
Künye: Özalp, N. Ahmet. Teknik Okumalar – Bağa Destursuz Girenler, İstanbul: Büyüyenay Yayınları, 1. Baskı. 2017.
***
Benimsenen ilkeler, seçilen yöntemler tartışılabilse de özü bakımından, bir metnin değerini ortaya çıkarma çabasıdır eleştiri. Metnin türüne, niteliğine bağlı olarak, bir tür sanat üzerinden sanat ya da düşünce üzerinden düşünce üreten metinler olarak da değerlendirilebilir. Ne ki eleştiri metni, işin gerektirdiği nesnelliğe karşın, yazarının kişiliğinden, ilgi, yetenek ve eğilimlerinden, konuya ilişkin donanımından tümüyle bağımsız değildir. Bu nedenle, ister istemez, belli ölçülerde öznellik taşır. Bu yönü, bir yandan onu sanat düzlemine taşırken, bir yandan da öznellik ilkesiyle karşı karşıya getirebilir, dolayısıyla fırtınalı çatışmalara yol açabilir. Sözün kısası, eleştiri netameli bir yazı türüdür. Hem kendi nitelik ve özellikleri, hem de ortaya çıkaracağı sonuçlar bakımından. (s. 7)
Bu kitabı oluşturan yazıları, tanımladığımız anlamda eleştiri saymıyoruz. Eleştirinin kimi özelliklerini taşıdıkları söylenebilir. Aynı zamanda kimileri, inceleme özellikleri de taşımaktadır. Ama genel bir tanımlama için, bu kadarını yeterli görmüyoruz. Bize göre, bu yazıları, bir teknik okuma olarak tanımlamak, en doğrusudur. (s.7)
Yazıların büyük çoğunluğu, ele aldıkları metinlerdeki dili, daha çok da dilin kullanımını incelemekte, bu açıdan saptanan sorunları sergilemekte, değerlendirmektedir. Doğal olarak bu işlem, metinlerin sanatsal ya da düşünsel değerlerini ortaya çıkarma, belirleme çabasıyla karşılaştırıldığında, son derece teknik bir çalışmayı gerektirmektedir. Bunları bir teknik okuma olarak tanımlamamızın nedeni budur. (s.7)
Edebiyat metinleri söz konusu olduğunda çeviri, bir dilin aktarımından çok sözün, diğer bir deyişle dilin kullanımının aktarımıdır. Dilin aktarımı, çeviriyi dilbilim sınırları içinde başlayıp biten bir olay olarak görürken sözün aktarımı, dilbilimle birlikte metni kendi içindeki ve dışındaki tüm bağıntıları ve bunlara ek olarak yazarın özgün anlatım özelliklerini göz önünde bulundurur. Bu durumda başarılı bir çeviri için dille, dilin tüm olanaklarıyla birlikte o dili oluşturan kültürün, metin türünün geleneksel niteliklerinin, metin içeriğinin bağlantılı olduğu alanların, yazarın amacının, anlatım özelliklerinin, biçeminin de tam olarak bilinmesi gerekir. (s. 79)
Takıldığı bir kelime nedeniyle anlayamadığı bir bölümü metinden çıkarıp yerine bir öykü koyuveren çevirmenlerin; sağdan soldan aşırarak hazırladığı kitabı satamayınca, kapağını değiştirip üzerine koskoca bir “İmam Gazâlî” imzasını kondurarak piyasaya yeniden süren ve köşeyi dönen yayımcıların yer aldığı yayın dünyasında, kim sözgelimi İmam Gazâlî’nin düşüncelerinin insanlara ulaştığını, buna karşılık insanlarda bir etki yapmadığını söyleyebilir? (s. 111-112)
Eleştiri ve tartışmaların yararlı olduğu yadsınamaz. Bu nedenle biz, eleştiri gibi tartışmanın da yararına, hatta gerekliliğine inanıyoruz. Her ikisi de ilkeli ve kurallarına uygun biçimde yapılması durumunda, kimi gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayabilir. Ama ilkesiz ve kuralsız yapılmaları durumunda, işlevleri tersine döner: Gerçeklerin gözden kaçırılmasına hizmet eden bir araca dönüşür. Eleştirinin, tartışmanın ilke ve kurallarını amacı belirler. Eleştirinin de tartışmanın da amacı, gerçeği ortaya çıkarmak, gerçeğe ulaşmak olmalıdır. Bu amaca uygun bir tartışmada taraflar da yalnız gerçeğe ulaşma, gerçeği ortaya çıkarma amacı peşinde olmalı, niyeti taşımalıdırlar. Taraflar bu amaçta birleşirlerse, tartışmanın konusunda ve doğrultusunda bir sapma olmaz ve sonunda amaca ulaşılabilir; Namık Kemal’in deyişiyle barika-i hakikat (gerçeklik şimşeği) çakabilir. (s.129)
(…) “O vakit tekmîl-i vücudumda bir ateş tahammülsüz hissediyordum.” cümlesinin aslı da “O vakit tekmîl vücudumda bir ateş-i tahammül-sûz hissediyordum.” imiş. Bu cümlede de “O zaman tüm vücudumda dayanılmaz bir ateş hissediyordum.” biçiminde güncellenebilir.
“Üftâde kim, ben Üftâde meftun.” dizesi ise aslında çok açık: “Üftâdenim ben üftâde-i meftun”; güncel bir söyleyişle de “Âşığınım ben büyülenmiş âşık.” demek.
“Muzlim-i ufuktan yaşamış Enver / Arz etti dîdâr oldu nûr oldu her yer” biçiminde okunan ikiliğin aslında da bir sorun yok: “Muzlim ufuktan ya şems-i enver/ Arz etti dîdâr nûr oldu her yer.” Kolay anlaşılabilmesi için düzyazıya şöyle aktarabiliriz: “Karanlık ufuktan parlak güneş yüzünü gösterdi ya, her yer aydınlandı.”
Son örneğimiz olan “Broli’nin sair ruhlar üzerindeki tasarrufu ale’l-ıtlaktır.” cümlesindeki “Broli”, meğer özel ad falan değil, sadece “bir velinin” imiş. Cümlenin tamamı şöyle oluyor buna göre: “Bir velinin sair ruhlar üzerindeki tasarrufu ale’l ıtlaktır.”
Okuma sonuçlarına gelince… Bize taş söktüren bölümleri kontrol ettikten, merakımızı giderdikten sonra, belli aralıklarla karşılaştırmalı bir okuma yaptık. Kitabın üçte birine yakın bir kısmını elden geçirdik böylece. Bu bölümlerin hemen her sayfasında beşle yirmi arası düzeltme yapmak zorunda kaldık. Bu düzeltmelerin büyük çoğunluğunu okuma hataları, geriye kalanların bir bölümünü atlamaların yerine eklenmesi, bir bölümünü de yazım yanlışları oluşturuyor. (…) (s. 180)
Klasik metinlerimizin yeniden yayımlanmasında, umulan yararın sağlanabilmesi için iki temel koşulun yerine getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. İlk koşul, doğruluktur. Metnin anlamsal yapısı, tüm bağlam ve bağıntıları ile birlikte olduğu gibi aktarılmalıdır. İkinci vazgeçilmez koşul ise güzelliktir. Metni, tek kelimesini bile göz ardı etmeden, açık, anlaşılır, tutarlı ve sorunsuz bir dil ve anlatımla aktarmak zorundayız. Kırık dökük bir dille, anlamı yansıtmaktan uzak, daha kötüsü okuru farklı ve yanlış anlamlara götürecek bir anlatımla sunulan bir metin, doğal olarak her şeyden önce o metnin önem ve değerini yok edecektir. Harcanan tüm emeklerin boşa çıkması da cabası. (s. 216)
Edebifikir

