
Hüseyin Yorulmaz hoca son yıllarda biyografik kitaplar hazırlıyor, yazıyor. Bu kitaplardan birini de Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin yayınları arasından çıkardı: “Rahmi Eray için Hüsnü Şehadet”. Kitabın okuyucuya takdimi için tertip edilen bir sohbet içtimaına davet edildim. Böylesi programlar çoğu kere kayda alınmaz. Herkesin elinde ses ve görüntü kaydetme imkânı olduğu hâlde birçok kişinin aklına kayıt almak gelmez. Umuma açık, arşivlenmeye matuf böylesi programları Süheyl Ünver’in niyeti ve gayretine benzer bir şekilde kaydetmenin gerekli olduğuna inandığım için böylesi konuşmaları, sohbetleri kaydederim. Bu konuşmayı da kaydettim. Konuşma Kahramanmaraş’ta, Tanrıverdi Camiinin altına açılmış bulunan Diyanet Kitabevi’nin küçük bir salonunda 11 Nisan 2026 Cumartesi yatsıdan sonra 20.30’da başladı. Kahramanmaraş üzerine araştırmaları, kitaplarıyla tanıdığımız Serdar Yakar’ın sunumuyla Hüseyin Yorulmaz hoca Rahmi Eray’ı ve hakkında çıkan kitapları tanıttı. Konuşmanın sonuna doğru Mustafa Kök hocamız hemşehrisi ve hakkında iki yazı kaleme aldığı Rahmi Eray için söz aldı ve 15 dakika kadar konuştu. Mustafa Kök’ün konuşmasında Rahmi Eray’ın “Adnan Menderes’ten sonra lider olacağına” dair bir beklentiden söz etmesine bir bellik koydum. Benim anladığım kadarıyla tarih, “olan” şeylerden ibaret değil. “Olması umulan” şeyler de aslında bize bir tarih vermektedir. Dedikodunun, söylentinin gerçeklik değeri itibarıyla değil de doğduğu ortamdaki insanların psikolojisini vermesi itibarıyla bir bilgi değeri taşıması gibi değerlendirebiliriz bu “olması umulan”ları. Hem Hüseyin Yorulmaz’ın hem Mustafa Kök’ün konuşması güncel ve tarihî göndermeleriyle bu meselelerin alâkalısı kimseler için kıymeti olduğunu sanıyorum. Bu konuşmayı, haber metni hâline getiren gazeteler, haber siteleri konuşmanın nerede, ne zaman, nasıl bir topluluk karşısında yapıldığına dair hiçbir şey yazmamışlar. Çünkü onlar, belediyenin basın yayın dairesinden gelen bülten metnini, yaptıkları anlaşma için “kopyala – yapıştır” yöntemiyle alıp kullanıyorlar. Ben şimdi bu metinle hem gazetecilerin yapmadığı haberciliği yapmış, hem de belediye kamerasına kaydı geçen programın arşivde onlarca yıl bekleyip kaybolmasından konuşmayı kurtarmış oluyorum. Konuşmayı dinleyenler arasında ismen veya şahsen tanıdığım kimseler şunlardı: Hikâyeci Hasan Keklikci, Şair Mustafa Köneçoğlu, Mesut Serdar, Harun Kadıoğlu, Ali Avgın, Hanifi Yılmaz, Doğan Arık. Son not: Maalesef konuşmanın başına yetişemediğim için Hüseyin hocanın konuşmasının baş tarafından, kaç dakika tuttuğunu bilemediğim bir eksiklik var. Köşeli parantez içerisindeki ifadeler bana ait, bunları konuşma dili ile yazı dili arasındaki mesafeyi kapatmak için kullandım. Birkaç dipnot var, onlar da bana ait. Yazıda kullanılan fotoğraflar Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin internet sitesinden alınmıştır. (Mehmet Raşit Küçükkürtül)
***
Hüseyin Yorulmaz: (…) 1996, 97, 98’de hoca ile birlikte çalıştık. O notlarım arasından hocanın konuşmalarını 100-150 sayfa hâlinde yazdım. Hocaya dedim ki: “Hocam, bu konuşmaları derledim, notları kitap olarak yayınlamak istiyorum, Orhan Okay biyografisi olarak.” “Hüseyin,” dedi “ben hayattayken yapma.” dedi. Yani o kadar mütevazı bir insan. Yani kendisi hayattayken böyle bir çalışma, böyle bir çalışmayı yapma dedi.
Tabii aradan… Hoca 2017 yılında vefat etti. 2021 yılında “Sadeliğin İhtişamı: Orhan Okay” diye bir biyografi yayınlandı, Şule Yayınları’ndan çıktı. İsmail Kara -bilen bilir- “Her kitabın bir kaderi vardır.” derdi. Kendisiyle Dergâh Yayınları’ndan bundan 40 sene önce tanışıklığımız var. Hiç unutmuyorum bu sözünü. Gerçekten de “her kitabın bir kaderi vardır.” Celal Hoca, biraz önce Orhan Okay’ın üzerinde nüfuzu olan, ağırlığı olan insanlardan bahsettik ya; Celal Hoca’yı da 2011 yılında biyografisini hazırladım. O da yayınlandı. Abdülaziz Bekkine Efendi’yi çok çalışmak isterdim. Fakat kaynak az. Yani hoca ile ilgili aynen Rahmi Eray gibi bir efsane var ortalıkta fakat kayda geçmiş, yazıya geçmiş fazla bir şey yok.
Bundan 6 ay önce… Şu anda Bakan Yardımcısı, Milli Eğitim Bakan Yardımcısı Nazif Yılmaz… O benim Celal Hoca kitabını okumuş. “Hocam,” dedi “Mehmet Zahit Kotku’yu da bu şekilde anlatır mısın?”. Yani gençlere roman tarzı, biyografi tarzı kitaplar gidiyor, okuyorlar dedi. Ben dedim ki “Abdülaziz Efendi’yi çalışmak isterdim ama bunu hiç düşünmemiştim.” “İyi,” dedi “yani bir önceki, aynı tarikat silsilesinin bir önceki şeyhi de Abdülaziz Efendi’dir, ikisini beraber harmanlarsınız” dedi.
Gerçekten o da aklıma yattı, şimdi 5-6 aydan beri Mehmet Zahit Kotku biyografisine çalışıyorum. Hocanın, Hocaefendi’nin müritleri, onu tanıyan akademisyenler, değişik kişilerle görüşüyorum. Mesela dün, cuma günü Nevzat Kor’la görüştüm İstanbul’da. Ondan önce Cevat Akşit’le… Hocaefendi’nin isminin yayılmasında öncü rolü oynayan kişilerden bahsediyoruz. Neyse geliyorum konuya: Orhan Okay üzerinde etkisi olan, hocayı etkileyen kişiler, onlardan biri de Rahmi Eray’dır. Hani Mehmet Akif’in bir sözü var: “Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir?” Mehmet Akif de sessiz yaşadı ama onu şu anda Türkiye’de herkes biliyor. Yani İstiklal Marşı’nın şairi olarak. Rahmi Eray de sessiz yaşadı ama onu dostları, onun üzerine yazı yazan insanlar, makale kaleme alan kişiler onu tanıttı, bugüne getirdi.
Şimdi biraz önce Serdar Bey de bahsetti: 1960 yılında üç kişinin makalesi var şurada Rahmi Eray’ı anlatan. Bir etkinlik oluyor ölüm yıl dönümünde, 1960 yılında yayınlandı bu. 1992 yılında biraz daha genişliyor bu, 32 sayfalık iki formalık bir kitapçık, broşür diyebileceğimiz. İsmail Dayı’nın, Ferruh Bozbeyli’nin, yani hocayı, Rahmi Eray’ı, Rahmi Abi’yi yakından tanıyan insanların kaleme aldığı yazılar. 60’tan 92’ye kadar bak aradan ne kadar süre geçmiş. 92’den sonra Dergâh Yayınları’nın sahibi Ezel Erverdi 2000 yılında “Elbistanlı Rahmi Eray” diye bir kitapçık çıkardı. Bu da aşağı yukarı 120 sayfalık bir kitap. Ezel Abi’yi ben 40 yıldan beri tanırım. Bu kitabı hazırlarken Elbistan’a geldi. Fatih Göktuğ, birtakım dostlarıyla beraber araba tuttular. Rahmi Eray’ın doğduğu evi, akrabalarını, yakınlarını ziyaret ederek adeta iğneyle kuyu kazarcasına Rahmi Eray’ı biraz gün yüzüne çıkaran, eğer biz bugün burada Rahmi Eray’ı anıyorsak, anlamaya çalışıyorsak bunun geri planında Ezel Abi’nin, Ezel Erverdi’nin vefası var.
Onun dışında 2019 yılında, 2000-2019 aradan 19 sene geçtikten sonra “Milliyetçilerin Ağabeyi Rahmi Eray” kitabını yine Dergâh Yayınları Ezel Abi çıkardı. Burada biraz daha genişletildi, değişik kişilerden yazı alındı, böyle bir kitap ortaya çıktı. Bu da 184 sayfa. En son Doğan [Duran] Bey, bizim Kültür İşleri Daire Başkanı; “Hocam,” dedi “Rahmi Eray’la ilgili bir çalışma yapmak istiyoruz.” dedi. “Dergâh’tan çıkan kitabı olduğu gibi değil de ona ilave birtakım yazılar da bulalım.” dedi. Gerçekten benim de aklıma yattı, Rahmi Abi’yle ilgili, Rahmi Eray’la ilgili böyle bir çalışma ortaya çıktı. Bu da 224 sayfalık bir çalışma oldu. Buradaki yazılara ilaveten onun dışında 5-6 kişiden yazılar toplayarak, basında yer almış yazıları bir araya getirerek böyle bir çalışma yaptık.
“Nasıl bir sevgi halesi oluştu?” dedim. İşte sevgi halesinin oluşmasında Rahmi Eray’ın bu dostlarının yazdığı bu yazılar, kendisinin samimiyeti, insanlarla ilgilenmesi… Rahmi Eray’ı ben aklıma getirdiğim zaman bu kişinin benzeri kimler olabilir diye düşünüyorum. Fethi Gemuhluoğlu bunlardan biri. Yani insan yetiştirme, insana önem verme, öğrencilerin elinden tutma. Fethi Gemuhluoğlu bir vakfın başkanı İstanbul’da, benim ağabeylerimden ondan burs almayan insan tanımıyorum ben. Onların elinden tutmuş, yetiştirmiş, kitap okumalarını sağlamış, hele hele kalem tutuyorsa, bir şairse bir yazarsa mutlaka onun dünyasına giren bir insan.
Başka Rahmi Eray deyince kim akla gelir? Erdem Bayazıt akla gelir. Erdem Bayazıt ortaokulda benim öğretmenimdi Maraş’ta ortaokulda. Daha o yıllarda bile, daha orta 2 orta 3. sınıfta kütüphanede müdürlük yapardı. Müdürlük yaparken yazları İstanbul’dan gelen öğrencileri yönlendirir, kütüphaneden kitap verir, şiir yazarsa o şiirleri eleştirir; iyidir şöyledir, bunu şuraya gönder şu dergiye gönder şeklinde… Yine hatırlıyorum ben yazları Rasim Özdenören geldiği zaman, Cahit Zarifoğlu geldiği zaman orada öğrencilerle buluştururdu.
Böyle bir sevgi halesinin oluşmasında sadece işte 1970’li, 80’li yıllar değil, benim lisedeki öğrencilik yıllarım 75, 76, 77, 78 neyse; ondan önce bunu başlatan Rahmi Eray’dır aslında. Zaten 40 yıllık bir ömrü var; 1918-1958. Ya o kadar kısa süre içerisinde o kadar insana dokunmuş ki böyle bir efsane bir isimle karşı karşıyayız. Yani Büyükşehir Belediyesi’ne de teşekkür ederim böyle bir ismi, böyle bir kitabı yayınlayarak daha geniş kesimlere duyurduğu için.

Sunucu: Teşekkürler. Ezel Erverdi’nin de dile getirdiği bir soru var kitaplarda yer alan. Aynı soruyu size sormak istesek… “Rahmi Eray’ı tanıyanlar ve sevenler, onun dairesi içinde bulunanlar bir topluluk olabildiler mi? Onun en büyük eserleri sevenlerine bıraktığı hatıralar veya sarf edilmiş sözleri ve hareketleri mi? Ondan feyz aldığını söyleyenler onu anlayabilmişler mi? Tek tek tanıdığımızda bugünkü toplumda gerçekten mükemmel insanlar olarak karşımıza çıkan isimler, tespihin dağılmış taneleri gibi o günleri hoş havası bittikten sonra hayatın esiri olup pragmatik yollarla yürümeyi mi tercih ettiler yoksa güçleri mi yetmedi?” Bu Ezel Erverdi’nin sorusu, Ezel Bey’in sorusu.
Hüseyin Yorulmaz: Şimdi Rahmi Eray’ın yaşadığı yıl 1950’li yıllar. Yani düşüncelerini birtakım derneklerde, Milliyetçiler Derneği’nde, İstanbul Kültür Ocağı’nda düşüncelerini gençlere duyurduğu yıl[lar], 1950’li yıllar. Dolayısıyla bir 10 yıl diyelim hadi, 40’lı yılların sonu 50’li yıllar ölene kadar. Zaten son yıllarında yatağa mahkûm olarak kalmıştı, bu tür düşüncelerini evine gelen kişilerle dostlarıyla paylaşırdı.
O isimler biraz önce ismi geçti, Orhan Okay hocanın en yakın talebelerinden biri. Yani rahle-i tedrisinden geçmiş değil yani düşünce olarak onun tefekkürüne yakın kişilerden biri. Ferruh Bozbeyli biliyorsunuz kendisi Maraşlı, daha sonra parti liderliği yapmış. Erdem Bayazıt’ın 2000’li yıllarda “Dört Mevsim Maraş” diye İstanbul’da çıkardığı bir dergi var. O dergide kendisi de Maraşlı avukat Mustafa Vahdet Sürücü’nün uzun bir konuşması var. Rahmi Eray’ı onun kadar ayrıntılı teferruatlı -bir kısmını buraya aldım onun- anlatan başka bir yazı yok. Çünkü Rahmi Eray’ın yanında bulunmuş, onun yatağa mahkûm olduğu için birtakım ihtiyaçlarını kendisi karşılamış bir kişidir.
Çok hatıraları var Ferruh Bozbeyli’nin. Sen dedin ya orada 1950 şartlarını dikkate almak gerekiyor. 1950-51’li yıllar mesela Demokrat Parti’nin geldiği, iktidara geldiği ama muktedir olamadığı yıllardır. 1951 yılında İmam Hatip okulları açılıyor, açıldıktan sonra kapanması için bürokrasi elinden gelen her şeyi yapıyor ama bir kere açılmış devam ediyor, o ayrı bir şey. Yine 1951 yılında bu İmam Hatip okullarının açılmasının en büyük faillerinden biri Mahmut Celalettin Ökten’dir. İki sene, iki buçuk sene İstanbul İmam Hatip’te müdürlük yaptıktan sonra görevden alıyorlar. Çünkü Talim Terbiye Kurulu, Milli Eğitim’in bürokrasisi bu okulları açtığına pişman oluyor ama kapatamıyor da iktidarda Demokrat Parti olduğu hâlde. Hani bir söz var: “İktidar oldu ama muktedir olamadı.” 1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidara gelmiştir, halktan 400 milletvekili oyunu almıştır ama kılcal damarlara hâkim olamadığı için bir şey yapamıyor. Bunu biraz da o şekilde izah edebiliriz.
Rahmi Eray müthiş bir ayrıntı avcısıdır. İnsan yetiştirir, dokunur ve onları hayatı boyunca etkiler. Mesela Yücel Çakmaklı diye bir isim var, sinemacı olarak biliyoruz. Rahmi Eray’ın yanına gelip gidermiş bu [kişi]. Ferruh Bozbeyli anlatıyor -biraz önceki dergide bahsettiğim: Kemal isminde bir işadamına [ricayla] Yücel Çakmaklı’ya burs bulmuş. Anadolu’dan gelmiş fakir bir çocuk, burs bulmuş. Sonra Yücel Çakmaklı’ya burs veren kişi Kemal -soyadını bilmiyoruz sadece Kemal olarak geçiyor- “Abi,” demiş “ya bu tavassut ettiğin bir genç var ya, Yücel Çakmaklı, ya çantasına bakıyorum afişler var işte havaalanına gidiyor falan dünyanın bir yerinden gelmiş artistler var, onların fotoğrafını çekiyor falan. Ya iyi mi ettik kötü mü ettik?” demiş. Rahmi Abi de demiş ki; “Paşa paşa, ne verdik ki ne istiyoruz?” demiş.
Düşünebiliyor musun 1956-57 yılında Rahmi Eray’ın elinden tuttuğu o kişi, Türkiye’de milli sinemanın kurucusudur. Televizyonda Osmancık dizisi oynadı 1980’li yıllarda, 4. Murat oynadı, Küçük Ağa oynadı, Minyeli Abdullah oynadı, Oğlum Ayşe Kızım Fatma birtakım filmler vardı o zaman. Yani milli sinema dediğimiz sinemanın kurucularından biri. Yani bu insan 1975-90 arasında… Maraş’ta da “Sahibini Arayan Madalya” filmini… Mesela onu da Yücel Çakmaklı yapmıştır. İşte bu insanların elinden tutan biri. Sadece bir tanesi… Orhan Okay diğeri, Ferruh Bozbeyli bir başkası, Gökhan Evliyaoğlu bir diğeri vesaire.
Yine biraz önce bahsettiğim Mehmet Zahit Kotku çalışması vesilesiyle bahsettiğim o Nevzat Kor’la görüştük dün. Nevzat Kor çok ayrıntılı bir şekilde üzerinde durur Mehmet Zahit Kotku’nun. Rahmi Eray’a mesela Recai Kutan, Korkut Özal; bunlar o zaman mühendis grubu, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okuyorlar. Kültür konularında, roman konusunda, doğu kitapları, batı kitapları, klasikler, onları okuma konusunda Rahmi Abi bir seminer veriyor. O seminere çağırıyor, onları yönlendiriyor. Karakterleri işte Raskolnikov falan işte Karamazov Kardeşler, oradaki karakterlerin bir karşılaştırması bir tahlil edişi bir analiz edişi var; mesela Orhan Okay da anlatıyor onu, “Onu hiç kimse yapamazdı.” diyor.
İşte Recai Kutan hatıralarında bahsediyor: “Bir gün,” diyor “tamam bu kültürle ilgili sanatla ilgili tarihle edebiyatla ilgili sorularımıza Rahmi Abi çok iyi cevap veriyor ama içinden çıkamadığımız dini konularda sorularımız oluyordu, zihnimizde istifham uyandıran soru işaretleri uyandıran sorularımız oluyordu.” diyor. Rahmi Abi demiş ki: “Buna ben cevap vermeyeyim ama sizi bir Hocaefendi’ye götüreceğim.” demiş. İstanbul’da Zeyrek’te Mehmet Zahit Kotku’ya götürüyor. Yani düşünebiliyor musunuz o insanların zihninden geçen sorulara cevap veriyor, veremediklerini daha bu işin ehli kişilere yönlendiriyor.
Yani böyle bir insandan bahsediyoruz. İşte Nevzat Kor da biraz önce bahsettiğim onlardan biri. Rahmi Abi’ye gelip birtakım sorulara cevap alamayınca daha sonra Mehmet Zahit Efendi’ye gidiyorlar vesaire. İşte 1950’li yıllarda böyle bir atmosfer böyle bir ortam vardı. Bunun en önemli figürlerinden en önemli faillerinden biri de hiç şüphesiz Rahmi Abi’dir. Yine o dönemin hatıra kitaplarını okuduğumuz zaman Rahmi Abi unutulmayan simalardan biridir. İşte 60’lı yıllarda yaşayanların çoğu bilirdi. 70’li 80’li yıllarda yaşayan gençler unutmuştur. Hele günümüzde Rahmi Eray deyince insanlar çok da bir şey hatırlamıyor. İşte bu kitabın böyle bir çalışmanın yayınlanmasıyla insanlar inşallah yeni nesiller de yeni kuşaklar da Rahmi Eray’dan haberdar olur diye umuyorum.

Sunucu: Nurettin Topçu merhumun kitabında belirttiği gibi… Diyor ki: “Rahmi Eray bir din adamı değildi, lâkin varlığıyla hareketleriyle âdeta bir merhamet ve şükür abidesiydi. Tespihi çok, ibadeti bol değildi, lâkin her hâli dua her sözü tespih oldu. Etrafını çeviren gençlere devamlı sistemli bir şekilde karakter aşısı yaptı.” diyebilir miyiz Rahmi Eray için?
Hüseyin Yorulmaz: Evet, şüphesiz yani bu kadar insan, o dönemin gençleri, daha sonraki yılların hocaları, iş adamları diyebileceğimiz kişiler etkilediğine göre öyle bir karakter aşısı yapmıştır. Şimdi biraz önce bahsettik, Ezel Erverdi ve Ferruh Bozbeyli şöyle bir anekdot anlatır (Rahmi Abi de bundan çok bahsetmiş): Adana Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul’a gidiyor Elbistan’dan. Zengin bir çevresi var, ailesi zengin, kendisi yakışıklı, iyi giyinmeyi seven bir kimse. Kendine güvenen bir insan. Elbistan’dan trenle yollarken bir üniversiteye gidiyor bunlar, okuluna gidiyorlar. Bir sepet içerisinde azık hazırlanıyor, yemek. Bu da kendine yediremiyor. Zengin bir kişi, yakışıklı, iyi giyinen yani “o çıkını açıp trende ondan mı yiyeceğim” diyerek gidiyor vagonun lokantasında yemeğini yiyor. O annesinin babasının verdiği sepeti de trenin penceresinden atıyor.
Ferruh Bozbeyli yine hatıralarında çok bahsediyor: “Rahmi Abi bunu çok sık anlatırdı.” diyor. “Ben orada,” diyor “o nimete nankörlük ettim.” dermiş Rahmi Abi. “Bunu yapmamalıydım.” dermiş. Hatta başına gelen o belayı da işte yatakta mıhlanıp kalmayı da biraz o nimete nankörlük olarak yorumladığını Ezel Erverdi biraz ihsas ettiriyor, tam söylemiyor da… Böyle ince düşünen böyle hassas bir insan şüphesiz insanlara dokunmuştur o dönemin gençlerine bir iz bırakmıştır. “Yaşamak insanlara hizmet etmek için bir mühlettir.” onun sözü. “Müslüman’ın yükü hafif gerektir.” diyor.
Rahmi Eray böyle hassas, Nakşibendilik tarikatına mensup Abdülaziz Efendi’nin dergâhından feyz almış, tasavvufu içselleştirmiş özümsemiş bir insandır. Hayatı da insanlara hizmet etmek için verilmiş kendisine verilmiş bir süre, bir mühlet olarak görüyor. Her ne kadar yatağa mıhlanmış olarak çivilenmiş olarak kalsa da gelen gençleri yönlendirirdi. Diyelim Elbistan’dan Maraş’tan sadece hemşerileri değil Anadolu’nun değişik yerlerinden gelmiş insanlar İstanbul’da iş yeri mi açacak Rahmi Abi’nin imzasını dilerdi. Bir fakir öğrenciye burs mu gerek, Rahmi Abi onu falan yere yönlendirirdi. Bir yurt meselesi mi var, mutlaka Rahmi Abi’yi ilgilendirirdi. Biraz önce bahsettik ya aynen Fethi Gemuhluoğlu öyle, Erdem Bayazıt da öyle; gençlere dokunurdu. Elhamdülillah bugün işte 50-60 yaş kuşağının ağabeyleri onlardır, günümüzün de mutlaka bir Rahmi Abileri vardır değişik büyükşehirlerde, İstanbul’da, Ankara’da. İşte 50’li yıllarda, 60’lı yıllarda kimsenin unutamadığı Rahmi Eray gönüllerde böyle bir yer etmiş isim bırakmış.
Sunucu: Şimdi eseri baştan sona inceledim, tüm düşüncelerini kayda alan hatıralarını dile getiren yazarların hemen hemen tamamı ısrarla üzerinde bir prensipten yola çıkıyorlar. Yani bu prensip üç kelimeden oluşan bir prensip: Birinci kelime “tasfiye”, ikinci kelime “tek’e icra”, üç “son fayda”. Kendi hayatında bu prensipleri ısrarla tatbik eden merhum Rahmi Eray bu üç kelimeyle bize neyi anlatmak ister, neyi anlatır?
Hüseyin Yorulmaz: Şimdi sıfır atık projesi var değil mi bugün Türkiye’de, dünyada gündemde. Sıfır atık projesinin mucidi Rahmi Eray’dır dersem inanın. Yani bugün sıfır atık deyince Emine Hanımefendi geliyor değil mi, dünyaya tanıtan, Türkiye’ye tanıtan. Sıfır atık projesinin mucidi bence bu bahsettiği tasfiye, tek’e icra, son fayda. Rahmi Abi’nin diyelim -Ferruh Bozbeyli örnek de veriyor- evde 4-5 tane kibrit kutusu var. Kibrit kutusu -şimdi gençlere bile şey gelebilir yani- “Vasatî 40 çöp” yazardı hocam bilirsiniz. Onun içerisine üçer tane kalmıştır, ikişer tane kalmıştır; onları bir kutuda toplar, diğerlerini tasfiye eder. Diyelim bir gömlek, eskimiş bir gömlek… Bu gömleği önce paspas olarak kullanır. Sonra değişik yıkamalarda falan birtakım pencere kenarlarını yerleri silmede kullanır. Yani her eşyanın… Biraz önce Orhan Okay’dan bahsettim, Orhan Okay da bir bakıma Rahmi Abi’nin kopyasıdır. Ben onun evine gittim, o kadar tertipli o kadar düzenli ki… Klasörler, kağıtlar, not kağıtları, müsveddeler… Bir kâğıdın, diyelim fotokopinin ön tarafı kullanılmış arkası boş, onu keser onu kullanır ona yazar. Kütüphanesine gittim hocanın çok şaşırdım. Mesela yazarlar ölüm yıldönümlerine göre kütüphanede; diyelim Ahmet Hamdi Tanpınar 1961’de öldü, Sait Faik Abasıyanık 1954’te, Mehmet Akif 36’da, Ömer Seyfettin 1920’de… Kitapları ölüm tarihlerine göre düzenli, intizamlı.
Aynen Orhan Okay’ın anlattığına göre Rahmi Abi de evinde bu şekilde; mutfakta, oturma odasında düzensizlikten haz etmezmiş, tertipli ve düzenli bir insandan bahsediyoruz. Birisi gelmiş cebinden bir (…)[1] çıkarmış, Rahmi Abi demiş bunun son faydası nedir demiş? Yakar yok ederim demiş. Yok demiş, onu kağıtların atıldığı kutuya atacaksın o SEKA’ya gidecek orada tekrar kâğıt olarak gelecek. Bunu örnek göstererek zihnimizdeki birtakım kirlilikler, fazlalıklar, haset, merhametsizlik, fenalıklar; onları da zihnimizden attığımız zaman son faydayı sağlamış oluruz diyor. Bütün bu hastalıklar bütün bu ilaç kullanmalar bütün bunlar başımıza geldiği için bundan dolayı başımıza… İşte tasfiye edeceksin; aynen evindeki fazlalıkları tasfiye ettiğin gibi zihnindeki fazlalıkları da tasfiye etmen gerekir, bunu bu şekilde izah edebiliriz.
Sunucu: Ömrünün son 10 yılı -zaten siz belirttiniz- bu faaliyetlerle yoğun bir şekilde geçiyor ama o 10 yıl da rahatsızlıklarla büyük acılarla geçen bir 10 yıl. Yılın neredeyse en az 3-4 ayını yatağa bağlı olarak geçiriyor. Bu yatağa bağlı olarak geçen zamanlarda evi ise tıpkı bir akademi gibi faaliyet gösterir. Bu konuda neler söyleyebiliriz? Yani gençlere aktardığı nasihatleri nelerdir, nasıl örnek olma şeyi nelerdir, o konuda neler diyebiliriz?
Hüseyin Yorulmaz: Evet, bazı insanları anlatırken mesela Sabahattin Zaim için “tek kişilik akademi” derler. Rahmi Abi’yi de bir vakıf insanı, bir insan yetiştiren kişi, insan sarrafı diyebiliriz. Yani elinden tuttuğu kişi mutlaka bir yere getiriyor. Tabii bir [evin], dairenin içi ne kadar akademi olursa o kadar olur. İstanbul’da bir Yahya Kemal Enstitüsü gibi, Milli Türk Talebe Birliği gibi geniş salonları olan yerler değil de kendi çapında hafta sonları, haftanın belli günleri, hele Rahmi Abi’nin evden çıkamadığını bilen kişiler oraya gelir… Aynen şey gibi: ben de Cemil Meriç’in hayatının sonlarına yetiştim ölümünden evvel evine giderdik, o zamanın dergileri gelirdi evine. Yeni Devir gazetesinde köşe yazısı yazardı Cemil Meriç, o yazıların telif ücretini ben götürürdüm bazen. Gözleri görmediği için gelen misafirler ona okurdu; kitaptan okurdu “falan raftaki kitabı indir, onun şu sayfasını aç oku”. Ben dergilerde çıkan yazıları daha çok okurdum Cemil Meriç’e. İşte yatağa çivilenmiş olarak kalan bir insanın okuma ihtiyacını da kitaplardan olsun dergilerden olsun yanına gelen o gençler yapardı şüphesiz.
[Rahmi Abi’nin] kendisi de okurdu, iyi bir okuyucu. Yani Erdem Bayazıt yine bir yazısında bahsediyor; “Dostoyevski’nin karakterlerini ben onun anlattıklarını duyarak büyüdüm, yetiştim.” diyor. “Yani bir Dostoyevski hayranı olmamın sebebi biraz Rahmi Abi’nin o Kültür Ocağı’ndaki anlattıkları, Milliyetçiler Derneği’ndeki, etrafındaki insanlara anlattıkları dolayısıyladır.” der. İşte küçük bir akademi diyebileceğimiz Rahmi Eray’ın evi böyle bir fonksiyon icra etmiştir diyebiliriz.
Sunucu: Mustafa Kök hocam da burada, eserde görüşlerine yer verilen yazarlardan… Mustafa hocam diyor ki Rahmi Eray için; “Gençlere sadece öğüt vermezdi, ne demişse önce kendisi onu nefsinde yaşardı. Fedakârlığın, ferasetin, insana hürmetin, kendinde olandan kat kat fazlasını ikramın, sabır ve iktidarın alasını hayata geçirmiş bir veli kişiliği vardı.” diyor. Bu yönüyle herkese hizmet etmiş olduğu için sade fakat bilge bir insandır diyebilir miyiz?
Hüseyin Yorulmaz: Şüphesiz diyebiliriz yani bu kadar insanın, o dönemin gençleri daha sonraki yılların hocaları iş adamları diyebileceğimiz kişiler etkilediğine göre… Biraz önce bahsettim onun sözleri var: “İnsanlara hizmet etmek için bir mühlettir hayat.” 40 yıllık hayatı boyunca onu yapmıştı, insanların gönlünde bir iz bırakmıştır, bir gönül adamıdır diyebiliriz. Yani şu notlarıma baktım biraz önce orada Fethi Gemuhluoğlu’nun Bahattin Karakoç’a 16 Haziran 1964 tarihli bir mektubu var. Mektubunda diyor ki -Bahattin Karakoç’a da dokunan insanlardan biridir-: Fethi Gemuhluoğlu diyor ki “Nuri Pakdil denilen Maraş’ın kutlu çocuğunu tanır mısın? Maraş deyince Nuri, bir de Orhan Şaik’in şiiri aklıma gelir.” diyor Fethi Gemuhluoğlu, Bahattin Karakoç’a yazdığı mektupta. Hani “Maraş mıdır ataş mıdır taş mıdır?” diye giden bir şiiri var Orhan Şaik Gökyay’ın, biliyorsunuz. “Nuri bir de Orhan Şaik Gökyay’ın şiiri aklıma gelir bir de Abdurrahim Eray aklıma gelir” diyor.
“Doktor Abdurrahim Eray aklıma gelir, o da Elbistanlıydı ve Mükrimin Halil Hoca ile peş peşe göçtüler. Üstat [Rahmi Eray] nevi şahsına münhasır bir insandı” diyor Fethi Gemuhluoğlu. Gerçekten de kendine özgü nevi şahsına münhasır, gönüllere dokunan, aradan bunca zaman geçtiği halde anlattıklarıyla çevresinde etki bırakan bir insanı biz bugün hayırla rahmetle yad ediyoruz diye özetleyebilirim.

Sunucu: Teşekkür ediyoruz. Son olarak şahsiyetinin en bariz özelliği nedir diye sorsam?
Hüseyin Yorulmaz: En bariz özelliği -Mustafa Abi daha iyi bilir- etrafındaki gençlere yol göstermek, rehberlik etmek, talebelere talebelerin gönlünde bir iz bırakmak, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını karşılamak; sadece talebe değil gelen biraz önce bahsettik İstanbul’da bir memleketten bir hastası mı geldi onu hangi doktora yönlendirecek, bir burs mu bulunacak… İşte bütün bu ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını karşılayarak insanların gönlünde bir iz bırakmıştır diyebiliriz Rahmi Eray için.
Sunucu: Teşekkür ediyoruz. Şimdi Mustafa Abi’den… Uygunsa buraya alabiliriz? Mustafa Abi’den dinlemek isteriz. Mustafa Hocam, Dergâh Yayınları’nın Rahmi Eray kitabını hazırlamada [önemli katkıları olmuş biridir]
Mustafa Kök: Hürmetler, merhaba arkadaşlar hepinize, hayırlı akşamlar. Evet, Rahmi Eray hakikaten kimliğiyle kişiliğiyle sade bir hayat yaşayan ama o sadeliğiyle kıyaslanmayacak ölçüde muhtevalı derin bir insan… Cahit Bey çok güzel anlattı dizlerine sağlık (Hüseyin Bey demek istiyor), Serdar Bey de çok iyi hazırlanmış dersine çok güzel sorularla konunun açılmasına vesile oldu. Artık benim ilaveten bir şey söylemem zait oldu eski tabirle fakat mademki arkadaşlar lütfettiler davet ettiler ben de bir iki kelime söyleyeyim vakti fazla aşmadan.
Parantez içinde şöyle söyleyeyim ki; ben zannediyordum konferans salonu büyük bir konferans olur, iyi ki böyle küçükmüş. Büyük bir konferans salonunda Rahmi Eray gibi bir insanı tanımak için gelenler herhalde doldururlar filan diyordum; bu da Türkiye’nin acı bir gerçeği, bu parantez içi. Dolayısıyla vakti de fazla aşmayalım, az gelen insanları çok yormayalım.
Şimdi Hüseyin Bey anlatırken hakikaten dokunduğu insanları tek tek saydı, ben onun bizatihi dokunduğu değil yazılarıyla hakkında yazılanlarla gıyabî tanımamla dokunulmuş sayabileceğiniz bir insanım. O rahmetli olduğunda… 1958 Ekim ayının ortalarında bendeniz ilkokul -demek ki 59 mezunuyum- bir sene geç gitmişim, efendim dolayısıyla ne demektir ilkokul sonda olacaktım 58’de mezun olsaydım 4. sınıftaydım ilkokulda. Haliyle tanıma değil ismini dahi duyma şansımız yoktu. İstanbul’a 1965’te Felsefe okumaya Gaziantep Lisesi mezunu olarak gittiğimde bu ismini duymaya ve Hareket Dergisi’ndeki yazıları görmeye başladım, sonra o broşürden haberimiz oldu. Elbistanlı Rahmi Eray diye hep tanınıyor, biz de Elbistanlıyız ya iftihar ediyoruz falan.
Orada dedi, Mükrimin Halil Bey ile art arda gittiler diyor Fethi Gemuhluoğlu, Bahattin Abi’ye yazdığı o mektuplarda. Mektuplar Dolunay dergisinde -Hüseyin Bey’in de içinde bulunduğu yayın heyetinde bir nebze hamallığını yapmaya çalıştığımız o dergide- yayınlandı. Bahattin Abi yönetimi altında yayınlanan dergide. Dolayısıyla art arda gitmekten kasıt 58’in ekiminde 40 yaşında Rahmi Bey gidiyor, ebediyete gidiyor; 61’de de üç yıl sonra aralık ayının 21 Aralık’ta da Mükrimin Halil Bey gidiyor. Birisi bir tıp adamı olacaktı, ömrünün son galiba iki yılında- çok da net değil- bitirmiş Tıp Fakültesi’ni. Çünkü hastalıklarla boğuşmuş, efendim hizmet etmeye çalışmış aylarca yatağa mahkûm olarak kalmış, çok dramatik bir hayatı var ama çok metin bir insan, karakter adamı ve gerçekten 1946’da kurulmuş olan Türk Kültür Ocağı’nın bir “kültür adamı” tam.
O zaman Türk Ocakları kapatılmış, Türk Ocağı kuramıyor gençler onun için Türk Kültür Ocağı’nı kuruyorlar ve oranın esas siması yararlanılan, tanınan, dinlenen programları organize eden siması rahmetli Rahmi Eray. İşte Faruk Sükanlar (sonra İçişleri Bakanı oldu), Mehmet Turgutlar (Sanayi Bakanı oldu), Demirel… ‘öneminin 50’li yıllardaki simalarıdır bunlar, siyaset adamlarıdır. O Türk Kültür Ocağı’nın yetiştirdiği gençler arasındadır bunlar. Orada Hüseyin Bey’in anlattığı gibi gerçekten roman karakterlerini korkunç şekilde tahlil eden bir tıp adamı, tıp öğrencisi daha doğrusu 1946’da… Bazen birkaç gün sürmüş o sohbetler, karakter tahlilleri… Onun için insanlar çarpılıyorlar, yani “bir adam bir roman kahramanını nasıl bu kadar anlıyor anlatabiliyor, inceliklerini tahlil ediyor?”
Hasılı kelam uzatmayalım, mikrofonu eline alınca hocalar uzatırlar biliyorsunuz, ben de uzatmayayım. En belirgin karakteri dedi ne diye sordu Serdar Bey, Hüseyin Bey de işte gençlere hizmet etmesi falan, doğru. Ama iki kelimeyle ifade edebiliriz: Hizmet ehli olması. Üç oldu değil mi? Üç kelime oldu. Hizmet ehli bir insan. Bu hizmet kavramı sonra istismar edilerek kullanıldı ama bu sözü kendisi ilk defa Türkiye’de kullanan insan ve hakikaten layığı veçhile kullanan bir insan. Şahsiyetiyle de gerçekten sade yaşayan hiçbir şeyi israf etmeyen o üç ilke çok ilginçtir. Bizim felsefede ortaçağ filozoflarından Ockhamlı William diye bir filozof var onun usturası vardır, “Ockham’ın usturası” diye felsefede geçer. Teferruatı kesme, ayıklama bu kavram. İşte bunun… Çok sade bir tabir ama çok önemli bir zihni ifade; teferruattan arınmak. İnsanlar çünkü teferruatta boğuluyorlar şimdi. İşte iletişim teferruatında boğuluyoruz; her gün binlerce şey geliyor binlerce şey geçiyor hiçbir aklımızda kalmıyor, iyi ki kalmıyor kalsa zaten yanarız altından kalkamayız.
O [meşhur hatırası], Elbistan terminalidir tabii. Hüseyin Bey sonra düzeltti. Trenle Nurhak-Kapıdere, Kapıdere istasyonundan… O zaman kamyonlarla filan ancak gelinebiliyor. O zaman yol yok, yol yok! 1950’li yıllarda daha çok az yol yapılmış. Kapıdere’ye aile getiriyor işte trenle uğurlarken hazırlanmış (Elbistan köfteleri, dolmaları, bu havalinin -Elbistan demeyelim- bütün bu havalinin güzel yemekleri hazırlanmış) bir sepet örnekleriyle işte… Çünkü ben de üniversitede bir gün bir defasında trenle geleyim bakalım kaç saat sürer diye.

Sunucu: 36 saat.
Mustafa Kök: Siz benden gençsiniz. Ben daha fazla galiba… Üç gün mü dört gün mü sürmüştü. Hasılı… Diyor “çıkın açıp da sepeti açıp da yemek yemeyeceğim” diyor çünkü varlıklı bir ailenin çocuğu. Aile ticaret yapıyor, efendim Şam taraflarından o zaman kumaş getirirlermiş falan. Bizim 10 kilometre ötede köyümüz Fil köyü Elbistan’ın, o köyde Şam yolu var mesela. Şam’a giden yollardan birisi bizim oradan geçiyor düşünebilir misiniz? Dolayısıyla aile ticaret yapan bir aile, arazileri de var, varlıklı. O kibirle yaraştıramıyor ve atıyor. Tren hareket ettikten sonra, ailesi gözükmez olunca, atıyor, fırlatıyor trenden ve ömrü boyunca (sonra Rahmi Eray olunca!) efendim onun ıstırabını hep yaşıyor ve Ferruh Bozbeyli rahmetli bu tasarrufkâr oluşunda “dünyada, attığı o sepetin tek tek kırıntılarını toplama cehdidir” diye anlatır.
Ama çok güzel ve gülünecek çok esprili bir de şey var, hatta ikisini anlatıp bitirelim. Ne de olsa [sözü] uzattık galiba değil mi? Efendim, bir hocaya vermeyeceksiniz bu mikrofonu (gülüşmeler). Bir keresinde akşam Ferruh Bozbeyli ile beraber kalıyorlar, İstanbul’da 8-10 semtte ayrı ayrı işte taşınıyorlar kalıyorlar. O semt senin, bu semt benim. Semtin birinde otururken “Ne pişirelim Rahmi Abi?” diyor Ferruh Bey, o da “Bir bulgur pilavı yapıp yiyelim.” diyor falan. Tamam bulgur pilavı, o zaman gaz ocakları yeni gelmişmiş, gaz ocağında bulgur pilavının suyunu koyuyor, su kaynıyor, bulguru atıyor. Bir iki dakika sonra kapı çalıyor, karşı komşu yemek getiriyor “Gençler buyurun.” falan diyor. Hemen alıyor ve teşekkür ediyorlar, “Abi,” diyor “ne yapalım bulgur pilavını?” “Hemen,” diyor “altını söndür.” Söndürüyor ocağı. “Peki,” diyor “bu şeyi ne yapalım?” “Süz oğlum onu.” diyor. Bulguru süzüyor efendim. “Ne yapacağız?” diyor. “Süz kurusun.” diyor “Onu sonra tekrar bulgur işte pilav yaparız.” diyor.
Dediği gibi süzüyor balkona götürüyor ve bulgur kuruyor, kendileri yemeklerini yiyorlar. Bir gün sonra bakıyorlar ki bulgur kurmuş ama büzüşmüş haliyle suya sıcak suya girip çıkınca büzüşmüş. “Abi,” diyor “bununla pilav yapamayız diyor bulgur büzüşmüş.” diyor. “Atalım mı bunu?” diyor. Efendim, “Yok oğlum,” diyor “sen git en iyisi diyor pazardan bir horoz getir.” diyor “Horoz bulguru yesin, sonra da biz horozu keser yeriz.” diyor. Aynen gidiyor Ferruh Bozbeyli bir horoz alıp geliyor efendim ona bulguru yediriyorlar, bir gün sonra da horozu kesiyorlar kendileri afiyetle yiyorlar. Son fayda! Yani bir ikinci [anekdot da] Ferruh Bozbeyli ile gene bir evde kalırlarken Ferruh Bozbeyli “Abi, eve alacak bir şey var mı?” İşte falan filan bir şeyler al diyor. Kendisi kalkamıyor yatağa mıhlı ve Bozbeyli de kapıyı çekip çıkıyor çıkınca aklına geliyor ki anahtar içeride kaldı. “Abi,” diyor “anahtar içeride kaldı, eyvah.” diyor. “Ne yaptın evladım?” diyor. “Sen git bakalım,” diyor “git bakkaldan öteberi alıp gel, sen bahçeye pencerenin altına gel.” diyor. O anahtarı bastonuyla o kımıldayamaz haldeki adam ne yapıyor düşünüyor alıyor ve pencerenin atıyor, anahtarla kapıyı açıp girince “Paşa paşa duyuyor musun?” diyor. (Bizim o taraflarda çok söylerler böyle ekâbir adamlar, paşa paşa derler gençlere, çocuklara.) “Paşa paşa duyuyor musun?” diyor “Bazen insanlar,” diyor “dönüp gelecekleri kapıyı kendi elleriyle kilitlerler.” diyor kapatırlar diyor. İşte bu bilgece bir söz, böylesine insan hayatına dokunan gençlerin bu felsefî ifadeleriyle ruhlarını donatmış, zihinlerini donatmış hakikaten bilge bir insan… Ben yazılarımda o bilgeliğini öne çıkarmaya çalıştım, şahsen tanımadım ama yazılarıyla tanıdığım yazılanlarla tanıdığım bir insan olarak.
Ve Nurettin Topçu hocamızın mektupları… Daha bu ay yayınlandı, İsmail Kara “Ben sevdiklerime zor yazabiliyorum” diye başlıkla yayınladı. Kemal Fikret Arık diye bir hukuk profesörü var. Hareket dergilerinin ilk dönemlerinde 1939’dan itibaren çıkan dergilerde harika yazılar yazan Remzi Oğuz Arık’ın da kardeşi, hukukçu Kemal Fikret Arık ona yazdığı mektubun başlığıdır bu: “Ben sevdiklerime zor yazabiliyorum.” Efendim orada mektuplarda Orhan Okay’ın mektuplarının da bir bölümü var, Orhan Okay “Anadolu’dan Mektuplar” diye yayınlamıştı “Hatıralar” diye, “Nurettin Topçu’nun Hatıraları ve Anadolu’dan Mektuplar” diye… O mektuplar bir defa hatıralar o kitapta ama buradaki İsmail Kara’nın kitabında bölüm olarak Orhan Okay’ın mektupları var harika, tavsiye ederim gençlere -içimizde genç fazla yok ama gençlerin babaları var onlar çocuklarına söylerler efendim- çok çarpıcı mektuplar var, ben okumuştum hem Mehmet Orhan Okay’ın kitabında hem de Hareket’te yayınlanmıştı bir kısmı.
11 Kasım 1958’de, yani Ekim’de rahmetli oluyor ya Rahmi Bey, 11 Kasım 1958’de Orhan Okay’a yazdığı Nurettin Topçu’nun Bursa’dan yazdığı mektup (Topçu, Bursa hayranı bir insan, fırsat buldukça Bursa’ya gider), mektubun son paragrafında “Orhan,” diyor “içini sızlatacak bir haber vereceğim.” diyor. “Rahmi Eray’ı kaybettik.” Efendim “yeis…” ve benzeri birkaç tabir daha yazıyor orada belki kitabımda da yazdım, aldım mı bilmiyorum. “Fayda etmedi bu dünyada neye üzülesin?” diyor. “Gerçi,” diyor “Allah’tan başka hiçbir şeyin gerçek olmadığını bu dünyada hiçbir şeye üzülmeye gerek yok.” anlamında bir şeyle haber veriyor. Bir ay sonra Orhan Okay haber alıyor, 58’de. Efendim hasıl-ı kelam Nurettin Topçu bile gençlere bahsederken “Rahmi Abi” dediği söylenirdi. Yani yüzüne “Rahmi Abi” demiyor da gençlere “Rahmi Abi” diyor. 1960 İhtilali olduğunda herkes şaşkın. Milliyetçiler, muhafazakârlar, İslamcılar, Türkçüler hepsi bir arada Milliyetçiler Derneği’nde birleşmişler. O “Milliyetçiler Derneği” [daha öncesinde] Türk Milliyetçiler Derneği’dir. Maalesef Menderes’in öngörüsüzlüğü, basiretsizliği yüzünden; etrafının basiretsizliği yüzünden [Türk Milliyetçiler Derneği] kapatılmış. [Türk] Milliyetçiler Derneği’nin arkasından sadece Milliyetçiler Derneği’ni gene Rahmi Eray’ın kılavuzluğunda kurarlar. Tüzüğünü Rahmi Eray söyler. Efendim, ilgili milletvekilleri vardır mesela Sait Bilgiç ilgili milletvekilidir Milliyetçiler Derneği’nin. Bunlar [öncesinde] Türk Milliyetçiler Derneği’den ihraç edilirler, Tahsin Tola Isparta’dan ihraç edilir vesaire[2].
Ve 1960 İhtilali olunca Nurettin Topçu der ki: “Rahmi Abi olsaydı şimdi bize bir yol gösterirdi.” Rahmetli Rahmi Eray… Çünkü insanlar şaşkın ne yapacak, ne olacak; kim ne yaparsa, ne yaparsa bu kargaşadan siyasî kargaşadan kurtulur. Gerçekten sonra işte kitapta var[3] dokuz dostlarından efendim bir okul müdürü vardı. Efendim, ne Akat’tı soyadı, rahmetli? Aynı zamanda tiyatro eserleri yazan ve oynatan bir okul müdürü, Elbistanlı?[4] Onun kitaplığından bir (Rahmi Eray’ın olduğu söylenen bir) metin çıktı, onun bir anayasa taslağı falan gibi bir şey olduğunu söyleyenler de oldu. Hasılı bir kısım dostları dedi ki “Eğer ihtilal olmasa… Rahmi Eray yaşasaydı, ihtilal olmasaydı Demokrat Parti’nin başına gelecek adam herhalde Rahmi Eray olurdu.” Çünkü o kadar sevilen, kültürüyle yöneticiliğiyle gençlere örnek oluşuyla çekip çevirmesiyle tanınan bir insan ama 1958’de rahmetli olmuş, Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş. Bizler de onun arkasından sadece Fatihalarımızı iletiyoruz, saygılar sunuyorum, teşekkür ederim.
Sunucu: Evet, teşekkür ediyoruz Mustafa Hocamıza da. Soru sormak isteyen var ise alalım yoksa vakit bayağı geçmiş oldu… Teşekkür ediyorum.
Notlar
Konuşmanın mevzusu olan “Rahmi Eray için Hüsnü Şehadet” kitabını okumak isteyenler için kitabın PDF’si: https://www.marastaedebiyat.com/templates/yayinlar/rahmi-eray-h%C3%BCsn%C3%BC-sehadet.pdf
[1] kelime anlaşılmıyor.
[2] Türk Milliyetçiler Derneği, 1952’deki Malatya Suikasti akabinde oluşan iklimde kapatılan kuruluşlardan biridir.
[3] Hüseyin Yorulmaz tarafından hazırlanan, bu konuşmaların geçtiği toplantıya vesile olan “Rahmi Eray için Hüsnü Şehadet” kitabını kast ediyor.
[4] M. Fethi Akat.

