ferahlamış hissettim. Bursa Tarihi Çarşı ve Hanlar Bölgesi’nde tarihi dokuya uymayan binalar 2021 yılının sonunda yıkılmıştı. Ancak yeni halinin nasıl olacağı kestirilemiyordu. 2025 yılı itibariyle neredeyse tamamı bitti ve ortaya gerçekten takdir edilesi yeni bir meydan çıktı. Göğsündeki ağırlık kalkınca şehir sanki yılların yorgunluğunu atmış gibi canlandı. O gün bugündür Bursalılar Altıparmak’tan Heykel’e çıkarken yüzlerini ekşitmiyor. Tophane’den Doğanbey TOKİ’yi görünce canları sıkılsa da Ulu Camii’ne bakınca içleri ferahlıyor. Sadece Bursa’da değil, tüm Türkiye’de artık yıkarak güzelleştirmenin vakti geldi. İnşâ ederek ya da onararak güzelleştirmenin devri kapandı. Şehir merkezleri asıl fonksiyonlarından uzaklaştı ve ölen ve insanın ruhunu öldüren yapılarla doldu. Artık radikal müdahaleler hayati önem taşıyor. Şehir merkezlerinde para ödemeden sakince oturulabilecek alanlar kalmadı. Bursa için bu tespit özellikle geçerli. İnsanların sadece yürüyebildikleri ancak duramadıkları, soluklanamadıkları yerler kamusal alan sayılmaz. Bursa’nın kalbinde de aynı durum söz konusuydu. Hanlar bölgesinde maalesef işletmelere para vermeden oturmanız mümkün değil. Kamusal alanların kullanımının paraya bağlanabilmesi çok sıkı şartlarda mümkün olur. Ve kültür ve tabiat varlıkları bakımından bu durum daha da sıkıdır. Anonim yararlanmaya müsaade edilmeden tüm hanların kullanımının özel kişilere tahsis edilmesi bu bakımdan eleştiriye açık. Hanların halihazırdaki çirkin kullanımları devam ediyor ancak alternatif oluşturmak adına Bursa Büyükşehir Belediyesi’ni yıkarak güzelleştirmeye cesaret edebildiği için tebrik etmek gerekiyor. Fazlalıklarından arındırılmayan şehirlerin öldüğüne dünya çok kez şahit oldu. Şehirlerimizi yaşatmak istiyorsak artık yıkarak arındırma seferberliğine başlamamız gerekiyor. İnşâ etmenin ve onarmanın övüldüğü bir kültürde yıkmak her zaman olumsuz bir çağrışıma sahiptir. Karamsar bir kararlılıkla da olsa öze dönebilmek, yenilenebilmek ve yeniden yapabilmek için şehirlerimizi arınma sürecine sokmamız gerekiyor. Sıkışmışlığın ve yoğunluğun olduğu her yerde ilk seçenek olarak yıkmayı düşünmemiz gerekiyor. Türkiye’nin tümden kasabalaşmaması için şehirlerin kadife bir sertlikle yeniden ele alınması gerekiyor. Yıkarak güzelleştirmenin güzelliğe ulaşma konusunda inşâ etmenin tek alternatif olmadığını bize öğreteceğini düşünüyorum.
Muhammed Furkan Kâhya


1 Yorum